Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Basın tarihinde basının ortaya çıkışı, ilk insanlara kadar dayandırılmakta, yazının bulunmasıyla, matbaanın icadıyla ve diğer teknolojik gelişmelerle bugüne kadar uzanmaktadır.
Toplumun bireyi olan insan daima çevresinde olup bitenleri öğrenmek, kendi başına gelenleri başkalarına duyurmak, bunlar üzerinde düşünmek ve düşündüklerini de başkalarına iletmek ihtiyacını duymuştur. İşte bu ihtiyaç, yani yaşanan anda olup bitenleri öğrenme merakı (haberleşme) eylemini yaratmıştır.
Bir alıcı, bir verici olarak nitelendirilen iki taraf arasında yapılan, herhangi bir aracı olmadan yapılan haberleşme eylemi, doğrudan doğruya haberleşmedir. Bu tür haberleşmenin en büyük özelliği sözlü oluşudur. Ancak haberin diğer kişilere, üçüncü şahıslara aktarılması mümkündür. Bunun sağlanabilmesiyle de alıcı ve vericilerin artmasına yol açmakta, böylece de giderek artan zincirleme bir haberleşme söz konusu olmaktadır. İşte bu giderek artan zincirleme haberleşmenin en önemli, en eski, en etkin ve en yaygın aracı da, özellikle yazının icadından günümüze kadar çeşitli aşamalar geçiren ve yirminci yüzyıl dünyasında “dördüncü kuvvet” olarak adlandırılan “basın” dır.
Bu noktadan hareketle basını, haberleri toplayan ve bu haberleri yayma aracı olarak nitelendirebiliriz.
Günümüz çağdaş basınının ortaya çıkması da 19.yüzyılda birçok icatların yaygın olarak kullanılmasıyla gerçekleşmiştir. Kâğıdın düşük maliyetle üretimi, matbaaların yaygınlaşması ve çeşitli faktörlerin etkisiyle günümüz çağdaş basını ortaya çıkmıştır.
Günümüzdeki basına baktığımızda yazılı ve görsel olarak ikiye ayrıldığını görmekteyiz. Yazılı basın alanında Türkiye’deki ilk örnekler gazetelerdir. Bu kapsamda ilk Türkçe gazete 11 Kasım 1831’de yayına giren Takvim-i Vekai’dir. Bu gazetenin özelliği dönemin Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından çıkartılıyor olmasıydı. Bu yüzden de günümüzdeki “resmi gazete” niteliğindedir.
Osmanlı’daki Müslüman Türkler tarafından yayımlanan ilk gazete ise Tercüman-ı Ahval (durumların yansıtıcısı) adını taşımaktadır.
Yazılı basında ortaya çıkan bu gelişimci süreç Osmanlı’nın çöküşüyle sekteye uğrasa da, Cumhuriyet Dönemi’nde Anadolu Ajansı’nın kurulmasıyla yeniden hızlı bir yükselişe geçmiştir. Kurtuluş Dönemi’nden sonra sağlanan güven ortamı beraberinde yazılı basının da gelişmesini sağlamıştır.
Bu bağlamda, Anadolu Ajansı’nın kurulmasındaki en büyük amaç; yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış ülkelerde propagandasını yapabilmek, dünyaya sesini duyurabilmekti. Anadolu Ajansı, Mustafa Kemal Atatürk’ün inkılâplarına ve milli mücadelenin her aşamasına tanıklık ederek kuruluşu itibariyle çok önemli bir iş yaparak, haber alma ve yayma görevini yerine getirmiştir.
Daha sonraki dönemlerde Türk Basını inişli çıkışlı bir grafik çizmiştir. Dünya’daki değişen stratejiler, hammadde ihtiyaçları, toplumsal sınıflaşma, ideolojik akımlar, askeri müdahaleler en çok basını etkilemiştir. Bunların birçoğu basının gerekli şekilde gelişmesinin önünde engel teşkil etmişlerdir. Özellikle 1980 darbesinden sonra, Türk Basını yavaş yavaş şahısların tekeline geçmeye başlamıştır. İşte bu dönemlerde ortaya bir işadamı çıkmış ve Türk Basını’nın adeta baronu olmuştur.
Türk Basının özel sermaye ile tekelleşmeye başlaması 1980 darbesinin bir yıl öncesinde, Aydın Doğan’ın Milliyet Gazetesi’ni almasıyla başlamıştır. Basın dünyasında hiçbir deneyimi olmayan ve daha önce kimsenin ismini duymadığı bir işadamı olan Aydın Doğan Milliyet Gazetesi’ni alarak büyük sükse yapmış ve medya imparatorluğunun ilk adımını atmıştır. 1980 darbesinden sonra Türk basının yaşadığı maddi sıkıntılar en çok Aydın Doğan’a yaramıştır. Yaşanan kriz ortamını çok iyi değerlendiren Aydın Doğan, Milliyet Gazetesi ile girdiği basın dünyasına art arda satın aldığı gazetelerle daha da büyümüştür. Doğan Grubu’nun kurulmasının önünü açan bu süreçte en büyük eksiklik ise, Aydın Doğan’ın bu kadar serbest bırakılmasıdır. Yani kuvvetler ayrılığında 4.kuvvet olarak nitelenen medya bir kişinin tekeline bırakılarak büyük bir strateji hatası izlenmiştir. Bu gibi hatalar Doğan Grubu’nun daha da büyüyerek medyada tek başına bir yönlendirici olmasına yol açmıştır.
Bir ülkenin basınını oluşturan önemli kuruluşların (gazeteler, televizyonlar gibi), 2–3 medya grubunun eline geçmesi ülkedeki fikirsel gelişimi engellediği gibi, iktidara gelen siyasilerin de işine gelmiştir. Çünkü 30 kişiye hâkim olmak yerine sadece 2–3 kişiye hâkim olarak, kendi propagandalarını yaptırmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ın, iktidara gelen her parti ile çok iyi ilişkiler kurması bu durumu doğrular niteliktedir. Bu sebeplerden ötürü iktidara gelen birçok parti yaptıkları yolsuzlukların, hataların, yalanların hesabını verme zahmetine girmemiştir.
Basındaki bu tekelleşme 1990 sonrasında da hızla devam etmiştir. Özellikle görsel basında birçok yenilik gerçekleştirilmiştir. 1989’da temelleri atılan Star T.V. 1990 yılında yayın hayatına başlayarak kurulan ilk özel Türk Televizyonu olmuştur. Ahmet Özal ve Cem Uzan ortaklığında kurulan Star TV, ortakların ayrılmasından sonra tamamen Uzan Grubuna geçmiştir. Daha sonra Star Gazetesi ve diğer kuruluşlarla güçlenen Uzan Grubu’nun, 2002 yılında siyasete atılmasıyla medyadaki bu hızlı yükselişi yön değiştirerek, aksi istikamette hızlı bir düşüşe ve sonunda da bir yok oluşa sahne olmuştur. 2004 yılında 306 milyon dolara Doğan Grubu tarafından alınan Star Televizyonu, Aydın Doğan’ın medyadaki krallığını bir kez daha ilan etmesine yol açmıştır.
2000 sonrası döneme baktığımızda Doğan grubunun karşısında Fettullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Samanyolu TV ve Zaman gazetesinin başını çektiği bir grup, Sabah Gazetesi’nin başını çektiği Ciner Grubu, Show TV’nin başını çektiği Çukurova Grubu yer aldığını görebiliriz. Ancak Aydın Doğan’ın mevcut iktidar ile kurduğu sıcak ilişkiler, rakiplerinden çok ileride olmasına yol açmıştır.
Türk Basının özellikle 2002 sonrası dönemine baktığımızda çarpıklıkların ve yanlışların daha çok olduğunu açıkça görebilmekteyiz. Basındaki bu süreç AKP’nin iktidarıyla birlikte hız kazanmış ve basının tarafsızlığı giderek yok olmuştur. Ülkenin temel sorunları unutulmuş ve basın, siyasilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır.
Bu bağlamda yazılı ve görsel basının, bulunduğu ülkenin kültürel, sosyal, milli değerlerine doğrultusunda yayınlar yapması normaldir. Ancak Türk Basınına baktığımızda bunun tam tersini görmekteyiz. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Türkiye’de basının yapısı tamamen bireylerin ve iktidarın elinde maşa olarak kullanılmaktadır. Bu konuyu biraz daha somut örneklerle ele alalım.
