Güvenden ve güvenlikten yoksun bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya kaldığımız bu günlerde ülke gündemimizi takip etmek oldukça zor bir hal almıştır. Ekranları başında mevcut siyasi durumumuza dair birkaç şey öğrenmek isteyen halkımız, her haber programıyla ayrı bir şaşkınlık içine düşmektedir. Ergenekon soruşturmaları, kozmik odalar, andıçlar, suikast ve darbe planları, muhtemel kabine listeleri ve daha niceleri halkımızı kendinden şüphe eder duruma getirmiştir.
Nihayetinde bahsi geçen planlar, soruşturmalar ve isimler; ülkemizin en önemli bilgileri, en önemli isimleri olarak bizlere arz edilmektedir. Bu hususta en ilginç noktalardan birisi de iktidar yanlısı olan ve olmayan medya gruplarının sözde ‘tarafsız habercilik’ anlayışlarından kaynaklanan farklı sunuş biçimleridir. Bir yayın bülteninde ‘eşkıya’ olarak lanse edilen kişiler, başka bir haber kanalında rahatlıkla ‘kahraman’ ilan edilebilmektedirler. Mevcut durumda insanlarımızın içinde bulunduğu ikilemin nereden kaynaklandığı şüphesiz önemli bir sorundur.
İnsanlarımızın ülke gündemine ilişkin yorumlamalarını kendi lehine çevirmek isteyen iktidar yönetimi, muhalif basına karşı oluşturduğu cephe ile bu ikilemi yaratmada önemli bir rol üstlenmiş vaziyettedir. İncelendiğinde görülecektir ki; mevcut hükümete ve onun politikalarına ters düşen söylemlerin sahiplerinin zor günler yaşaması artık kaçınılmaz olmaktadır.
İktidarı döneminde birçok kere çeşitli medya grupları ile ihtilafa düşen hükümetin bu gruplara uyguladığı yaptırımlar, kendilerinin ‘çatlak söz’ olarak nitelendirdiği muhalif bakışa karşı olan yaklaşımlarının da göstergesidir. İktidar kadrolarının ve başta Başbakan Erdoğan’ın muhalefet partileriyle olan ilişkileri de hükümetin muhalif çevreye karşı olan tutumunu yansıtmaktadır. Sürekli bir gerginlik ve çatışma halinde süren iktidar- muhalefet ilişkisi ancak bazı zamanlarda iyileşme göstermektedir. Bu iyileşme süreçlerinin uzaması elbette ki iktidarın isteklerinin muhaliflerin istekleriyle örtüşmesine bağlıdır; aksi takdirde iktidar olmanın verdiği kibirli ve uzlaşmaz tavır bu güruhun üstünden hiç eksik olmamaktadır.
AKP’nin yürüttüğü politikalara karşı sunulan tezler ve getirilen eleştiriler belirli çevreler tarafından şiddetle kınanmakta, adeta bir linç kampanyasına maruz bırakılmaktadır. Bu çevrelerde bulunan sözde aydınlar; köşe yazarları, akademisyenler ve benzeri karakterler, adeta hükümet lehine konuşmanın, yazmanın ve yorum getirmenin zirvelerinde dolaşmaktadırlar. Kendilerine biçtikleri aydın rolüne sığınan bu grup iktidar politikalarına zemin hazırlamakta ve yürütülen politikalara çanak tutmaktadır.
“Peki, muhalif yazarlar, aydınlar, akademisyenler kendi düşüncelerini sunduklarında nasıl bir tablo ortaya çıkmaktadır?” sorusunun cevabı da gayet nettir. Bu konuda belki de en güzel örnek, birkaç hafta önce Nuray Mert üzerinden yaşanmıştır. Muhalif kanatın mensubu olarak niteleyebileceğimiz Mert’in iktidara yönelik eleştirileri, iktidar kadrosunun muhalif düşünceye karşı olan tavrının sınırlarını görmemiz açısından tetikleyici olmuştur. Bu süreçte yazılan- çizilen ve çok konuşulan Nuray Mert, iktidarda adeta bir ‘Mert’leşme fobisi oluşturmuştur.
İktidarın zaten aşikar olan muhalif fobisi Nuray Mert olayı ile iyice patlak vermiştir. Ancak bu mevzuda mühim olan husus Mert’in iddiaları ve bu iddialara karşı iktidar yanlısı cepheden gelen ağır eleştirilerdir.
Sivil Dikta, Sivil Vesayet
Vatan gazetesine verdiği röportajdaki ‘sivil vesayet’ tabiriyle gündeme gelen Nuray Mert, sivil otoritenin baskıcı taleplerine ve uygulamalarına aslında daha önceden de dikkat çekmiştir. ‘Sivil istibdat’başlıklı yazısında da iktidarın yetki alanını aşan, dengesiz yaptırımlarını konu edinen Mert, bu yazısıyla değil de Mine Şenocaklı’ya verdiği röportaj ile adından söz ettirmiştir.
Nuray Mert tartışmasında görüşler kadar tartışılan isim de önemlidir. Nihayetinde Mert, başörtüsü tartışmalarında iktidar yönetimi lehine tavır sergileyen bir görüntü çizmiştir. Bugün gelinen durumda ise hükümet ile ters düşen ve yürütülen politikaları ve güdülen zihniyeti sert bir dille eleştiren Mert; başörtüsü tartışmalarında sergilediği tavrın iktidar yanlılığından çok haklı bir fikir beyanı olduğunu da böylelikle kanıtlamıştır. Sivil vesayet tartışmalarında Mert’in görüşleri kendisinin bu özelliği dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Bilindiği üzere ‘vesayet’; vasilik yani egemen olma, hami olma anlamında kullanılmaktadır. Çoklukla ‘askeri vesayet’ kavramına aşina olan siyaset dünyası, vesayet sözcüğüyle baskıcı ve otoriter bir anlayışın ima edildiğini kabul etmektedir. Dikta rejimlerinin anlatımında da kullanılan vesayet tabiri, asıl olarak bu rejimin baskıcı yapısına dikkat çekmektedir. Bu tanımların idraki kavram kargaşalarına kapılmamak açısından mühimdir. Sivil vesayet tartışmalarında Nuray Mert’in haklılık payı büyüktür. Kendisinin büyük ölçüde haklı bir görüşe sahip olduğu bu konuda maruz kaldığı eleştiriler aslında kendi tezinin kanıtıdır. Mevcut iktidarın vasilik niyetine, baskıcı tavrına ve muhalif düşünceye karşı olan tutumuna dikkat çeken Nuray Mert; bu görüşleri karşısında uğradığı ağır eleştiriler ve maruz bırakıldığı linç kampanyasıyla bir kez daha haklı çıkmaktadır. İktidar yine kendi yanında olmayanları yermektedir.
Nuray Mert’in görüşleri incelendiğince ve ülkenin mevcut durumu göz önüne alındığında büyük bir örtüşmeden bahsedebiliriz. Valileri parti il başkanı gibi kullanan; emniyet müdürlerini İç İşleri Bakanlığı eliyle güdümüne alan; okullarda, hastanelerde, kısacası devletin her kurumunda faaliyet gösteren kadroları sözde ‘ak eller’ ile dolduran bir zihniyetin sahibi hükümetin yarattığı bu baskıcı ortamın temelinde, işte bu kadrolaşma yatmaktadır. Tüm devlet kurumlarında ve belli özel kurumlarda adeta ağ ören AKP idarecileri, buralarda oluşturdukları baskıyı tüm ülkede egemen kılmaktadırlar.
Ülke insanımızda egemen olan düşünce şudur ki: mevcut idareye ters düşen kişilerin bulundukları ortamlarda başarıya ulaşmaları mümkün değildir. İktidara aleyhte düşünce üreten kişiler ya sürgünlerle ya da cezalarla karşılaşmaktadır. Bu nedenle iktidar yanlısı olmak ya da en azından apolitik bir çizgiye sahip olmak mevcut durum için en uygun olanıdır. İşte bu düşüncelere sahip olan insanların yaşadığı bir ülkede iktidarın baskısından, vesayetten ve kısmen de olsa bir dikta anlayışından bahsetmemek mümkün müdür?
Yandaş Medyada Panik ve Çelişkiler
Nuray Mert’in iddialarına verilen cevapların ve yapılan eleştirilerin ardı arkası kesilmemektedir. Bu konuda da iktidar yanlısı medya gruplarının ve basın mensuplarının rolü büyüktür. Görülmektedir ki; iktidarın, izlediği ‘omurgasız’ politikalardan kaynaklanan, geniş yelpazesi yapılan eleştirileri savuşturmakta ve yermekte bir hayli etkili olmaktadır. Nuray Mert’in iktidarla olan bu tartışmasından kendine pay çıkaran ve cevap verme gereği duyan isimlerden birisi de Ahmet Altan’dır.
Taraf gazetesindeki yazısında ülke gündemindeki sivil vesayet tartışmalarına dikkat çeken Altan, bu görüşe sahip kişilerin belli bir zeka ve bilgi seviyesinin altında olduklarını iddia etmiştir. Kendince bir vesayet tanımı da yapan Ahmet Altan, bu tanım çerçevesinde ‘sivil vesayet’ söyleminin gerçeği yansıtmadığını belirtmektedir.
“Aklını kullanamayan ya da kullanamadığı varsayılan birinin karar vermesini engelleyip, onun yerine karar verme hakkına sahip olmaktır vesayet. Vesayet altında olan kendine “vasilik” edeni seçecek durumda da değildir, ona kimin “vasilik” edeceğine başkası, ondan daha “güçlü ve akıllı” biri karar verir.(1)
Sözde ‘Demokratikleşme’söyleminin vitrinde olduğu bu günlerde halkın kendisine vasilik edecek kişiyi yine kendisinin seçtiğine vurgu yapan Ahmet Altan, bu seçimi yapan kişilerin seçilenlerden güçlü olduğunu düşünmektedir. Bu şahsın görüşlerinin somutlaştığı nokta ise Nuray Mert’in iddialarına getirdiği eleştirilerdir. “Halkın seçtiği adam halkın nasıl vasisi olacak?”(2)sorusuyla kendi tezini öne süren Ahmet Altan’ın bilmediği veya bilmek istemediği nokta şudur ki; bir ülkede iş başına gelenlerin seçimle belirlenmesi o ülkede üst düzey bir demokrasi olduğu anlamına gelmemektedir. Bilindiği üzere dünya üzerindeki birçok diktatör seçimle iş başına gelmektedir. Bu hususun tarihte ve günümüzde de örnekleri fazlasıyla mevcuttur.
Hükümet sözcülüğüne soyunan güruhun tanınmış isimlerinden olan Altan, askeri vesayetin mümkün olduğunu; çünkü askerin silah gücüne sahip bir kuvvet olduğunu belirtmektedir. İşte tam da bu noktada sorulması gereken şudur: Sivil otorite elindeki imkanları halkı baskı altına almak için kullanamaz mı?
Bu soruya verilecek en isabetli cevap AKP’nin seçim çalışmalarında bulunabilir. Başbakanlık’ın yardım paketlerini seçimlerden önce bir silah gibi kullanan AKP hükümeti, milletimizin kendi parasını milletimize bir lütuf olarak sunmaktadır. ‘Askerin silahı var; vesayet mümkün’ diyerek iktidarı aklayan yandaş güruh; diğer yandan da askere olan kinini kusmaktadır.
‘Demokratikleşme’ ve ‘Sancılı Süreç’
Son dönemlerde bu iki tılsımlı sözcük iktidarın diline pelesenk olmuş vaziyettedir. Nuray Mert’in röportajında dikkat çektiği mevzulardan birisi de bu sözcüklerin sıklıkla kullanımıdır.“Sanıyoruz ki, belli sözcükleri kullanırsak, sorunu tespit etmiş olacağız ve bazı sözleri yeterince tekrarlarsak selamete çıkacağız. Sancılı süreç adlandırmasını yapmak, bu süreçten selametle çıkmayı vaat etmez. Ne olacak da bu süreçten çıkılacak konusunda sahiden fikri olan var mı?”(3)diyerek mevcut durumu izaha çalışan Nuray Mert; ülke genelinde yaratılan ‘henüz demokratikleşmedik’ havasını demokratikleşme önünde en büyük engel olarak görmektedir. Mert’e göre; gerek ‘Kürt Açılımı’ sürecinde, gerekse diğer politikalarında anlaşılmamaktan yakınan mevcut iktidar, halkın beklentilerine ve çekincelerine cevap vermek yerine, tek çıkış yolu olarak ‘yürütülen politikanın benimsenmesini’ işaret etmektedir. Bu konudaki kozunu güçlendirmek için medya gruplarına iktidar politikalarını savunan yayın yapmaları hususunda baskı yapmaktadır.
Kendi politikalarını tek çıkış olarak gören, eleştirileri yok sayan, beklentileri karşılayamayan, çekincelere su serpemeyen ve muhalif grup karşısında diktatör tutumunu sürdüren hükümet tüm bu süreci ‘demokratikleşme’ niyeti ile geçirilen ‘sancılı’ bir dönem olarak lanse etme çabası içindedir.
Nuray Mert’e ve diğer muhalif gruplara karşı olan tavrı, ülke insanı üzerinde oluşturduğu baskı ile ‘sivil vesayet’ tabirini fazlasıyla hak eden AKP Hükümeti bu süreci ‘Değişim sancılı olur’(4)vesvesesi ile geçiştiremeyecektir. “Bu sürecin sonunda doğacak ‘nur topu’ gibi bir geleceğimiz de olmayacaktır.”[1] Bu süreç başarısızlığa mahkûmdur, bu bebek ölü doğacaktır!
yanlış. ne kadar ugraşsak da olmaz. kazazede adamın hertarafı berbat. iyileşmesinin imkanı yok. yıllardır birileri yarım yamalak dikmeye ugraşıyor. her önüne gelen bi neşter atmış gitmiş. devletin her tarafı parça pinçik. bu düzen bu rejim değişmedikçe başa kim gelirse gelsin imkanları herkes kötüye kullanacak. kim demiş demokrasi iyi bir yönetim şekli diye. bugun ondan daha iyisi olmadığından muhtacız demiş adam yıllar önce....
Şubat 05, 2010
... : ötükenli.
Yalaka medya üyelerinin Nuray hanıma karşı "mertleşme" leri gayet doğaldır.Bunun için"Soros" amcalarından ve diğer AB fonlarından kucak dolusu para alıyorlar ve aynı güruh dün sayın Erdoğan'ı karşılarına alıp,çanak sorularla etrafa gülücükler dağıtarak yine pembe tablo çizmenin mutluluğunu bir kez daha yaşadılar.Bir tane bile olsa muhalif bir gazetecinin önüne çıkmaya cesareti olmayanların iktidar ömrü de çok uzun olmaz.Yandaş medya ne kadar pompalarsa pompalasın,Abbas yolcu...