Anasayfa arrow Yazarlar arrow Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu arrow İdrak veya Algı Savaşları
İdrak veya Algı Savaşları Yazdır E-posta
Pazar, 08 Haziran 2008

İdrak veya Algı Savaşları    

Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

İdrak etme  veya algılama nedir? İdrak etme veya algılama; fark etme, seçme, ayırma, tanıma anlamlarına gelir.

Psikolojide algılama ise nesnelerin, insanların ve bunların kaliteleriyle olan  ilişkilerinin duyu organları vasıtasıyla tanınması anlamına gelir. Biz insanların her şeyi aynı şekilde algıladıklarını sanırız. Oysa insanlar arasında algıda benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da vardır(Özbaydar, 1976).

 Algı nasıl gerçekleşir? Önce algılayacağımız nesne ile ilgili uyarım,  5 duyu vasıtasıyla duyumsanır. Sonra bu,  sinirler vasıtasıyla sinir enerjisi haline dönüştürülerek beyne iletilir. Orada bir takım işlemlerden geçirilerek algılama gerçekleşir. Algılamada, bireyin içinde bulunduğu  psikolojik, fizyolojik ve sosyal durumların  etkisi bulunmaktadır.

Şu anda Türkiye, emperyalizmin çok korkunç algı savaşı ile karşı karşıyadır. Bununla küresel güçler, istedikleri iktidarları oluşturuyor; dostu düşman, düşmanı dost gösterebiliyorlar. Ayrıca ülkenin aleyhine olan şeyleri lehimize, lehimize olan şeyleri da aleyhimize olarak gösterip topluma benimsetebiliyorlar. Biraz sonra bunu örnekleri ile açıklamaya çalışacağım.

 İnancın ve bütün değerlerin ve hatta vatan savunmasının merkezi algımız. Algıyı ele geçirenler, özgür iradeyi yok ederek toplumları uzaktan kumanda ile dönüştürüyorlar. Bu yüzden algı savaşı diğer savaşlardan daha etkili, kolay ve ucuz. Zaten bir algı yaratmadan savaşı kazanmak mümkün değil. Küresel dünyada algı savaşı yeni bir savaş yöntemi. Bu karanlık savaşta beyinler çözülüyor, pelte gibi oluyor. Yalan yanlış bilgi bombardımanı altında toplum ne yapacağını bilemiyor. Derin tarihsel geçmişleri olan toplumlar bile beyinleri donmuş, insanlar boş boş bakıyor. Sanki zaman tünelinde aklımız ve dimağımız kayboluyor. (Yeşilçimen, 2008).  

Gerçekten de bu algı savaşında beyinler öylesine alt üst oluyor ki, vatanseverliğinden en ufak kuşku duymadığımız insanlar bile gerçeklerle en ufak ilişkisi bulunmayan ve  ülkenin bütünlüğüne zarar veren düşman propagandasını etkisinde kalabiliyorlar. Örneğin Küreselciler, “Türk müyüz, Müslüman mıyız?” gibi  bir ülkeye nükleer silah atmak kadar tehlikeli olan programları mütareke medyasında yayımladıklarında, Türk halkı sanki uyuşmuş gibi hiç tepki göstermeden bunları seyredebiliyor. Yine görünüşte Müslüman fakat gerçekte 300 yıldır Hıristiyan olan şeyhleri vasıtasıyla kontrol edilen bazı tarikat veya cemaatlar, “A.B.’ye girmezsek Türkiye’deki kafir düzen bizim Müslümanlığımızı elimizden alacak” görüşünü benimseyebiliyorlar. Oysa ülkemizi daha 80 yıl önce işgal eden bu sömürgecileri, Türk milleti Atatürk’ün önderliğinde silahla ülkemizden zorla çıkarmadı mı? Bunların  değişmediğini anlamamak için ya aptal ya da kötü niyetli olmak gerekir.

Yazımı okuyan bazı arkadaşlarım, benim bazı cemaat ve tarikatlar hakkında çok insafsız olduğumu söyleyebileceklerdir. Fakat ben hemen şu iki soruyu soruyorum. Eğer bu şeyhler, gerçekten Müslüman iseler,  niçin Kurtuluş Savaşı’nda müritlerinin İngiliz emperyalizminin yanında yer almalarını istemişlerdir? Yine son seçimde kendileri ülkenin birliğini ve bütünlüğünü  savunan partiler yerine A.B.D., A.B., İngiltere, Yunanistan,  Kıbrıs Rum Kesimi, Talabani ve Barzani’nin desteklediği partiyi desteklemişlerdir.? Bunun cevabını vermeleri gerekir.

Sadece bazı cemaat ve tarikatlar değil onlara karşı imiş gibi görünen bazı sahte Atatürkçüler de emperyalizme hizmet etmektedirler. Örneğin AVRASYA T.V.de bir programa katılan sözde ulusalcı bir öğretim üyesi, söylediği pek çok doğrunun yanında şu sözleri sarfetti: “Gerçek Müslüman, emperyalizme karşı olmak zorundadır fakat İslamiyet’in  kendisi bir emperyalizmdir.”  Bu sözlerin, yarısı doğru yarası yanlış. Bunun üzerine uzun yorum yapmak istemiyorum fakat rahmetli Atilla İlhan’ın şu sözlerine burada yer vermek istiyorum: “Basında İslam düşmanlığı yapanların çoğu dönmelerdir.” Emperyalizm, bir taraftan cemaat ve tarikatların bazılarını ele geçirmiş öte yandan Tanzimat’ta açtığı okullar vasıtasıyla misyonerlik yaparak Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamış ve Türkiye’de bir sürü gizli Hıristiyan türemiştir. Bu iki zümre birbirine düşman gibi görünerek emperyalizmin Türkiye’yi siyasal, ekonomik ve kültürel yönden işgal etmesine birlikte çanak tutmaktadırlar. Nitekim şu anda dinci grupla aynı gazetede yazı yazan liboşlardan birisinin şu sözleri geçen yıl basında yer aldı: “Ben aslında dinsizim fakat bir din seçmem gerekseydi bu Hıristiyanlık olurdu.” 

Bildiğimiz gibi 24 Ocak 1980 kararlarından sonra Türk ekonomisi, küresel ekonominin güdümüne girmiştir. Bu tarihten sonra gelen bütün iktidarlar, küreselcilerin etkisinde kalarak devlet yatırımlarını bırakmışlar ve özelleştirmeyi birinci plana almışlardır. Özal 1985 yılında İstanbul Menkul kıymetler Borsa’sını kurmuş ve böylece Türkiye’de üretime dayanmayan faiz, döviz, borsa gibi kumara dayanan bir ekonomik model benimsenmiştir. Bunun sonunda Türk ekonomisi çökmüştür. Bu durumda dünya devletçiğe geri dönerken Türkiye hala bu kumar ekonomisinde ısrar etmektedir. Sorosların kontrolünde olan medya, bunlardan  hiç söz etmemektedir.  Amaç, bu yolla T.C.’nin tasfiyesini gerçekleştirmektir. Ayrıca Atatürk’ün partisi başta olmak üzere meclisteki diğer partilerin bu konuda hiçbir projeye sahip olmamaları da oldukça düşündürücüdür.

Küresel film sektörü algı oyununa en iyi örnektir. Hem eğlendiriyor hem de bilinçaltı teknikleri kullanarak geleceğin küresel algısını mükemmel şekilde oluşturuyor. Kanlı ve acımasız savaşlar, soygun hırsızlık, kapkaç, tecavüz ve insanlık dışı ne gibi olaylar varsa bunların hepsi sıradan olaylar gibi zihinlere işleniyor(Yeşilçimen, 2008). Bir de kaza anında bir yaralanma ve acı çekme durumu varsa en az on veya yirmi defa göstererek insanların  duyarsızlaşmasını sağlamak istiyorlar. Türkiye’deki filmlerde çok bozuk Türkçe’nin yanında sanatçı olarak karşımıza  genellikle Şeyh Sait’in torunları çıkarılmakta ve sanatçılara vatan haini Ali Kemallerin isimleri verilmektedir. Bu isim filimde defalarca söylenerek hafızalara yerleştirilmek istenmektedir. Basın kuruluşlarından birisinin Ali Kemal’i şehit gazeteci olarak kabul etmesi, Kurtuluş Savaşındaki mütareke medyasının yerinde durduğunu göstermektedir.

 Yine emperyalizm, Türk toplumuna küreselleşme, liberalizm, özelleştirme, hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, insan hakları, sivil toplum, yeni dünya düzeni  gibi  sözleri  mütareke medyası vasıtasıyla sürekli telkin etmektedir. Oysa küreselleşmenin uygulama şekli olan B.O.P.’sinin Türkiye’yi parçalama planı olduğunu anlatan bir yazıyı, emekli bir albay,  A.B.D. Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde harita ile birlikte yayımladı. Bununla yetinilmedi birkaç yıl önce bir A.B.D. subayı, bu haritayı, subaylarımızın da bulunduğu İtalya’daki NATO toplantısında duvara yansıttı.

 

Liberalizm ve özelleştirme ile ilgili şunları ifade etmek isterim: bu iki kavram  Türkiye’de bütün K.İ.T.lerin yabancılara satılması ile Türkiye’nin tarım, hayvancılık ve sanayisinin çökertilmesine yol açmıştır. Batı’nın Türkiye’de demokratikleşmeden kastettiği ise Türkiye’nin etnik gruplara dayalı küçük devletçiklere bölünmesini gerçekleştirecek anarşi ortamının sağlanmasıdır. Müslümanların ve Türklerin insan sayılmadıkları için hakları da yoktur. Onun için Irak’ta Müslümanların sadece ölme hakları vardır. Yunanistan’da Türklerin Türk adını taşıma hakları bile yoktur. Fransa’da dil, din ve soy üzerine araştırma yapmak yasaktır. Fakat Türkiye’de Türklerin değil Batı’nın kışkırttığı etnik grupların Türkiye’yi parçalama hakları vardır.Hatta bunların dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı şekilde  Türkiye’de mecliste partileri bile vardır, anayasa ve yasalara rağmen bölücülük yapabilmektedirler.

 Yeni dünya düzeninde A.B.D. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler ulusal yapılarını koruyacaklar diğer devletler ise parçalanacaktır. Emperyalizm böyle istemektedir. Şu halde emperyalizmin bize benimsetmeye çalıştığı “Yeni Dünya Düzeni”  Türkiye’nin aleyhinedir.

 Türkiye’de İngiliz vatandaşı olan bir Bakanımız şöyle bir söz sarfetmiştir: “Türkiye’deki mücadele,  küreselcilerle ulusalcılar arasındadır; biz küreselcilerden yanayız.” Yine bir A.B temsilcisi “Türkiye’yi ulusalcılara bırakacağımızı mı sanıyorsunuz?” demiştir. Görüldüğü gibi bütün dünya ülkelerinde istisnasız şekilde savunulan milli çıkar, sadece Türk yöneticileri için söz konusu değildir. Eğer  milli olur ve milli çıkarları savunursanız, o zaman ulusalcı olur ve suç işlemiş olursunuz.  Esas olan küresel güçlerin çıkarlarını savunmaktır.

 Bir de son günlerde adından sıkça söz edilen Prof. Şerif Mardin’den kısasa söz etmek istiyorum. Daha önce mahalle baskısından bahseden Mardin’inin son günlerde şu sözleri sarfettiği basında yer aldı: “Cumhuriyette, iyi doğru, güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok”(Kepenek, 2008). Yine Türkiye’deki son durum ve  iktidarı kastederek “ İmam karşısında öğretmen yenilmiştir(Oral, 2008). Kanımca bu sözler de Türk milletine karşı  yapılan bir algı savaşıdır. Oysa imam da bizim öğretmen de bizimdir. Fakat geçmişteki yeşil kuşak ve şimdilerdeki Ilıman İslam Projesi gereği bazı imamlar ne yazık ki, bilerek veya bilmeyerek emperyalizmin amaçlarına hizmet etmektedirler. Kanımca bunun sebebi Cumhuriyetin  başlangıçtan beri  kendi imamlarını yetiştirememiş olmasıdır. Oysa Atatürk Kurtuluş Savaşına başladığında İstanbul’daki Şeyh’ül İslam’a karşı Anadolu’da başta Ankara Müftüsü Rifat Börekçi olmak üzere bazı din adamlarını yanına almıştı. Rifat Börekçi esnaftan topladığı parayı Atatürk’e vererek milli mücadeleye maddi ve manevi olarak desteklemişti. Eğer boşluk bırakırsanız emperyalizm, T.C.ne karşı imamları yetiştirir. Kanımca Cumhuriyet’in yıkılacağı kaygısını taşıyan  samimi aydınların bu konu üzerinde çok ciddi düşünmeleri gerekir.

 Yazar Mustafa Yıldırım, Şerif Mardin hakkında özet olarak şunları yazar: “Şerif Mardin, Cemal Kutay, kendisinin de ifade ettiği gibi görüşmeden ve araştırmadan  Sait Nursi hakkında bir kitap yazmıştır. Şerif Mardin de bu yanıltıcı bilgilere dayanarak Sait Nursi’nin padişaha danışmanlık yaptığını ve onun fen ve toplum bilimlerini özümsemiş bir eski zamanlar filozofu olduğunu anlatan  İngilizce kitabını yazdı.  Şerif Mardin ayrıca Amerika’da Deniz Kuvvetleri Kulübünün  “The Abant Toplantısı”na ve A.B.D. Devlet Araştırma ve İstihbarat Bölümü’nden Henri Berkeley’in yönettiği basına kapalı toplantısına katılmıştır.”(Sirmen,2008). Sanırım bu açıklamalar, Prof. Mardin ve niyeti hakkında az çok bilgi vermektedir.  Bu da konumuz olan algı savaşları ile  yakından ilgilidir.

 

KAYNAKLAR

Kepenenek, Yakup,. “ İyi, Doğru, Güzel” Cumhuriyet Gazetesi, 2.6.2008:13.

Oral, Zeynep.” Mahzar Şevket İpşirlioğlu”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008.

Özbaydar, S. ve Diğerleri. Psikoloji, M.E.B., 1976.

Sirmen, Ali. “ Yanıltma Ustalığı Bilimsel Olabilir  mi?”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008:4.

Yeşilçimen, Kemal. “Toplumsal Bozgun”, Cumhuriyet- Strataeji Eki, 19.5.2008.22.

 


Bu habere benzer haberler:
Bu kategoride yeni haberler:
Bu kategoride önceki haberler:

Yorum (0)add
Yorum yazın
quote
bold