Son Dakika
18 Aralık 2017 Pazartesi

Fetullah Gülen, Devlet Bahçeli ve Figüranlar

05 Aralık 2015 Cumartesi, 16:55

BURAK KILIÇASLAN

burak kılıçaslan

Yaşım 17.

Üniversiteye yeni başlamışım.

Allah yolunun ordusunun neferleri Ülkücüler’i buluyor, kutlu dergâh Ülkü Ocakları’nın yerini keşfe çıkıyor ve neticesinde manevi karargâha varıyorum.

Kalbimiz; ana rahminden yeni çıkmış kadar temiz.

Haklı gördüğümüz davamız uğruna, dünyanın tüm orduları toplanıp üzerimize gelse, dönmek nedir bilmeyiz yolumuzdan.

Hem Nurcu, hem Süleymancı, hem Mahmutçu, hem Menzilci; kısacası “ Allah” yoluna hizmet ettiğini düşündüğümüz her kim var ise sorgusuz sualsiz onların yılmaz savunucusuyuz.

Cumartesi günü Ocak’ta seminer olacağı söyleniyor. Güzelce giyiniyor, kutlu dergâha gidiyoruz.

Kırk, kırk beş genç toplanmış, orta yaşlı bir “Ağabey” seminer veriyor.

Hayatımın ilk şoklarından birini yaşıyorum burada!

Düşmanımızın adını koyuyor semineri veren “Ağabey”.

Nurcular!

Elim, ayağım titremeye başlıyor. Dizlerim boşalıyor.

Allah yolunun yolcularını karşı karşıya getiriyorlar.

Üniversite teşkilat başkanını dışarı çağırıyorum ve diyorum ki:

“Ağabey, bu içerideki adama söyle onu çok kötü yaparım. O kim ki Nurcular’a dil uzatabiliyor. Ben de Nurcu’yum!”

Sakinleştiriyorlar beni. Tekrar seminere giriyorum.

Bu defa hiç adını bu yaşıma kadar duymadığım bir şahsiyetten bahsediyor. Fetullah Gülen!

O gece öyle bitiyor.

Başlıyorum Fetullah Gülen’i araştırmaya. Cemaat’ten arkadaşlar ile bağlantıya geçiyorum.

Elime Fetullah Gülen’in videoları geçiyor.

İzliyorum. İçerisinde bulunduğumuz durum için gözyaşı döküyorum.

Kısa bir süre içerisinde evim dergâha dönüşüyor.

Ülkücü, Nurcu, Menzilci, Kadiri, Süleymancı; Allah yolunun yolcusu olarak kimi görüyorsam evime davet ediyorum.

İçki içen içkiyi, sigara içen sigarayı bırakıyor.

Lâkin büyük bir buhrana düşüyorum.

Dünyanın en ücra köşesine Türkçe’yi ve Türk’ün bayrağını taşıyan bir hareket ile Ülkücüler nasıl olur da düşman olabilir?

Günlerce gözyaşı döküyorum.

Müslüman-Türk kalbim bu ayrılığa bir anlam veremiyor. İçim parçalanıyor. Izdıraptan kıvranıyorum.

Zaman geçiyor, Ocak’ın tertip ettiği bir konsere gidiyoruz.

Girişte satılan kitapların ekseriyeti Fetullah Gülen ve hareketi aleyhinde.

Çıkmaza düşüyorum. İmdadıma, Alparslan Türkeş’in Fetullah Gülen hakkındaki savunması yetişiyor.

Kalbim mutmain oluyor!

Ferahlıyorum. “Olması gereken bu” diyorum.

Üniversite bitiyor. Siyaset ile daha yakından ilgilenmeye başlıyorum.

Başımızdaki hükümetin “Allah ile aldatan” tavırları karşısında çılgınlara dönüyorum. Hâlbuki hükümet de bizdendi. Müslüman’dı! Hak yemezdi! Yememesi gerekirdi!

Aldığımız İslami terbiye gereği Müslümanlar’ın adalet ile hükmetmesi gerekirdi. Durum hiç de öyle değildi.