Hatırlarsınız medyanın son dönemde üzerinde durduğu bazı önemli konular var. Ülkemizde kendini aydın olarak niteleyen bir kaç pkk çizgisindeki cahilin ihanet noktasına varan eleştiri konularını, ülkenin en büyük sorunu olarak gösterilerek zihin bulanıklığı yaratılmaktadır. Bu noktadan hareketle de 301.madde, Kurtlar Vadisi için baskıcı ve sansürcü bir olan basın, “ifade özgürlüğünü savunuyoruz” diyerek de ünlülerin özel hayatları, magazin programları, yarışma programları vs. gibi üzerinde konuşulması 2 cümleyle sınırlı olan konularla habercilik yaparak oluşturmaktadırlar. Ancak tüm bu gereksiz konular ana haber bültenlerinde, gazetelerin manşetlerinde habercilik adı altında insanlara sunulurken, ülkenin temel sorunları; işsizlik, yolsuzluk, bölücü terör, üniversitelerde kadrolaşma, eğitim, sağlık vb. konular es geçilmektedir.
Konunun önemini pekiştirebilmek için bir örnek daha verelim. Son günlerde bütün dergilerde, gazetelerde, televizyonlar F tipinde yatan Behiç Aşçı’nın ölüm orucu ve yaşadıkları anlatılıyor. Haberi izleyenler, eğer konunun ayrıntılarını bilmiyorlarsa gerçekten o kişiye acıyabilirler, hatta yardım etmek isteyebilirler, çünkü haber o şekilde hazırlanmış. Ancak bu kişinin pkklı olduğu ve pkkya yardım ve yataklıktan F tipi cezaevinde kaldığını birkaç istisna dışında verilmiyor. Büyük basın kuruluşları içinde de bu konunun üzerine tek giden kişi Hürriyet Gazetesi’nden Emin Çölaşan oluyor. Şimdi sormak gerekiyor; bu mu habercilik, bu mu basın meslek ilkelerine saygı, bu mu tarafsızlık, bu mu insan hakları sormak lazım. Eğer tüm bunlar basın özgürlüğü ise, terör mağduru binlerce insanımızın, askerimizin, devlet görevlilerimizin, polisimizin özgürlükleri nerede? Niye bu vatandaşlarımızın çektikleri, yaşadıkları olayları anlatan televizyon dizisi, daha ilk bölümden despot rejimler gibi yasaklanıyor? Ve bu gibi bölücü marjinalleri sahiplenmekten çekinmeyen bir takım basın kuruluşları, buna niye tepki vermiyor?
Tüm bunlara istinaden şunu diyebiliriz; Türk Basını giderek, basın ahlakından, basın meslek ilkelerinden uzaklaşmaktadır. Bulunduğu toplumun hassasiyetlerini, sorunlarını dile getirmek yerine, taraflı ve taraflı olduğu kadar da yetersiz bir yayın anlayışıyla hareket etmektedir. Gerek yazılı gerekse görsel basını ele aldığımızda bu gerçeğin genele hâkim olduğunu rahatça görebiliriz. Türk Basının bu görüntüsü, Osmanlı’nın son dönemindeki Bab-ı Ali basınıyla benzerlikler göstermesi basının bu durumunun ne kadar vahim boyutlara ulaştığının somut göstergeleri olmuştur.
Sonuç olarak “basın” ; tarihin her döneminde siyasette, ideolojilerde, haber alma ihtiyacının giderilmesinde, iletişim sağlanmasında belirleyici etken olmuştur. Önemi her geçen gün artmakla birlikte, geleceğin siyasi şekillenmelerinde de başrol oynayacaktır. Değişen dünya şartlarında ulusal basınlar ülkelerinin menfaatleri doğrultusunda hareket ettikleri sürece görevlerini fazlasıyla yerine getirmiş olacaktır. Ancak Türk Basının Türk Milleti’ne yabancı kalması, Türk Milleti’nin değer yargılarına uzak kalması beraberinde milli irade eksikliğini getirecektir. Özellikle Türkiye’nin üniter yapısının korunmasının çok önemli olduğu gerçektir. Ortadoğu’da değişen yapı çerçevesinde üniter yapımızın sürekliliği büyük önem arz etmektedir. İşte bu yapının sağlanabilmesi, Türkiye’nin milli bir politika ve milli bir düşünce ile hareket etmesiyle mümkün olacaktır. Bu noktadan hareketle Türk basınına stratejik bir görev düşmektedir. En kısa zamanda Türk Basını kişilerin tekelinden çıkmalı ve Türk Milleti’nin çıkarları doğrultusunda ve basın meslek ilkeleri doğrultusunda hareket etmelidir.
Kaynakça
1. Prof. Dr. İlhan YERLİKAYA “Geçmişten Günümüze Medya Etiği”
2. M. Nuri İNUĞUR, Basın ve Yayın Tarihi