|
REKTÖRLÜK SEÇİMLERİ

Bildiğiniz gibi rektörlük seçimleri yaklaştı. Aday arkadaşlar propaganda çalışmalarına başladılar. Ben önce, tabir caizse, ateşten gömlek olan rektörlüğe aday olma cesaretini gösteren bütün arkadaşlarımı kutluyorum. Bu konudaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Türkiye'deki röktörlük seçimi veya atamasının akla-mantığa, hukuka ve seçim sözüne ne kadar aykırı olduğunu hepimiz biliyoruz.Şöyle ki, önce öğretim üyeleri, oy sayısına göre 5 aday belirliyorlar. Sonra bu 5 kişi Y.Ö.K'te oylanarak 3 kişiye indiriliyor. Cumhurbaşkanı bunlardan birisini veya (yanlış bilmiyorsam)uygun görmediği takdirde dışarıdan birisini de rektör olarak atayabiliyor.
Nasıl bir rektör seçilmeli ve atanmalı? Ben buna şu cevabı veriyorum: Aklı-mantığı, bilimi, ahlak ve hukuku esas alan bir rektör seçilmeli ve atanmalıdır. Rektör adayları kendilerini gözden geçirerek bu kriterlere uyamayacaklarına kanaat getirirlerse adaylıktan çekilmelidirler. Böyle davranırlarsa ülkemize, üniversitelerine ve kendi şahıslarına büyük iyilik yapmış olurlar.
Ayrıca rektör adaylarının ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve çıkarlarını herşeyin üstünde tutan bir zihniyete sahip olmaları şarttır. Çünkü bir devlet üniversitesinde Soros'un desteklediği TESEV gibi (Türk ordusunun etkinliğini azaltmayı amaçlayan çalışmalar yapan) kuruluşların toplantıları yapılabilmektedir. Bunun arkasından tek taraflı "Türkler Ermeni Soykırımı yapmıştır" gibi ülkemizi suçlayıcı toplantılara sıra gelebilir. Hiçbirisinde olmamalı ama hele Atatürk'ün adını taşıyan bizim üniversitemizde böyle adayların olabileceğini aklıma dahi getirmek istemiyorum.
Yine emperyalizm, Türkiye'yi bölmek için kitle iletişim araçları vasıtasıyla cemaat, tarikat ve liberalizm afyonunu ve etnik virüsü beyinlere sürekli şekilde pompalamaktadır. Nitekim devletin en üst makamlarına kadar yükselmiş bir zat-ı muhterem, Türkiye'de 24 etnik grubun bulunduğunu, Türk'ün de bunlardan birisi olduğunu söyleyebilmiştir. Eğer böyle düşünen adaylar varsa bütün üniversitelerdeki seçmen öğretim üyelerinin bunları seçmemeleri milli bir görevdir.
Geçmişte üniversitemizde görev yapan rektörlerimizin hepsi yararlı işler yapmışlardır. Ben şahsım adına kendilerine teşekkür ediyorum fakat isim vermeden olumsuzluklardan da bahsedelim ki, bunlardan gerekli dersler çıkarılıp yinelenmesin. Örneğin eski bir rektörümüz gider ayak kampüse üniversite kütüphanesi yaptırmak üzere teşebbüse geçmiş ve zaten sıkışık olan kampüsümüzün bahçesini katledilmesine sebep olmuştur. Ayrıca bazı fakültelerde çok sayıda prof'. olduğu halde dışarıdan dekanlar atanmıştır. Adaylarımızın bugün bunu akıllarından dahi geçirmemeleri gerekir. Yine hemen her dönemde rastladığımız bir problem, bölüm ve anabilim dalı görüşü alınmadan tepeden inme öğretim elemanı ataması yapılmasıdır. Bunlar akademik geleneklere uygun şeyler değildir. Çünkü atama planlama ve ihtiyaca göre yapılmadığı için bu elemanlar, genellikle hemen hemen hiç ihtiyacımızın olmadığı alanlarda oluyorlar. Kadro tahsisleri bazı istisnalar dışında adaletli dağıtılmıyor. Örneğin bazı anabilim dallarında 10 tane prof. varken örneğin benim anabilim dalımda toplam öğretim üyesi 5 kişidir. Kadro dağıtımında her anabilim dalına bir asistan, bir yrd doç. bir doçent vermeye kalkıldığında bu adalet değil düpedüz adaletsizliktir. Geçmişte bazı bölümlere bir defada 10 araştırma görevlisi alınırken bazı bölümlere hiç araştırma görevlisi kadrosu verilmemiştir. Yine adını vermek istemiyorum ama geçmişte bir fakültenin bir bölümünde 30 araştırma görevlisinin çalıştığını duyduğumda bunun nasıl yapılabildiğine şaşırmıştım.
Bundan başka kanımca rektör adaylarının fakültelerdeki dekanların kimler olabileleceğini önceden açıklamaları gerekir. Dekan adayları da yine rektörlerde istenen niteliklere sahip ve öğretim üyeleri ile sağlıklı iletişim kurabilecek kişiler olmalıdır. Geçmişte öğretim üyelerinin en temel hakkı olan özlük hakkı genellikle dekanlara yalvarmaya veya hatırlı bazı adamların öğretim üyesine destek olmasına bağlanmıştı. Elbette bunların istisnası da olmuştur. Örneğin bir fakülte dekanımıza yeni doçent olan bir arkadaşımızın kadrosunu talep etmeye gittiğimde bu sayın dekan, hemen bir liste çıkararak kendisinin ne zaman doçent olduğunu ve kadro işinin hangi aşamada bulunduğunu bana söylediğinde çok şaşırdım. Gerçekten de çok beklemeden bu arkadaşın kadrosu verildi. İşte böyle dekanlara şiddetle ihtiyacımız var. Ayrıca eski dekanlara hiç söz anlatamamışken bu sayın dekan kadro yetersizliğimizi olanaklar ölçüsünde çözmüştür. Bundan sonraki dekanların hep böyle adaletli olup ihtiyaca göre kadro tahsisi için çaba göstermelerini dilerim.
Dekanlarla ilgili rastladığımız diğer sorunlara da kısaca değinmek istersek, örneğin eski bir dekan fenci olmasına rağmen felsefe anabilim dalındaki bir dersin kaç saat olabileceğine bile müdahale edebilmiştir. Yine bazı dekanlar öğretim elemanlarına oda masa, sandalye dağıtımında adaletli davranmamış ve aynı kariyerde olan öğretim elemanlarına farklı muameleler yapmışlardır.
Bu konuda daha bir çok probleme değinilebilir. Fakat ben kısaca genel iki probleme daha çok kısa değinerek yazıyı bitirmek istiyorum. Bunlardan birisi, 1992 tarihinde başlayan mezuniyet törenlerinde öğrencilerin kafalarına geçirdikleri Hıristiyanlıktaki teslis i(baba,oğul, kutsal ruh) inancını simgeleyen keptir. Bu ilk defa Batı emperyalizminin Osmanlı'nın son döneminde Türkiye'de açtığı papaz okullarında giyilmiştir. Oysa cumhuriyetin getirdiği kılık kıyafet kanunu ile dinsel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanmıştır. Törene imam sarığı ile gelinmesi ne kadar yasaya aykırı ise bu papaz kıyafeti de o kadar yasaya aykırıdır. Bundan bir iki sene önce yazar Aslan Bulut Yeniçağ Gazetesinde bunu Batı emperyalizminin Türkiye'deki bütün üniversetelere dayattığını yazmıştı. Ben hem şimdiki rektörümüzden hem de atanacak yeni rektörümüzden laikliğe aykırı olan bu kepin terkedilerek başların açık bırakılmasını fakat kafaya illa bir şey giydirilecekse bunun şapka olmasını öneriyorum. Bildiğim kadarıyla O.D.T.Ü. törenlerde bu kardinal külahlarını öğrencilerine giydirmiyorlar.
Diğeri ise sosyal tesislerimizde başlangıçtan beri sadece yabancı müziğe yer verilip Türk müziğine hemen hiç yer verilmemesidir. Rektörlerimiz değişmesine rağmen bu yanlış uygulama değişmemiştir. Ben Atatürk'ün adını taşıyan bir üniversitede ister "Türk sanat müziği" ister "Türk halk müziği" isterse "Türk pop müziği" olsun, Türkçe müzik dinlemek istiyorum. Bu Türk kültürünü önemsemiyen Batı mandacılarınca bir şey ifade etmeyebilir. Bana göre çok önemlidir ve çok şey ifade etmektedir. Çünkü Türk kültürü, Türk milletinin varlık-yokluk meselesidir. Emperyalizm, hem içeride hem dışarıda bu konuda büyük bir uğraş vermektedir.
| Yorum () >> |
 |
|