Fetullah Gülen Cemaati’nin yayın organlarını da arkasına alan hükümet, İslam adı altında değerler kıyımı yapıyordu.

Türk Ordusu tasfiye ediliyordu. Türk bayrağı indiriliyordu. Türk’üm demek suç teşkil ediyordu. Her tarafta Türk’ten rahatsızlık duyuluyordu. Sınav soruları çalınıyordu.

Halk o kadar aldatılmıştı ki ülke bölünmenin eşiğine kadar gelmişti ve bölünmenin ülkeyi daha da büyüteceği konuşuluyordu.

Tüm bu süreçlerden sonra, İslam adı altında İslam’a yapılan bu zulme sessiz kalamayarak, “gelenekçi” olarak anılan Müslümanlar’ın geneli ile gönül ve yol ayrılığına düştüm.

Artık “kanaat önderi” diye anılan cemaat önderlerinin hiçbirinin, hiçbir anlam ve önemi yoktu gönlümde.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadis- i şerifine uymamışlardı. Uymak ne kelime, resmen bu sözün cenaze namazı kılınıyordu.

Allah, adaletsizliği, yalanı ve hukuksuzluğu farz kılmışçasına bir tavır sergiliyordu Müslümanlar.

Dünya menfaatleri, davanın önüne geçmişti!

Mağduriyetten mağrurluğa yükseliş yaramamıştı din kardeşlerime.

Bu aşamada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok seviyeli bir dil ile Fetullah Gülen’i uyarıyordu.

Tabii Müslüman etiketli cephe hiç durur mu?

Devlet Bahçeli’nin ne Müslümanlığı’nı, ne de din düşmanlığını bırakıyorlardı. Geçen zaman ile birlikte Devlet Bahçeli haklı çıktı.

Fetullah Gülen ve hükümet menfaat çatışması yaşayarak, birbirlerine silah doğrulttular. İlk silahı çeken Fetullah Gülen, hükümetin ayağına kurşun sıksa da bu yarayı zor da olsa sararak hastaneden çıkan hükümet yetkilileri Fetullah Gülen Hareketi’nin kafasına balyozu indiriyordu.

Cemaat artık itibarsız, Fetullah Gülen ise sözüne itibar edilmez, sıradan bir adam pozisyonuna düşmüştü. Halkta Cemaat’e karşı muazzam bir nefret uyanıyordu.

Tam bu sırada AKP ile ters düşüp, MHP’yi ele geçirmeye çalışan Cemaat, içeriye adamlarını sızdırmaya ve içeride pasif olan adamlarını aktif vaziyete geçirmeye çalışıyordu. Kısmen başarılı da oluyordu. Bir zamanlar aralarında soğuk rüzgârlar esen MHP ve Cemaat, bazı isimler üzerinden birliktelik yaşıyordu.

Devlet Bahçeli’nin ise Fetullah Gülen Hareketi’ne karşı olan tutumunun net olduğunun bizzat şahidiydim. Özel bir toplantımızda, içerideki Cemaat yapısını tasfiye etmek üzere olduğunu söylüyordu.

Kanser gerileyeceğine ilerliyordu. Kanser her yeri sarmışsa demek, tedavisi kolay değildi.

İçeriden ve dışarıdan operasyonlar bitmiyordu.

Şeytan taşlamaktan salâvat getirilemiyordu.

Ve Devlet Bahçeli yalnızlaştırılıyordu.

Yazının Dibi; demem odur ki içerideki sağlam irade ile hareket edilerek, Devlet Bahçeli bu adamları tasfiye ettiği vakit, “Cemaat’in figüranı” ithamında bulunduğu şahısların da Cemaat ile olan ilişkilerini ifşa edip, göğsümüzü gere gere Allah şahittir ki yazacağız! Lâkin ilk yapılması gereken iş, çevre temizliğidir. Yoksa Devlet Bahçeli’nin etrafını sarmış olan “kanser” dururken, dışarıdan vücuda sıçrayacak olan kanserden bahsetmekten ar ederiz!

Selâm, sevgi ve muhabbet ile…

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz