Son Dakika
20 Eylül 2017 Çarşamba

Alnıaçık, Kafes’i Değerlendirdi

07 Ekim 2015 Çarşamba, 16:52

KAFES’İN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Şükrü Alnıaçık

Milliyetçi-Ülkücü camiayı bu derecede etkileyen, sosyal ve hatta siyasi boyutları olan bir sanat etkinliğine kayıtsız kaldığınız zaman bu konularda inandırıcı söz söyleme hakkınızı kaybedersiniz.

1975′te,hafızamızın zehir gibi olduğu çağlarda Ülkücü harekete intisap etmiş başarılı bir öğrenci olarak biz de unutulmaz olaylar yaşadık. Saldırıya uğradık. Karşı saldırı planları yaptık…

Kimini uyguladık; kimini uygulayamadık. Kiminde yakalandık; kiminde yakalanmadık!..

17-18 yaşlarındaydık. Gençtik; tabii ki kitap okuyor, Ocak’ta seminer de dinliyorduk.

El âlem Oğuz Özdeş’i bilmezken biz Alexander Beningsen okurduk ama öyle soğuk savaş- sıcak savaş, Amerika-Rusya her zaman düşündüğümüz şeyler değildi.Ülkücüydük sokaktaydık ve delikanlıydık…

Karşımızda da tam 42 tane eciş bücüş fraksiyon vardı; Maocusuyla ayrı, Lenincisiyle ayrı vuruşuyorduk!.. Delikanlılığın hikâyesini yazmak zordur… Onun için ben Kafes’e sanat eleştirisi yapmayacağım.Kafes’in yankılarını, işin ruhunu ve felsefesini anlamaya, yerim yettiğince anlatmaya çalışacağım.

Keşke o maziye yüzde yüz layık olmuş, olanca disiplinimiz ve ahde vefamızla bugüne tek parça olarak gelebilmiş olsaydık. O zaman bu filmle ilgili hiçbir kaygımız olmazdı.

Allah, Ülkücüleri mâziye ağlarken hâli ağlatmaktan korusun!..

Ülkücü hareketin 46 yılına dair hiçbir problemimiz yokmuş gibi şimdi bir Ülkücü esere maksadı aşan manalar yüklüyor; hal ve mazi analizleri yapıyoruz.

Eskiler: “Evet işte biz buyduk, ben de vardım. Ben de sırtımdan vuruldum!.. Hatta işkenceden yoruldum!.. Derken, yeniler Ülkücüyü yanlış anlatanların suratına, abilerinin haklı mücadelelerini sanatla çarpmış olmanın tadını çıkarıyorlar.

Bence bu bile Kafes’in bize sunduğu yüksek bir konfordur! Ama mesele o kadar basit değil!..

Ben bu filmin senaryosunun 35 yıl önce yazılmaya başladığını 23 yıl önce de tashih edildiğini düşünüyorum. Filmde Başbuğ onun için yok!..

Yani bu film “Ülkücü hareketi” hikâye etmiyor. Yaralı, mağdur, hakkı yenmiş Ülkücülerin, çilekeş bir Ülkücü’nün gözündeki şanlı hikâyesini anlatıyor. Bu da makbul bir çabadır; ancak Lütfü Ağabey’in de belirttiği gibi bu bir “Ülkücü hareket belgeseli” değildir.

Kendi ifadesiyle:”Gariban bir Ülkücünün aşk hikâyesidir.”

Hatta: “Başbuğ, Mamak’ta Ocaklılar tarafından ele verilmediği için senaryoda da gizlenmiştir.” Madem ki müellifinin hükmü ve muradı budur. Eleştiriler buna göre yapılmalıdır.

Buna bağlı olarak MHP’nin ve Ülkü Ocaklarının gayet saygılı bir muhabbetle iştirak ettiği, böyle bir eserde Başbuğ’u arayanlara “kötü niyetli” hükmü vermenin de bir yakışığı yoktur.

Filmin müziğindeki “sufi tınılar” üzerinden “Çırpınırdın Karadeniz”e geçişi sanatsal açıdan çok başarılı buldum. Gönlüme de hoş geldi; ancak ideolojik açıdan anakroniktir.

Ülkücülerin ilk belirgin melodisi: “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” yani “Kürşat marşı”dır. Karadeniz’e oradan geçilir. Ben dinlemedim ama ilahiden sonrası biraz karışıktır.

“Hu” notası,Ülkücü gamına, 1979′da Ülkücü Gençlik Derneği’nin adı,”Ülkü Yolu Derneği” olduktan çok sonra, teşkilatın dışında girmiştir.

Girerken de eski Kâhta Kaymakamı N. Kemal Zeybek’in “Ülkü Yolu” kitabının içinden geçmiştir.

Soğuk savaşın, sıcak kavga yıllarında, kâfir düşman karşısındaki mistik savrulmanın ideolojik açıdan ilk tercih veya son durak olduğu ise “tartışmalı”dır.

Bu tartışmayı başka bir zamana bırakırken, 1979′dan itibaren “ermek için” Adıyaman’a gidenlerin veya “hocası samimiyetten ağlıyor” diye cemaate sempati duyanların bugün artık MHP’li veya Ülkücü olmadıklarını hatırlatmak isterim.

O gün gençlere tarikatlardan feyz almayı ve Alp-erenliği telkin eden Zeybek’in, 12 Eylül’de başarılı bir Alperenlik sınavı vermediği de herkesin malumudur.

Bu tür tartışmalara yol açma ve daha seküler senaryolu alternatiflere çanak tutma ihtimaline rağmen filmin, MHP yönetimi tarafından tereddütsüz kucaklaması beklentisini ise biraz haksız bir “ön eleştiri” olarak görürüm.

Bağımsız, profesyonel ve hür iradeyle başlanıp bitirilmiş bir projenin, son aşamada farklı bir resmi sponsorluk beklentisi içine sokulması mantıklı değildir.

Zaten yapımcıların da şu ana kadar “seyir hürriyeti ve masuniyeti” dışında böyle bir beklentisi de olmamıştır.

Kafes, fikir namusu ve karakteri sağlam bir Ülkücü olan Lütfü Şahsuvaroğlu’nun, ehliyet ve cesaretle taşıdığı “çileli zamana tanıklık” emanetini, içinde bulunduğumuz zamana ulaştırmasıdır.

Kafes, entelektüel bir sanatkâra özgü, saygıdeğer bir “ahde vefa” çalışmasıdır.

Bu çalışmada, rotası ve menzili iyi belirlenmemiş yeni bir “Ülkü Yolu” açma gayesi bulunmadığı takdirde bize düşen görev, yazımda ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür etmektir.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz