|
O Sen misin?
Meryem Aybike Sinan
“Çekildi sular kalkalım gayrı gönül
Tamamdır bu bağda hasret ikmalimiz
Vefa, yangın yemiş bir semtten artık kül
Kendini üflemeye yok mecalimiz.”
( Ömer Lütfi Mete)
Her yaratılmışın en saklısı, en mutenası, en haşmetlisi olan sen. Bazan şuh bakışlı bir dilber olup, uzak diyarlara sürgün eden, bazan salkım söğüt ufuklarımı tülleyen. Varlığını bildiğimiz, bilip te görmediğimiz tüller ardındaki saklı güzellik. Sen olmazsan solar tabiatın gül bahçesi. Susar gülbanklar. Çetrefilli tüm güzelliklerin efsunlu yurdu..
Sen kalbin neresinde, hangi haritasında mekan tutar, hangi şahikasında çiçek açarsın? Ey ahar yüzlü levhalara yazılmış sır... Kalplerin güvertesine konan ey zümrüt-ü Anka... Sebepsiz gülüşlerin dergahı. Hayat ağacımıza konan garip selva kuşu.
Seni tanımak ,seni bilmek ne müşkül...
Ey Yüce Yaradan’ın paha biçilmez ülkesi.
Yoksa ...
Kalbe düşen o hüveyda sen misin?
Sen ey sûzende, yaradanın evi olan şehristan, sen ki tüm yetimlerin üzerine rahmet olup, merhamet olup yağan... Hayat ormanında, kederin kıyıya vurduğu demlerde aşk denilen üveyik kuşunu iklim iklim dolaştıran. Biliriz, keder de sevinç de yağmur olup yağmalı üzerimize. Sen ürkek bir ceylan gibi gelince kıyımıza , duru nehirlerde su yükselir , durgun göllere ay ışık verir, velvele diner huzurun kadranında. Kalplerin sınırları genişler.
Şetaretin bize el eder uzaklardan. Yaklaşınca kaçarsın. Çekingen bir ışık gibi dalarsın kalblerin kuytularına... Şebnem zarafetinde dokunursun incitmeden.
Yoksa ...
Dillere muştu olan o rüveyha sen misin?
Zamanın tespihine dizdiğimiz hülyalarımız, rüyalarımız, yaptıklarımız, yapamadıklarımız, bilip te bilmediğimiz, o selsebil pınarlarında kana kana içtiğimiz, bülbüllerin şakıdığı bağıstanda kendimizden geçtiğimiz o sonsuz asuman sen misin? Tüm güzellikler senin semtinde demlenir. Senin semtinden vefa rüzgarı eser. Senin hüsnüne şarkılar dile gelir.Şukufe kokun çeler aklımızı. Gelirsin aklımız gider, gidersin dertnak oluruz.. Senin güverten boğum boğum çeker, alır bizi şefkatli kollarına. Bir ikindi yalnızlığında uçurursun bizi Mecnun’un ülkesine. Sayrılıklarımıza şifakar olursun. Seni tahayyül etmek, seni kuşanmak diler biçare kalpler.
Kır uykularına yatan gençlik neşvesinin karanfil güzelliğine düşen rayihasın ki nilüfer düşmüş göllerin yansılarında senin güzelliğin dile gelir. Eflatun düşler sarar dil hanesini.
Yoksa...
Ruha ışık veren o Süreyya sen misin?
Hasret sularının arkına düşünce sevdalar, bir “gönülce”olursun yüreklerde. Senin adın yoksa tüm işler eksik, sen yoksan yürekler viranedir. Hayat rıhtımında senin elin gezinir. Kimi yüreklerde dal budak çiçek açar, kimi yüreklerde efkar saçarsın. Kiminde karanlık diyarlara hicret eden bir göçebenin pervasızlığı, kiminde çözülmeyen bir hecesin.
Bazan...
Hayalden sırçaların ışıldadığı yüreklerde sarp bir hisarsın. Herdem, Lâ ve naam arasında kalan bir lâmekansın. Hikmetamiz düşünceler senin ülkenden gelir, sırr-ı muhabbet olup yağar düşlerimize.Her fasıl sen esersin dallarımıza. Ruhumuz seninle şaduman olur.
Yoksa...
Yüreklerin süruru, o rüveyda sen misin?
Sonra....
Hünkar bakışlı sarp dağlar, girer aramıza. Ufukta beyaz bir yumağı andıran yumuşak bulutlar, yağmur getirmez olur denizlerimize. Öyle geçilmez sarp bir kalesin ki hacil düşeriz kapında ... Bir perişanlık, bir yenilmişlik yıkar bentlerimizi. Sadakat sabırla bilenmeyince, içli bir şarkı gibi sözlenmeyince, şehirlerin ağır uykusuna sezdirmeden, gider konarsın hasret dalına. Sen gittiğinde dil hanesi yıkılır. Küskün yollar geçit vermez dağlara çıkar. Dağlar omuz verir ayrılıklara. Ay kederli iner derin sulara. Tüm şarkılar susar, yıldızlar söner. Kalbin içine bin vehim düşer. Günahımız olursun...
Yoksa ...
Kalbe düşen o süveyda sen misin?
Sokakların Arnavut kaldırımlarında içlenen ayak sesleriyle gittiğimiz her dönemeçte aykırı düşüncelerin kafamıza üşüştüğü demlerde, bizi sonsuz hüzünlerin kucağında uyutan ey yalancı teselli... Kalbe mührünü vuran bir sultan gibi, apansız çağırırsın huzura. Hiçliğin haykırışları tırmalar kalbimizi. Bin türlü desise, bin türlü yalan sarar çevremizi. Duygularımız çiğnenir, alaşağı olur. Soluk bir kıvılcım tutuşturur dil hanemizi. Gidersin. Arkandan ayrılık türküleri söylenir. Bir sergüzeştin hikayesini anlatır mahnıcılar.
Ey Gönülce, ey Bengisu bakışlı,
Yoksa...
Yoksa...
Bizi yakıp yıkan o üveyla sen misin?
Yorum () |
 |
|
|
|
|