Cuma Akşamları Yazdır E-posta
Salı, 04 Mart 2008

Cuma Akşamları

 

Meryem Aybike Sinan

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

 

“Bidâyeti parlak olanın nihayeti de parlaktır”

                                                           ( Ataullah iskenderi)

 

Cuma akşamları, bir güvercin gibi gelirdi o zamanlar.

Bir bayram muştusu yayılırdı caddelere.

Ruhumuz erbabına geçmişin sımsıcak fısıltısı düştüğünde, o efsunlu günlerin izini sürüyordu bahçeleri karanfil kokulu evler. O zamanlar henüz basmadan çiçekli elbisesi olan, masmavi gökyüzüne uçurtmalar uçuran, her sabah kendini sokakların tozuna sürte sürte büyüyen  çocuklardık...

            Bahçelerin ardıç kuşu gibiydik o zamanlar.

            Fecir vaktinde başlayan hayatımız gurup vakti uykuya dalıyordu. Badem çağlası gibi taze düşlerimiz vardı dalında yeşeren. Her bahar toprağa düşen cemre en son bizim yüreğimize düşerdi. Bir orman kuytusunda gizli kalmış, kendini saklayarak büyüyen çocuklardık.

            Duru bir su gibiydi ruhumuz.

            Cuma akşamları bir güvercin gibi konardı omuzlarımıza...

            O yıllarda öğrendik cuma akşamlarının feyzini, bereketini...

 

           

            Cuma akşamları mahalleye merhametin sıcak eli değerdi...

Cuma Akşamları öğrendik yoksul komşuya yiyecek götürmenin vazgeçilmez, ince bir fikir olduğunu. Cuma akşamları yüreğimize dokundu merhametin efsunlu eli.. Kimsesizler kimsesi olmaya aday yüreğimiz, cuma akşamları öğrendi yetim kalplerin hüznünü. Annelerimizin  ellerimize tutuşturduğu her tabağın içinde umut idi taşıdığımız, yoksulluktan  hüzne gömülmüş evlere.

            Cuma akşamları omuzumuza konan o büyü neydi?

Karanlık yavaş yavaş tepelerin ardından bastırınca, evlerin camlarına değen ışık hangi güneşin eliydi?

Bu...

Her cuma akşamı  bizi iyiliğin serin bahçelerine savuran güç, göklerden gelen ilahi fısıltıydı...

 

 

Bir Cuma Akşamı dedemizdi   belki de yaşama dair o mahzun konuşmayı yapan:

              Hayat bir imtihan yeridir. Gecesi de var gündüzü de var bu misafirhanenin. Her sabah kalktığında sor kendine ... Hicret ve niyetimiz kimin için? Elbette Yüce Yaradan için. O halde onun için düş yola. Onun için yorul, onun için niyetlen...

            Yüzyıllar önce Ünlü mutasavvıf Ataullah İskender’inin Hikemi Ataiyye’sinden bir levha okumuştum. Şöyle diyordu:

            -“Melal içindesin.Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun? Asıl yoksulluk içimizde. Ölüme ağlama. Kalbe bak. Hata ve isyan ile pişman, ibadet ve taat ile neşveli değilsen sen zaten ölüsün. Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah verecektir. Kederle dolusun. Merak ve endişe içindesin. Demek ki  hakikati göremiyorsun. Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve ümit et. Bidayeti parlak olanın  nihayeti de parlaktır. Gönül eri garip olmaz.”

            Bir Cuma akşamı dedemizin konuşmasıydı belki de bizi iyiliğin çiçekli bahçesine iteleyen.

 

            O zamanlar cuma akşamları serin ve huzurluydu.

            Üveyikler inerdi bahçelere. Çocuklar kuş seslerinin ezgisiyle minicik hayallerini bestelerdi. Evler yan yana, serin sofaların şarkılarıyla nazlı birer gelin gibi neşveli ve efsunkardı. Bahçelerinde rengarenk çiçeklerin boy verdiği  evlerin, kırmızı kiremitli çatılarıydı tüm güzellikleri saklayan. Sardunyalar... Hacı Şakir kokulu sardunyalar süslerdi pencere önlerini. Menekşeler, mavi boncuk dağıtırdı sevdalılara. Her şey huzur ve güzellik niyetine ayaklanırdı. Akşam oldu mu gariplerin, kimsesizlerin kapısını çalacakları, merhametten ve şefkatten örülü evlerin kapıları, “Tanrı misafiri” niyetine eşiğine gelenlere,

 “buyrunuz” dercesine tevazuuyla eğilirdi.

              Gönül efkarlanınca, üzerine çöken dumanı dağıtan, büyüklerimizin  şemsiye şemsiye üzerimize yağan  dualarıydı bizi çoğaltan. Demet demet buğulanan gözlerimizin derinlerini sezen, efsunkar bakışlarını ruhumuzun derinlerine dikizleyen, teselli eden, sağaltan büyüklerimizdi  huzurun baş mimarları. Onların esintisiydi evlerimizdeki ashap şenliği. Harflere ve hecelere sığmayan ululardı bizi biz yapan. Mutluyduk. Alabildiğine.

            Cuma akşamları arefe gününü anımsatırdı.

            Cuma akşamları hiç unutmazdık bir yetimin mahzun bakışlarını.

            Unutmazdık yol gözleyen kimsesizleri.

           

 

            Şimdi...

            Cuma akşamlarını unuttuk semt semt.

            Dairelerin kapıları açılmaz oldu tabaklar içindeki yiyeceklere, sevgi demetine.

            Cuma akşamları, tıpkı Yunus yürekli büyükler gibi hicret etti ötelere. Hatırlanmaz oldu. 

Onlar ki tüm aydınlık düşleri yanına alıp gittiler. Her kuşluk vaktinde huzurdan harmanlar devşiren, bakışlarından yıldızların yağdığı  o ulu kocalar,  bizi unuturcasına gittiler.

Cuma akşamlarını yanlarına alarak gittiler ötelerin ötesine...

Yüreğimizden yaprak yaprak dökülen mazi,  şimdi bizden çok uzak. Bizi iyi yapan, güzel yapan, hoş yapan tüm güzelliklerin, sisli tüller ardına saklandığı bu demlerde üzgünüz, yılgınız. İçimizde her gün Nuh tufanı misali zelzeleler yıkıyor, gönül bendimizi. Efsunkar bir elin yüreğimize dokunmasını bekliyor diğer yarımız. Biz kendimiz olamadık. Tüm iyi taraflarımızı soyunduk kendimizden. Zamanın karası,  evlek evlek sarmış tüm aydınlık taraflarımızı.  Sular bulandı, dereler, ırmaklar sustu. Deniz dövündü. Karalar bağladı tüm güzel şeyler.

Cumalar geçer oldu. İyilikler geçmez oldu kapıların eşiğinden.

Sürgün yedi sevdalarımız. Ve sustuk.

Cuma akşamlarını unuttuk semt semt...

Dile gelmez oldu iyi taraflarımız.

Cuma akşamlarını unuttuk semt semt..

 

 


Bu habere benzer haberler:
Bu kategoride yeni haberler:
Bu kategoride önceki haberler:

Yorum (1)add
RABİA: ...
HARİKA BİR YAZI..
1

Haziran 06, 2008
Yorum yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >
 

Alp Ergenekon