|
Efsunlanmış Gözler Esaretinde Bir Ülke!

Demirhan Çıracı
Gözler, yaradılış mucizesi olarak mükemmel bir organ olması yanında, insanın iç dünyasının dışa yansıması bakımından mükemmel bir aynadır. Gözler ki, duyguların yoğunlaştığı, yüreklerin dışa yansıması, umutların bazen yağmur damlası olup düşmesi, bazen bir tebessümde hayatın anlamıdır.
Gözler o kadar şey ifade eder ki; bazısına bakınca insan güzelliği, bazısının ise kin ve nefret yüklü olduğunu görür. Kimine bakınca insan, bayrağa olan sevdayı, vatan için tutuşan yürekleri, kardeşliği, dostluğu görür. Kimi ise aldanmışlığın dışa yansımasıdır. Efsunludur, kapılmıştır bir çift söze, hoş bir görüntüye. Sadece umudun arkasından gidiştir, gördükleri. Göremezsiniz onda başka parıltıları.
Gözlerde hüznü görmek üzer belki kimilerini, tebessümü gördü mü insan hayata başka bir anlam katar, ama aldanmışlığı, efsunlanmış düşünceleri gördü mü, işte her şey orda biter. Hüzün günlüktür belki, belki aylar sürer, ama gün gelir bir çocukta tebessüme dönüşür. Ama efsunlanmış gözler öyle değildir. Aylar, hatta ardı ardına sıralanan yılları bağlar peşine götürür. Aldanmışlığın hapsinde bir ömür beklide sürüp gider. Aldanmışlığın esaretinde başka gözlerde hüzne dönüşür.
İşin kötü tarafı da efsunlanmış gözlerin, başka gözlerde hüzne dönüşmesidir. Bir kelimenin etrafında dönüp duran, belki görüntülerin hoşluğu arasında yitip giden gözler, başkalarının da hayatını etkiler. Kendi değerlerinin yitip gitmesi ardında, başkalarının değerleri de önemsizdir artık onun için.
Neydi birilerinin efsunları ardında bıraktığı, başkalarının gözlerinde hüzün yaratan bu değerler:
Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan bir milletin tarihiydi…
Alparslan’ın Malazgirt’te Anadolu’ya ayak bastığı gündü…
Fetihlerin Fatihi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u aldığı gün, Ulubatlı Hasan’ın surlara Sancağı diktiği gündü…
Çanakkale’yi bir destan yapan, mananın maddeye hükmettiği gündü…
Esir yaşamaktansa, şahadet şerbeti içtiğim gün benim düğünümdür diyen, İstiklal harbinin Mustafa Kemal’leri ve adını tarihe altın harflerle yazdıran adsız kahramanların savaştığı, can verdiği gündü…
Allah yolu yolcusu, vatan millet sevdalısı milyonların kanıyla renk verdiği, Bayraktı…
İstikrar söylemleri, görüntünün hoşluğu, bu değerleri göz ardı etmesi için çok mu önemliydi? Hangi ölçütlerle hesaplandığı bireyler için sır olan enflasyon değerlerinin yüzde sıfır virgül bilmem kaçlarla açıklanması mı çok önemliydi? AB’ilerinin yanında olmak, onların bahşettikleri ile bir hayat idame ettirmek mi önemliydi? Dini söylemleri, kelimeleri arasına bol bol serpiştirilmesi mi önemliydi?
Ama göründüğü gibi değildi. İstikrar yoktu ki zaten. Sadece siyasette istikrar lazım olduğunu düşünen, birilerinin şakşakçıları vardı. Sıfır virgül bilmem kaç ile yansıyan, yıllık tek hanelerde seyrettiği söylenen verilerde yoktu. Bunlar birilerinin göstermek istedikleri, birilerinin ise kapılmış olduğu büyü ile gördükleri değerleri kabullenmesiydi. Hâlbuki vatandaşın cebi ile piyasaya yansıyanlar bununla tam bir tezat yaşatmakta, yıllık tek haneli gösterilen rakamlar, bakkallarda, marketlerde üç haneli rakamları zorlamaktaydı.
AB’ileride istemiyordu zaten. Tek yanlı bir bağlılık, Sevr’i canlandırmak, top ile tüfek ile alamadıklarını, böyle almak istiyorlardı. Kıbrıs’ı istiyorlardı. İstanbul’u, Erzurum’u, Maraş’ı, İzmir’i, Diyarbakır’ı istiyorlardı. İnsanımızın yozlaşmasını, kimliğine rahatça sövülmesini, birbirini yok etmesini istiyorlardı.
Dini söylemlerin çokluğu da gerçekler değildi. Ki çok söylemek zaten maharette değildi. Bunu gerçekten yaşamak maharetti. Papaz cübbesini giyende onlardı, Yahudi’den bir başkasına verilmeyen, üstün hizmet ödülünü alanda onlardı. Ne büyük çelişki, Kur-an’da lanetlenmiş bir milletten üstün hizmet ödülü! Zinanın serbest bırakılması, domuzun kasaplarda satılması ve bir sürü haramın legalleşmesi de, onların AB’ilerinin istemesi ile konulmuştu.
Nasıl aldanmıştı, aslında onun yüreği de, gözleri efsun bürünmeden önce aynı heyecanları yaşardı. Bir şiir mi, bu kadar etkilemişti onu? Yoksa çarşı-pazar kılınan iki rekât namaz mı? Yoksa arkasına taktığı medya ordusu ile ‘’kimsenin haberi olmadan gittiği iftar yemekleri’’mi?
Bu kadar basit mi olacaktı. Bunlar zaten, yaşadığı toplumun gerçeklikleri değil miydi? Bunlar bireysel davranışlar değil miydi? Bunları yapmazsa zaten Hak, karşısında batıla yenik düşmüş olmayacak mıydı? Efsunlanmış gözleri, önceleri perdeler ardına gizlenmiş, şimdi ise aleniyete bürünmüş yanlışlıklarını, Hakk’a karşı haksızlıklarını görmesine engel mi olacaktı? Milletinin çektiği çileği, yaşadığı hüznü, değerlerini yitirmesini görmemesine engel mi olacaktı.
Aslında olamamalıydı. Aslında bir zamanlar onun içinde değerliydi bu kutsallar. Düşüncelerini kaybetmiş olduğu o süslü görüntüler ve sözler esareti alınca unutmuştu bu değerleri. Onunda vardı bir zamanlar sevdası. Ona baktığında Fırat’ın coşkun sularının sesinde hürriyeti görürdü, Aras’ın Türklük diye çırpınışlarının kudretini hissederdi, onunda gözlerinde ışıldardı Ay Yıldızlı Al Bayrağın parıltısı, baktığında görürdü İslam’ın Sancaktarı olan bir milletin haşmetini.
Artık çevreme baktıkça, mutlulukları yıldızlar gibi ışıldayanları göremiyorum. Gözler ya hüzünden çöken bir yüreğin dibe vuruşlarını yansıtıyor, ya da bir söze, bir görüntüye aldanmışlığın, umutlarının ardından yakarışlarının sessiz çığlıklarını yansıtıyor.
Benimde gözlerimden artık hüzün boşanıyor. Çevreme bakıp gözlerde hüznü ve aldanmışlığı gördükçe, gözlerim artık gülmüyor. İnsanların gözlerinde deli taylar gibi ovalarda parlayan küheylanların nal sesleri yok, insanların gözlerinde Al Bayrağın, Hilali Yıldızı yok.
Ama inancım var, bu efsunu silip atacak, silkinip özüne döndürecek…
O da, Yaradan’ın bahşetmesiyle hücrelerine kadar işlemiş Türklük bilincinin yeniden canlanması, damarlarında dolaşan asil kanın varlığının yeniden vuku bulması…
Saygılar…
Bu habere benzer haberler: Bu kategoride yeni haberler:
Bu kategoride önceki haberler:
Yorum () |
|
|
|
|
|