Son Dakika
06 Aralık 2019 Cuma

Muhalefetin Seçim Değerlendirmesi

16 Kasım 2015 Pazartesi, 21:58

Ana Muhalefet Değerlendirmesi

LÜTFÜ ŞEHSUVAROĞLU / VAHDET

CHP

CHP’de seçimlerin ardından hiçbir düzelme yok.

Bu partinin geçmişi en büyük handikap bugünkü siyasî varlığına…

Siyasî varlığına ve iddialarına…

Ayrıca da hayırlı iddiaları olduğuna dair müspet bir kanaat ne yazık ki toplumda karşılığı olmayan bir şey..

CHP, Türkiye’nin geleceği için eğer ciddî bir siyasî argüman olmak, ola ki bir iktidar şansında ülkeyi yönetmek istiyorsa bence bugünkü kadrosu ve fikirleriyle bunu gerçekleştirmesi çok zor.

Daha önce Numan Kurtulmuş’a anlatmıştım, siyasî bir alternatif olmak istediği zamanlarda…

Mevcut iktidarın karşısında alternatif olmak istiyorsan meseleye köklü bir çözümleme zinciri ile yaklaşmalısın demiştim.

Bunu daha önce Muhsin Başkan’a da izah etmiştim.

Öncelikle evrensel bir iddian olmalı ve fikrî duruşun evrensel temellere dayanmalı, evrensel tutamakların bulunmalı.

Çözümleme zincirin ise şöyle:

Birincisi küresel çözümleme: Siyasal varlığın bir küresel çözümlemeye dayanmalı. Türkiye’de iktidar olabilmiş bütün siyasi oluşumlar böylesi bir küresel çözümlemeden mutlaka geçmişlerdir. İster farkında olsunlar, isterse olmasınlar…

Türkiye gibi ülkelerde iktidar küresel çözümleme yapamamış siyasi kadrolara asla bırakılamaz. Lehte veya aleyhte mutlaka duruşlarınızın, iddialarınızın, anlaşabilme yetilerinizin küresel formda olması icap etmektedir. Bu illa ki küresel güçlerden yana bir saplantılı duruş değildir. Bir çözümlemedir. Mesela küresel sorunlara ne diyorsunuz: iklim değişikliği, göçler, çevre sorunları, kadınlar, gıda güvenliği, savaşlar, barış teorileri vs…

İkincisi sınıfsal ya da iktisadî çözümlemedir. Hangi toplumsal katmanlara dayanıyorsunuz veya dayanacaksınız? İthal ikameci sanayici tipi malum; Demirel faktörünün peşinde donandı. Özal tipini besleyen bu sanayici tipine ilave edilmiş orta direk ile ticaret erbabı idi. Tayyip Bey’in dayandığı ise MÜSİAD’dan TÜSİAD’a Anadolu sermayesi ile İstanbul sermayesinin bazen çelişkili ve çoğu zaman da derin anlaşmalı ilişkiler ağıydı. Siyasal sınıflar haline gelmiş iktisadi sınıflar istikbale dair daha ketum olurlar ve istikrar yanlısı kesimlerin en başında gelirler. Memurlar, işçiler; bunlar da elbette siyasal tercihlerini anlamlı yapmak isterler.

Üçüncü çözümleme; ideolojik çözümlemedir. Siyasî kadroların iktidar yürüyüşünde ‘gömlek değiştirme’ mitosları işte tam da böyle bir şeydir. Zira iktidar paylaşımında gömlek değiştirme kaçınılmaz hale gelmektedir ve bu yeni yönetişim mesajının başat karakterini teşkil eder. O yüzden parti liderleri ciddî bir iktidar projesi karşısında hemen bu argümana başvururlar geleneksel olarak. Zira gömlek değiştirmeden geniş halk kitlelerinin desteğini almak imkânsız gibidir. Espri bir yana; zaten, ideolojik çözümleme hedef kitlenin o ideolojik çözümlemenin gelecek kurgusuna ram edilmesi mânâsında değil midir? ANAP’ın dört eğilimi birleştirme iddiasından Ak Parti’nin çeşitli toplum kesitleriyle ittifak çabası bu çözümleme ihtiyacının giderilmesinden başka bir şey değildir.

Dördüncü çözümleme pratik – politik çözümlemedir. Bu sonuncusu diğerleriyle atbaşı ele alınmalıdır. Fakat nedense bu çözümleme en başta ve tek başına ele alınır. Genel Başkanın karizması, kravatı, söylemi, partinin kampanyasını yapan şirketin başarısı, seçim afişleri, seçim konuşmaları, yardım kampanyaları, politik manevralar, pusular, açık düşürmeler, oyunlar bu bağlamdadır.

