Anasayfa
Cumhurbaşkanlığı Seçimi Üzerine Yazdır E-posta
Cuma, 07 Mart 2008

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Üzerine

 

 

Batuhan Çolak

 

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

 

Önümüzde bir tablo duruyor. Yağlı boya tablosu… Aylardır bitmek bilmiyor. Adı var, konusu var ancak bitirilemiyor. Ya renkleri tutmuyor, ya ressamların fikirleri… Kimi zaman boyalar birbirine karışıyor kimi zamanda renkler kurumak bilmiyor. Tablo tam ortaya çıkacak ki, araya farklı ressamlar giriyor daha da çıkılmaz bir hal alıyor. Tüm bunlara rağmen bir gerçek var ki, bu tablo bitse bile fırtınası bitmeyecek.

 

Yukarıda teşbih sanatı ile benzetmeye çalıştığımız konu malumunuz üzere aylardır süren “Cumhurbaşkanlığı seçimi”.

 

Bu karışık tablonun oluşmasındaki en büyük pay sahibi olan 59. AKP Hükümeti’nin cumhurbaşkanını seçme konusunda gösterdiği uzlaşmaz tavır, 22 Temmuz erken seçimlerinin oluşmasına ortam hazırladı.

 

Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği e-muhtıra ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 367 kararı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olmaya bir oylama kadar yaklaşan Abdullah Gül ve nezdinde AKP’nin şoka uğramasına sebebiyet verdi. Fakat bu şoku çabuk atlatan AKP, hızlı bir siyasi manevra ile mağdur rolüne soyundu ve seçim propagandasını da bu durum üzerine kurguladı. AKP rolünün hakkını verebilmek için, repliklerini genişletti ve “dindar-laik” kavramları arasında topluma 2 seçenek sundu. Kitlelere sürekli olarak bu 2 kavram arasında seçim yapmasını isteyenler bu politikalarında Türk Milleti’nin en hassas olduğu unsurlardan biri olan dini kullanarak seçim stratejisinin gayri etik bir şekilde seçim başarısına dönüştürmüşlerdir.

 

AKP’nin 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri’nde aldığı oy oranı incelenmesi gereken önemli bir siyasi propaganda başarısıdır. 22 Temmuz seçimlerindeki AKP başarısı bir yana özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde DTP’nin bağımsız adaylarını dahi saf dışı bırakan bir sonucun alınması incelenmesi gereken bir başka konudur. Bu bağlamda AKP’nin menşei olan Refah Partisi döneminde de “siyasi dindarlık” üzerinden seçim propagandası yapılmaktaydı lâkin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden alınan oy oranı hiç bu seçim kadar yüksek olmamıştı.  İşte tam bu noktada kafalarda bir soru işaretinin uyanması kaçınılmazdır. Ne olmuştu da, AKP Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nden bu kadar çok oy alabilmişti? Özellikle bölücü terör örgütünün en çok yaşam kaynağı bulduğu bu bölgeler nasıl olmuştu da, AKP’nin yaptığı “mağdur dindarlık” propagandasıyla bir anda AKP’nin kalesi haline dönüşüvermişti? Bu durumu açıklamak için Paris Kürt Enstitüsü başkanı ve aynı zamanda PKK’nın açık destekçisi olan Kendal Nezan’ın 24 Temmuz 2007 günü bölücü terör örgütü yanlısı basın kuruluşlarına verdiği röportajındaki şu sözleri iyice özümseyerek okuyalım;

 

“AKP'nin birlikte yaşama politikası var. Bölgedeki bazı AKP milletvekillerini de tanıyorum. Bu kişiler, Kürt kimliğine bağlılar; evlerinde Kürtçe konuşuyorlar. Kürt toplumuyla bağları var. Kimi Kürtler ‘Biz Müslümanız. Ama Kürt Müslümanı'yız' diyorlar. DTP onların duyarlılıklarını içeren bir parti değil. Dolayısıyla onlar da AKP’ye oy veriyorlar.”

