|
Yazık…

Tunahan Dumanlı
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Türkiye aylardır sınır ötesi operasyon lafı ile yatıp kalkıyor. Herkes bu konuda bir şeyler söylüyor. Kimileri yol gösterirken kimileri saçmalıyor. Yani herkesin diyecek birkaç sözü oluyor. Peki lafla peynir gemisi yürüyor mu? Cevap tabi ki hayır.
Geçenlerde yaşadığımız Dağlıca baskını ile sınır ötesi operasyon tekrar gündemin vazgeçilmez konusu oldu. Onurlu, tam bağımsız ve egemenlik haklarına sahip çıkan her Devlet gibi, biz de en kısa sürede bu çapulculara cevap verileceğini düşündük. Bir gün, iki gün, üç gün… Gelin görün ki, kimse de tık yoktu. Ee tabi Başbakan’ın olaydan yaklaşık 10 saat sonra kameraların karşısına çıktığını düşünürsek, ki o da referandumda oy kullandığı içindi, bizimkisi de pek bir iyimserlik olurdu tabi. Başbakan konuyla ilgili açıklama yapmak bir yana, görevini yapıp halkı bilgilendiren habercilere kızıyordu “Bizi hedef göstermeyin” diye. Bütün bu süre boyunca ve sonrasında ise İçişleri Bakanı deseniz, var mı yok mu belli değildi. “Yüzünü gören Cennetlik” denir ya işte o hesap. Böyle bir zamanda ekranlara çıkmayıp ne zaman çıkacaksa kendileri?
Biz hala safça, teröristlere gereken cevabın verilmesini beklerken ortaya bir “5 Kasım” lafı atıldı. Neymiş efendim? Erdoğan, Bush ile bu konuyu görüşecekmiş. Duyduğumuzda inanamadık. Şaka sandık. Şaka olmalıydı. Hangi bağımsız Devlet, kendi ulusal güvenliği ile ilgili bir konuyu başka ülke ile görüşüp, tartışırdı ki? Demek ki Türkiye, ABD’nin bir sömürgesiymiş. Biz de kendimizi bağımsız zannediyormuşuz. Bu sakat davranışın başka türlü izahı var mı? İşin diğer bir trajik yönü de Erdoğan’ın ABD’ye gitmeden önce kesmeye çalıştığı racondu. “Artık bıçak kemiğe dayandı”, “Sabrımız kalmadı”, “Bedeli neyse öderiz” diyen Erdoğan değil miydi? “Bize sınır ötesi operasyon yapmayın derlerse Afganistan’da, Irak’ta ne aradıklarını sorarız” diyen Erdoğan ABD’den elinde ne ile dönmüştür peki? Koca bir hiç ile. Ayıp olmasın diye bir “istihbarat paylaşımı” sakızı verdiler. Çiğneyip duruyoruz. Amerika bizle anlık istihbarat paylaşımı yapacakmış. Sınırın neresinde, kaç kişilik gruplar, nereye ilerliyorsa Amerika hemen bize haber verecekmiş. Biz de gelenleri karşılayacakmışız. Zaten bu Amerikalılar da Türkiye’ye nasıl yardım etsek diye çırpınıyorlardı ya. Çekiç Güç belasını nasıl unuturuz. “Dost ve Müttefik” yalanıyla ABD’den yediğimiz kazıkların haddi hesabı yoktur. Soğuk savaş döneminden kalma bu hastalıklı mirastan tez zamanda kurtulmamız gerekmektedir.
Değinmek istediğim bir başka konu da, 8 askerimizin kaçırılması hadisesi. Bu konuda çuvaldızı siyasilere batırırken, iğneyi de ilgili güvenlik kurumlarımıza batırmamız gerekmektedir. Hükümetin terörle mücadele etmediğini, edemediğini hep söylüyoruz. Tezkereyi çıkarmakta geç kaldıklarını, terörü bitirme yönünde irade göstermediklerini herkes çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Ve bu konuda yapılan eleştirilerin haklılık payı da çok yüksektir. Bunu bir tarafa koyalım ve şu soruyu soralım: “Aylardır tezkere beklenirken ve sınır ötesi operasyon için gün sayılırken nasıl oluyordu da Dağlıca’da, üç koldan yüzlerce teröristin baskınına uğruyorduk?” Bu soru da “TSK, sınır ötesi operasyon yapmaya muktedir değildir” iması yoktur. Bu soru, art niyet aranmadan cevaplandırılmalıdır kanaatimce.
Kaçırılan askerlerin sözde kurtarılması ise ayrı bir rezillik. Terörist başının resimleri ve örgütün renklerini taşıyan paçavralar önünde, bir grup milletvekili birkaç kağıt imzalayıp askerlerle birlikte Türkiye’ye dönüyor. Terör örgütünün propagandasında çığır açıldı. T.C Milletvekilleriyle yapılıyor artık. Ne kadar utanç verici bir durum. Tabi anlayana…
Yorum () |
 |
|
|
|
|