Dört çözümleme birlikte kotarılmalıdır.

CHP ne yazık ki bu bilinçten ve bunu gerçekleştirecek performanstan uzaktır.

Geçen asra nazaran emperyalizm sorunu daha ehemmiyetli olmasına rağmen CHP bu potansiyelini perdelemektedir. Vahşi kapitalizm, üstelik de Kalvinist İslamcılık örneğine müthiş eleştiri imkânları gündeme gelirken geniş halk kitlelerinde büyük tepkilere ve karşılığında yeni sosyal mobilitelere kapı aralarken CHP ne yazık ki bu konuyu bizzat kendisi ıskalamakta ve iktidarlara yardımcı olmaktadır. Bir de sosyalizmin yerli ve yeni evrensel metodu gerçekten dünyanın gündemini işgal etmeliyken kendi zihni mirasına sırtını dönerek politika yapmaya özenmektedir. Hatta bu özenti o kadar ileri gitmektedir ki, neredeyse belediye müteahhitlerinin partisi durumuna düşmüştür. İktidar değiştiğinde mevcut rantçılardan daha fazla götürme hevesi sırıtmaktadır.

CHP Türkiye’ye mahsus ve dünyayı (önce Ortadoğu’dan ve İslam dünyasından başlayarak bütün bölgemizi ve bütün dünyayı) etkisi altında bırakacak bir yerli ve mümin sosyalizminin zihni ve matematiksel çözümlemesini ortaya koymalıdır. Bunda Nurettin Topçu yeni bir fikrî önder olabilir. İşte o zaman inanmış kitleler gerçek bir sosyalizmin bayraktarlığını yapabilirler. CHP ancak böyle bir yerliden evrensele açılımın öncüsü olursa siyasi bir başarıya imza atabilir. Yoksa içine düştüğü fikrî kısırlıktan kurtulması çok zordur.

 

MHP

Bir türlü ana muhalefet partisi olamayan MHP (her ne kadar liderinin ağzından buna heves ediyor gözükse de) asla böyle bir potansiyelde olmadığını bizzat kendi yapıp ettikleriyle kanıtlamıştır. Bırakınız ana muhalefet partisi olmayı, bir dahaki seçimlerde bu ‘Oblomovculuk’ devam ederse barajın altında kalması bile olasıdır.

Gülse Birsel, en güzelini yazdı. Adında hareket olan partide hiçbir hareket yoktu nedense…

Üzerine ölü toprağı serpilmiş derler ya, aynıyla vaki…

Bu kuruluğun, donukluğun, korkaklığın, tembelliğin, sessizliğin, hareketsizliğin birkaç nedeni var. Birincisi şanlı bir maziye sahip olduğu vehmi… Böylece kimi ülkü devleri haklı olarak fitne olarak isimlendirilmekten ürküyorlar. Suya sabuna karışmıyorlar. En ufak eleştirileri fitne olarak damgalanmalarına yetiyor. Eskiden teşkilat söylemlerinin başında buna benzer bir suçlama gelirdi: Tezvirat… “Yurt ve kantin köşelerinde, ocaklarda, mahallelerde, orada burada teşkilat aleyhine tezvirat yapanlar var” dendiği zaman o hainlerin kim oldukları hemen merak saiki olur ve tezvirat suçlamasına muhatap olmamak için hemen herkes kendisine çeki düzen verirdi. Zaten haini en bol teşkilat ve hareket de milliyetçi hareket değil miydi?

7 Haziran seçimlerine giderken oysa bu parti tıpkı 91 seçimlerinde Erbakan – Türkeş – Edibali üçlüsünün kurduğu ittifaktan daha güçlüsünü kurma ve tıpkı o ittifaktan sonra Milli Görüş geleneğine iktidar yolunun açılmasına benzer yeni bir yolun kendine açılmasını sağlayacak bir ittifaka kapı aralayabilirdi. Yüzde otuzlara yaklaşabilseydi işte o zaman Sayın Devlet Bahçeli’nin dillendirdiği ana muhalefet partisi vasfını kazanmış olacaktı. Dahası ilk çözülmede Ak Parti seçmeninin ikinci adresi olabilecekti.

Dahası var. Hiç dillendirilmeyen mesele… O da yeni bir Kürt sorunu çözüm sürecinin ama gerçeğinin gerçek muhatabı olması… Kendince bir milli birlik ve beraberlik; mesela Türkeş’in daha evvel yaptığı gibi GÖNÜL SEFERBERLİĞİ yapabilirdi. İşte o süreci inşa ederken de yüzde 60’ın desteği ile kendi iktidarını kurardı. Bu iktidar da sadece yolsuzluk hedefine kilitlenmiş olsaydı yakın bir gelecekte MHP iktidarı kaçınılmaz olacaktı. O zaman yüzde 60’lardan daha fazla toplumsal bir desteğe de sahip olan MHP belki de hedeflediği 2023 projesini hayata geçirmenin imkân ve kabiliyetlerini, ortam ve fırsatını yakalayacaktı.

Ama buna hiç niyet etmedi.

Bunda ne derler korkusunun önderlik iradesini korkuttuğunu söyleyebiliriz.

Nitekim genel merkez yöneticilerinin ve bizzat Bahçeli’nin savunmalarında “şöyle yapsaydık, o zaman da böyle diyeceklerdi” gibi bir kurgulama bizi haklı çıkarmaktadır.

MHP çok zengin bir fikrî potansiyele sahiptir. Fikri potansiyele ve kadrolara… Eski MHP ve gerçek Ülkücü Hareket, Türkiye’nin bırakınız 2023’leri 2040 (Dandanakan Savaşı’nın ve devletimizin kuruluşunun bininci yılı) ile 2071 (Malazgirt’in ve Anadolu’nun Fethi’nin bininci yılı) kucaklayabilecek donanımda ve birikimdedir aslında…

Ülkücü kadrolardan yetişmiş kalemler, beyinler, bürokrasi ve teknokrasi Nobel Ödülü alacak birikime ve donanıma sahip olduklarını kanıtlamışlardır. İşte Aziz Sancar örneği… İşte Tayyip Bey’in kadroları, İşte Ahmet Hoca’nın kadroları, işte Cemaat denen örgütteki isimler, işte CHP’dekiler hatta…

Belki de kendi mirasından, emanetinden, birikiminden, mazisinden en az yararlanan partidir MHP…

Öyle ki, tam tersine eski ülkücüleri partiye sokmamak, onların hizmetlerinden yararlanmamak özel bir davranış kodu olarak mevcutlara empoze edilmiş gibidir. Sanki o birikim gelirse onlara MHP’de yer olmayacağı kanaatindedirler…

MHP, İslam âlemindeki çürümüşlüğe yeni bir medeniyet dirilişçiliği ile içerden bir alternatif olabilirdi.

MHP devletteki çürümüşlüğe devlet-i ebed müddet doktriniyle ıslahatçı bir alt yapı hazırlayabilirdi.

MHP kuruluşundan bugüne kadar belki de ilk defa solun sosyal-psikolojik desteğini arkasına almışken bunu elinin tersiyle itti. Malum önceleri faşizm suçlamasının birinci adresiydi. 12 Eylül öncesi MHP ile CHP arasında Meclis Başkanı seçiminde MHP tarafından gösterilen iyi niyet hafızalardadır.

Ama 12 Eylül öncesinde ve sonrasında faşizm suçlaması ilk defa 7 Haziran’da ortadan kalkmıştı. CHP MHP’ye tam desteğini vermişti. HDP sesini çıkarmıyordu. MHP’nin bu dönemde ortaya koyacağı irade belki de Türkiye’nin yakın siyasasını tamamıyla tersyüz edecekti.

Fakat sanki özellikle planlanmış gibi –daha önceki Cumhurbaşkanı seçimlerinde de olmuştu- 7 Haziran’ın hemen sonrasında iktidar ve Saray bir yorumda bulunmadan MHP lideri yeni bir seçimden bahsetmeye başlamıştı.

O zaman da akla devletçi partinin Türkiye’nin kısa vade sorunlarına endeksli politik figür olmaktan öte bir işlevi bulunup bulunmadığı sorusu geliyordu. MHP’nin Türkiye’yi yönetmesinde belli bir takım çevreler sakınca görüyorlardı.

MHP tabanı ağlayıp sızlasa da üzerlerindeki vesayet ne yazık ki böyleydi.

Belki de bir iç savaş ihtimali için yedekte tutuluyordu, kimbilir bu çevrelerce…

Ülkücü, milliyetçi camianın evvelemirde lider seçme heyecanına kapılmadan bu meseleyi değerlendirmesi gerekirdi.

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.