 

Evet PKK terör örgütünün açık destekçisi, Kürtçülerin Fransa’daki en önemli lobicilerinden biri olan Kendal Nezan’ın sözleri gerçekten ilginç. Bu şahsında dediği gibi bölgedeki bir takım kişiler kendilerini “Kürt Müslümanı” olarak tanımlıyorlar ve DTP onların bu tanımlamasına cevap verebilecek bir parti olmaktan uzak olarak ifade ediliyor. İşte bu noktada da AKP ortaya çıkıp, “Kürt Müslüman’ı” olarak kendini tanıtan kitleden oy aldığı iddia ediliyor. Sonuçta bu bir iddia ya da komplo teorisi, ama ne olursa olsun dikkatle incelenmesi ve analiz edilmesi gereken bir konu… Çünkü bu yorumu getiren Kendal Nezan isimli şahsın bölgenin nabzını yakından tutabilen ve bölgedeki siyasi yelpazeyi iyi analiz edebilmesi bu haberin büyüteç altında tekrar tekrar okunmasını gerektirmektedir.

 

AKP’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri dışında diğer bölgelerde de yüksek oy rakamlarına ulaşması bölgesel bir seçim stratejisi uygulandığını gözler önüne sermekte. Özellikle milletvekili adaylarının belirlenmesin sürecinde, konuşulan yerel dillerin adaylar için önemli bir referans haline gelmesi incelenmesi gereken ayrı bir konudur.

 

Tüm bunlar bir yana asıl konumuz olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönelim. AKP 22 Temmuz seçimlerinden sonra ilk iş merkezin partisi olacağını iddia etmiş ve cumhurbaşkanlığında uzlaşmanın sinyallerini vermişti. Bu kapsamda AKP, Cumhurbaşkanlığından sonra protokolde ikinci sırada gelen TBMM Başkanlığına Köksal Toptan ismini getirerek, verdiği uzlaşma mesajının ilk icraatını gerçekleştirmiştir. Ancak bugün geldiğimiz noktada tüm bu iyimser tablo kaybolmuş durumdadır. Özellikle Abdullah Gül’ün tek aday olarak dayatılması ve başka bir seçenek sunulmaması 22 Temmuz seçimlerinden önceki tabloyu bizlere anımsatmaktadır. Tarihin tekerrürü genellikle uzun süreçler sonucunda ortaya çıksa da bu kadar yakın bir dönem içerisinde aynı senaryoların tekrar tekrar Türk Milleti’nin önüne konulması AKP’nin uzlaşma mesajlarının suni olduğu gözler önüne sermiştir.

 

Dayatılan cumhurbaşkanı adayı, seçimler, kurulacak yeni kabine, meclis başkanlığı v.s. arasında gidip gelen siyasi manevralar gündemin en önemli maddelerini teşkil ededursun, gencecik vatan evlatlarının şehit düşmesine tepki gösteren, kanayan yaraya çözüm getirecek bir çaba görülmemektedir. Özellikle iktidar partisi olan AKP’nin aylardır sürdürdüğü varsa yoksa Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi politikası son derece sığ bir yönetim anlayışıdır. Gönül isterdi ki Türkiye’deki terörizmi bitirecek projeler, çabalar gösterilsin, gittikçe çölleşen, başkentinde dahi günlerce suların kesildiği bir ülkede kalkınma projeleri üretilsin. Ama bunların hiçbiri olmuyor varsa yoksa Cumhurbaşkanlığı…

 

***

 

Bu kapsamda AKP’nin tek aday dayatmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 11.Cumhurbaşkanı olması en muhtemel kişi olan Abdullah Gül’ün aşağıdaki sözleri dikkatlice okunmalıdır (Aşağıdaki sözlerin tamamı Abdullah Gül’e aittir. Bu sözler Abdullah Gül’ün Refah Partisi’nde kayseri milletvekili olarak siyaset yaptığı, 19 Aralık 1992’de  tarihinde Ankara’da düzenlenen Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3'üncü İstişare Toplantısı’nda sarf edilmiştir. Seminerde yapılan konuşmalar daha sonra “İş Dünyası Vakfı” tarafından kitaplaştırılmış ve “Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği” ismiyle basılmıştır.) ;

 

PKK Ayrılıkçı Mücadeleymiş

 

Bugün Türkiye'de bir sistem bunalımı var, kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem.

Şimdi halkına zıt, halkı ile barışık olmayan ona düşman bir sistem bu sistemdir ki bizi bugün Türkiye'nin ve ülkenin bütünlüğünü konuşmaya getiren, onu gündem noktası haline getiren böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu, 70 senedir. İşte bunun içindir ki bugün bu milletin bir parçası olan senelerdir beraber olduğumuz bazı insanlar ayrılıkçı mücadele (PKK’yı kastediyor) içerisine girmişler…Bu şartlar altında bütünlüğü bile koruyamaz, ülke bütünlüğünü bile, memleket bütünlüğünü bile tehlikeli duruma getirir hale gelmiş böyle bir sistem.

Atatürk İlkeleri Zorla Dayatılmış!

Türkiye'nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Hepinizin bildiği gibi; Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında bunları özetleyebiliriz. Ama işin ilginç yanı şu ki bu milletin halkı bu millet bir araya gelipte; biz işte devletçi olalım, biz işte laik olalım, biz işte milliyetçi olalım, biz işte şöyle olalım, diye böyle bir karar vermemişler. Yani bir konsensüs neticesinde müşterek bir kararın veyahutta bir meclisin kararının neticesinde çıkmamış bu ilkeler. Bu ilkeler hep, bu halka, bu coğrafyada bu millete, Türk milletine bir zorlatma şeklinde dayatılmış ve öyle uzun bir süre devam etmiş. İşte bana göre bu zorlatma, bu diretme ki Türkiye'nin bütünlüğünü, Türkiye'nin ve burada yaşayan insanların senelerdir, yüzyıllardır beraber yaşayan insanların, birliğini tehlikeli noktaya getirir hale düşmüş.

Diktatörlükle Yönetilmişiz!

Şimdi Cumhuriyetçilik ki biz bunu demokrasi olarak da genişletebilirsek, uygulamada aslında öyle bir şey olmamış uzun senelerdir. Uygulamada tam bir diktatörlük, tam bir tek parti devri, tam bir oligarşik bir devre geçmiş ve öyle olmuş ki tam halka zıt bir yönetim... Bu haliyle bütün demokratikleşme, bütün cumhuriyetleşme sözlerine nutuklarına rağmen, Türkiye bugün de hala demokrasiyle idare edilen ülkelerden çok bazı konularda dünkü demirperde ülkelerini veyahutta bugünün belki meclisleri olmasına rağmen, Irak'ını, Libya'sını, Suriye'sinin andıran büyük karakteristikleri var. Hala tabuların olduğu, hala söylenmez şeylerin olduğu, hala halkın yıldırıldığı Türkiye'de yaşıyoruz.

Atatürk Heykellerinden Rahatsızlık Duyuluyor!

Türkiye'yi bu vasıfları bakımından, açık ve net şekilde konuşmak zorundayız. Demin dediğim gibi Türkiye bir Irak'a, Libya'ya benzeyen çok yanları var dedim. Neden? Aynı, tek adam pozisyonu, bugün gidin Irak'ta da, Libya'da da, Suriye'de de tek insanın resimleri vardır her yerde varsa tek insanların heykelleri vardır. Ama batıda kumandanların, sanatkarların, devlet adamlarının heykelleri vardır, resimleri vardır. İşte demokrasiyle idare edilen ülkelerde çok seslilik vardır. Ama biz bu halimizle işte bu demokratik ülkelere değil, aynı o beğenmediğimiz tam diktatörlükle idare edilen ülkelere benzeme vasfından hala kurtulabilmiş değiliz.

Milliyetçilik Aslında Irkçılıkmış!

Devrimcilik adı altında yine bir dizi hukuki düzenleme tepeden inme, zorla getirtilmiş ve halkın onayı, halkın desteği alınmadan zorla kabul ettirilmiştir. İlkelerden diğer birisi olan milliyetçilik maalesef bir nevi bir ırkçılık şeklinde devam etmiştir. Öyle olmuş ki, bırakın çok yıllar önceyi, son sıkıntılı yıllarımızda bile ne Çanakkale'de ne Medine müdafaasında, ne Trablusgarp'ta insanlar birbirini taşırken, yaralılar birbirinin yarasını sararken hiç birinin ırkının ne olduğunu sormayı akıllarından geçirmemişler. Bunları araştırmak İslam ahlakına uygun düşmeyeceğinden hiç kimsenin ilgi alanı içerisine girmemiş.

Ne Mutlu Türküm Demek İlkellikmiş!

- Milliyetçilik; demin dediğim gibi, öyle olmuş ki; Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez, aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela, -bunları açık söylemek zorundayım- "Ne mutlu Türküm diyene" lafını tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. "Bir Türk dünyaya bedel" gibi, bu laflar aslında Türkiye'nin o bütünlüğünü, Türkiye'nin o geçmişteki bütün insanları İslam kardeşliği etrafında toplayan bu bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir. Şimdi ne gariptir ki, bu lafları; seyahat ederseniz, Doğu ve Orta Anadolu'ya, doğru geldikçe "Önce Vatan" yazdığını, batıya Ankara'ya İstanbul'a gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen, bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir. Ama bunların zararlarını tabii biz daha sonra çekmeye başlamışız.

Laiklik Tehditmiş!

Şu da bir gerçek, tarih boyunca görüşmüştür ki en kalıcı ve birleştirici unsur din olmuştur. Ama bu demin dediğim gibi Türkiye'deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Moral değerleri açısından yine Türkiye'nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinin birisi de laiklik ilkesidir, laiklik olayıdır... (...) Türkiye'de ve tabii din dediğimiz de İslam, potansiyel tehlike olarak görülmüş ve devamlı devlet, buna karşı teyakkuz halinde durmuş.Bu din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır ve özellikle onu kendi hayatında yaşamak isteyen insanları devamlı dışlamış, devamlı bunlara karşı kapılar kapatılmıştır.

Kıyafet Yüzünden Köyler Basılmış!

-Şimdi yine düşünebilir misiniz ki kıyafeti yüzünden köylerin basıldığı, şehirlerin basıldığı, insanların jandarma dipçikleri ile dövüldüğü bir ülke, bunlar maalesef bizim ülkemizde olmuştur. Şimdi bunlar hep bir insanların tabii moral değerlerinin bir parçasıdır. Bunlar eskiden olmuş ama bugün de devam etmekte...Aynı şeklide dini inançlarından dolayı sade bir vatandaş olarak dindar olduğu için, yani dışarıda dindar olan bir esnaf, dindar olan bir işçi gibi, dindar olan bir tüccar gibi, dindar olan bir subaya da siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, sanki ajan yakalamış gibi, onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bütünlüğünü, bu ülkenin devamını nasıl temin edersiniz?

***

 

1992 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir milletvekili olarak bu sözleri sarf eden kişi ne yazık ki bugün Cumhurbaşkanlığı makamının en önemli adayıdır (bu yazı çıktığı tarihlerde Cumhurbaşkanı olması olasıdır). Birileri tarafından sürekli olarak eşinin başörtüsü gündeme getirilerek 1992 yılındaki konuşmaları ve benzeri söylemleri unutturulmaya çalışılmakta, kısacası gerçek gündem saptırılmak istenmektedir. Bugün 57 yaşında olan Abdullah Gül, yukarıdaki sözleri söylediği vakit 42 yaşındaydı… Bir insan için düşüncelerinin rahatlıkla temellendiği ve kolay kolay değişemeyeceği bir yaş… Ancak Genel başkanları R.Tayyip Erdoğan gibi gömlek değiştirme yarışına Abdullah Gül’de katılmış olsa gerek…

 

Karanlık geçmişlerin hesabını gömlek değiştirerek vermek ne kadar sağlıklıdır bilinmez ama, Türkiye Cumhurbaşkanı olacak bir şahsın yarın, yarından sonra gömlek değiştirmeyeceği kim garanti edebilir? Türkiye’nin dindar bir cumhurbaşkanı olması demek, Türkiye’nin gerçek sorunlarının çözülmesi anlamına mı gelmektedir? Dindar olmak için öncelikle vatan sevgisinin olması gerekmez mi? Dindarlık salt ibadetle mi yoksa, İslamiyet’tin emirlerini, ahlakını içeren gerçek ibadetle mi olur? Bu basit soruların cevabı açık ve nettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin değerli vatandaşları verdikleri oyların nereye ve kime gittiği iyi analiz etme durumundadır. Abdullah Gül’ün geçmişi açık ve nettir. Gömlekle, elbise ya da yıkanma ile geçmeyecek hatalarla doludur. Geçmişte yapılan hataların affı genellikle Hıristiyanların günah çıkarma yoluyla kiliselerine yaptıkları yardımlarla olur. Ancak bilindiği gibi İslamiyet’te günah çıkarma gibi bir somut eylem yoktur. Bu eylem yerine Allah’tan af dileme, ibadetlerini yerine getirerek doğru yolu bulma vardır. O zaman bu gömlekte neyin nesidir?

 

Tüm bu yazılanlardan tek bir sonuç çıkmaktadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti gerek üniter yapısıyla, gerek milli ve manevi değerleriyle büyük bir örümcek ağının tam ortasında durmaktadır. Bu ağdaki yem olarak duran koskoca bir Türkiye vardır. Örümcek ağlarında tarihinin her döneminde karşılaşan ve her defasında bu ağları özgürlükle parçalayan Türk Milleti, son dönemde kendisine karşı yapılan komploların farkına bir an önce varmalıdır.

 


Bu habere benzer haberler:
Bu kategoride yeni haberler: