Son Dakika
18 Aralık 2017 Pazartesi

Liberalizm Nedir

14 Ağustos 2014 Perşembe, 17:30

Liberalizm, bireysel özgürlük ve eşitliği en önemli siyasi hedef olarak gören bir felsefedir. Bireysel haklara ve fırsat eşitliğine vurgu yapar. Liberalizm denince akla gelen önemli siyasi görüşler sırayla şöyledir: Düşünce ve ifade özgürlüğü, hükümetin gücünün kısıtlanması, hukukun üstünlüğü, mülk edinme hakkı ve şeffaf bir hükümet sistemi. Bütün liberaller, içinde açık ve adil seçimleri barındıran ve bütün vatandaşların kanun önünde eşit olduğu liberal demokrasiyi savunurlar.

Liberalizmin temelleri Aydınlanma Çağı’na dayanır ve o zamanki hükümetlerin dayanak noktaları olan kralın kutsal hakları, veraset sistemi, devlet dini ve ekonomik korumacılık gibi kavramlara karşı çıkar. Dünya tarihinde ilk modern liberal devletin ABD olduğunu söylemek yanlış olmaz, çünkü kuruluş felsefesinde her insanın eşit yaratıldığı, doğuştan gelen ve devredilemez haklarının olduğu ve yönetenin, yönetilenin rızasını almadan hiçbir harekette bulunamayacağı belirtilmiştir.

Düşüncenin Gelişimi:
Liberalizmin köklerini hümanizme ve Büyük Britanya’da meydana gelen 1688 devrimine dayandırmak mümkündür. Yine de, liberal hareket diyebileceğimiz esas gelişmeleri Aydınlanma Çağı’na ve bunun içerisinde meydana gelen olaylara dayandırmak daha doğru bir yaklaşım olur. Bu olayların içerisinde, Büyük Britanya’da Whigs adlı partinin ortaya çıkışı, Fransa’daki Philosophe hareketi, Koloni Amerikasında gelişmekte olan kendi kendini yönetme fikri vardır. Bu hareketler, mutlak monarşiyi, merkantilizmi, birçok türdeki dini Ortodoksluğu ve ruhbanlığı reddeder.

Siyasi liberalizmi John Locke’a dayandırmak mümkündür. “Two Treaties of Government” adlı eserinde iki temel liberal fikri kuramsallaştırır: ekonomik özgürlük (mülkiyet edinme ve kullanma hakkını tanımlar) ve entelektüel özgürlük (düşünce özgürlüğü). Ancak fikirlerini Roma Katolik Kilisesi’nden özgürlüğe doğru uzatmaz. Locke aynı zamanda doğal haklar (yaşama, özgürlük ve mülkiyet) fikrini ortaya çıkartır. Bu kavram, insan hakları fikrinin de atası konumundadır. Yine de, Locke’a göre, mülkiyet hakkı hükümete ve karar alma mekanizmasına katılma hakkından daha önemlidir. Her şeye rağmen, doğal haklar fikri Amerikan ve Fransız İhtilallerinin de temellerini oluşturmada anahtar rol oynadı.

İskoç Adam Smith ise liberalizmin ekonomik boyutuyla ilgilenmiş ve günümüze kadar gelecek olan kapitalizmin temellerini atmıştır. Smith’e göre, bireyler devletin talimatı olmadan da hem ahlaki hem de ekonomik yaşamlarını kurabilirler. Feodal ve merkantilist düzenlemelerin, devlet tekelinin sona ermesini savunur ve laissez-faire (“bırakın yapsınlar”) ekonominin diğerinin yerini alması gerektiğini belirtir. “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde belli koşullar altında piyasanın kendisini düzenleyebileceğini ve korumacı ekonomilerden daha çok fayda getireceğini savunur.

Kıta Avrupasında monarşileri bile kısıtlayan kanun doktrini Fransız Charles de Secondat tarafından geliştirildi. Onun ayak izlerini takip eden Jean-Baptiste Say ve Destutt de Tracy ise piyasanın “uyumu” fikrinin heyecanlı savunucuları oldular ve büyük ihtimalle ekonomik liberalizmin temelini oluşturan laissez-faire kavramının da yaratıcısı oldular.
Bir başka Fransız düşünür Voltaire ise Fransa’nın anayasal monarşiye geçmesi gerektiğini savunur.

Rousseau ise insanoğlu için bireysel özgürlükleri savunur. Rousseau’nun fikirleri Fransa’da parlamentonun ortaya çıkmasında çok önemli rol oynar. Rousseau’ya göre devletin karar alması, herkesin rızasının alınıp ortak bir kararın çıkmasından sonra gerçekleştirilir ve Rousseau buna “genel kanaat” adını vermiştir. Rousseau’nun bu fikirleri, toplumsal sözleşme teorisinin de temelini oluşturur. Ona göre herkes kendisi için en iyi olanı kendisi belirler, fakat toplumun devamı için belli haklar karşılığında (mesela karar alma mekanizmasında sözünün geçmesi gibi) bazı haklarından (mesela yaşamak için öldürmek) feragat eder ve bunu daha üst bir otoriteye, yani devlete, bırakır. Bu sözleşme ise anayasadır.

ABD’ye geldiğimizde ise, bu düşünce esasen Amerikan Devletinin kuruluş felsefesini oluşturmuştur ve bir nevi dünyadaki monarşilere karşı olan ilk tepki kabul edilebilir. Thomas Paine, Thomas Jefferson ve John Adams, Locke’dan etkilenerek, Amerika’nın bağımsızlığını yaşamak, özgür ve mutlu olabilmek için devam ettirmiştir. Burada Locke’dan farkları, Locke mülkiyet derken, bu kişilerin mutlu olabilmeyi daha önemli görmesidir.

İdeoloji İçindeki Ayrılıklar
Liberal düşüncenin başından beri sorguladığı en önemli konu devletin rolüdür. Bu tartışma modern tarih boyunca devam etmiştir. Temel soru her zaman şu olmuştur: Bir liberal hükümet nereye kadar vatandaşlarının refahı için aktif rol almalıdır? 19. yüzyılın sonuna doğru bazı liberaller, bireylerin özgür olabilmeleri için yiyeceğe, barınağa, eğitime ve devlet korumasına ihtiyacı olduğunu savunurlar. Bunun tam tersini savunanlar da vardır. Hatta o kadar devlet karşıtlığına gider ki bu, zaman zaman anarşizme dahi yaklaşırlar. Bu tartışma günümüzde de devam etmektedir.
Diğer bir tartışma konusu ise doğal haklardır. 1810 yılında, Alman filozof Wilhelm von Humboldt, liberalizmin modern kavramlarını geliştirdi. John Stuart Mill ise bu fikirleri daha çok yaygınlaştırdı. Kolektivist eğilimlere karşı çıkarak bireylerin yaşam kalitelerine daha çok vurgu yaptı. J.S. Mill’in liberalizme bu açıdan kattığı en önemli kavram ise faydacılıktır. Mill, liberal fikirleri bir alet olarak görüp, liberalizmi pragmatist bir tabana oturttu.

Günümüzde Liberalizm
Günümüzde, özellikle komünist rejimin çökmesinden sonra, liberalizmin dünya sistemindeki yeri yadsınamaz bir durumdadır. Bireysel özgürlükler, kişi haysiyeti, düşünce özgürlüğü, dini hoşgörü, özel mülkiyet, evrensel insan hakları, hükümetin şeffaflığı, hükümetin gücünün kısıtlanması, egemenlik, ulusların kaderlerini kendilerinin belirlemesi, kişinin mahremiyeti, hukukun üstünlüğü, temel eşitlik, serbest piyasa ekonomisi ve serbest ticaret gibi fikirler, yaklaşık 250 yıllık bir geçmişi olan fikirlerin bir nevi sonucudur. Liberal demokrasi dünyada birçok bölgede yerleşen ya da yerleştirilmeye çalışılan temel rejim haine gelmiştir.

Günümüzde liberalizm sözcüğü farklı yerlerde farklı anlamlara gelebilmektedir. En büyük fark ise ABD’de kullanılan anlamı ile dünyanın geri kalanında kullanılan anlamında yatar. ABD’de liberalizm, muhafazakârlığın karşıtı olan sosyal liberalizm anlamına gelir. Amerikalı liberaller serbest piyasaya düzenlemeyi onaylarlar ve aynı zamanda ırki, etnik, cinsel ve dini farklılıkları kabul ederler. Bu açıdan baktığımızda, çoğulculuğa yakınlardır. Avrupa’da ise, liberalizm algısı daha ziyade serbest ticaret ve sınırlı hükümet algıları üstüne yatar. Bu açıdan sadece muhafazakârlığa ve Hıristiyan demokratlara değil, aynı zamanda sosyalizm ve sosyal demokrasiye de karşıdırlar.

Liberaller insan hakları, hukukun üstünlüğü ve liberal demokrasiye çok fazla önem verirler. Seçilmiş temsilciler, hukuka uygun bir şekilde hareket etmelidirler ve bu güçlerini anayasaya göre kullanmalıdırlar. Liberaller çoğulcu sistemin yanındadırlar. Bu sistemde değişik siyasi ve soysal görüşler, ki bunlar aşırı da olabilir, demokratik bir tabanda siyasi gücü ele geçirmek için, belli zaman aralıklarında yapılacak olan seçimlere katılırlar. Liberaller farklılıkların demokratik yollarla çözülmesini savunurlar.

Liberaller medeni haklara çok büyük önem verirler (Tüm vatandaşların kişisel özgürlüklerinin kanun ile korunması gibi). Bunun içerisinde ırk, cinsiyet ve sınıf ayrımı gözetilmeksizin bütün vatandaşlara eşit şekilde davranılması da dâhildir.
Avrupa’daki liberaller yasal bir müdahale ile devletin istihdamda eşitliği sağlamasına karşılarken, ABD’de ise liberaller pozitif ayrımcılığı savunurlar. Avrupa’daki birçok liberal, cinsel ve ırksal ayrılığı bitirmek için kotalar konmasına karşıdırlar. Yine de, dünyadaki tüm liberaller, ırk veya cinsiyet temelli ayrımcılığın yanlış olduğuna inanırlar.

Kapitalizm
Liberalizmin temel ekonomik felsefesi olan kapitalizm, zenginliğin ve zenginliği elde etmek için kullanılan araçların özel mülkiyet temelinde yürütüldüğü bir ekonomik sistemdir. Kapitalizmle, toprak, işgücü ve sermaye özel bireylerce sahiplenilir, yürütülür ve ticari mal olarak kullanılabilinir. Yatırımlar, gelir, gelirin dağılımı, üretim, fiyatlandırma ve malların ve servislerin arzı, pazar ekonomisi içinde bulunan güçler tarafından belirlenir. Kapitalizmin en önemli özelliği, herkes kendi işgücüne sahip olması, böylece herkes bu işgücünü işverene istediği gibi satabilmesidir. Kapitalist bir devlette, devletin gücü piyasanın temel kurallarını düzenlemek ve uygulamakla sınırlandırılmıştır, fakat devlet kamu mallarını ve altyapıyı tesis edebilir.
Kimi düşünürler, laissez-faire’in kapitalizmin özü olduğunu düşünürler. Laissez-faire ekonomiye devletin müdahalesinin kısıtlanmasını ya da tamamen ortadan kaldırılmasını ve arz ve talebin kendi dinamikleri çerçevesinde kendisini düzenlemesini öngörür. Fakat günümüzde laissez-faire ekonominin uygulandığı hiçbir ülke yoktur. Günümüzde devlet de bir şekilde ekonomik aktivitenin içinde yer almaktadır.

Son yüzyıl boyunca, kapitalizm her zaman devlet planlı ekonomilerin tam zıttı olmuştur. Kapitalizmin temel aksiyomu, “En iyi kaynak dağıtımı tüketicilerin özgür iradeleriyle belirledikleridir ve üreticiler, tüketicilerin taleplerini yerine getirmeye çalışırlar.” teoremidir. Bu aksiyom devlet planlı ekonomilerininkinin tam zıttıdır. Bu yüzden, bu bakış açısının temel sonucu da özelleştirmenin asıl amacının daha verimli bir ekonomi yaratmak olduğudur.

Kapitalist ekonomi, İngiltere’de 16. yüzyıldan itibaren giderek artan bir şekilde yerleşen bir ekonomik model olmuştur. Batı dünyasında feodalizm çöktükten sonra egemen bir ekonomik sistem haline gelmiştir. Britanya’dan Avrupa’ya siyasi ve kültürel liberalizm ile birlikte yayılmıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda ise kapitalizm dünyanın birçok bölgesinde temel endüstrileşme aracı olmuştur.

Türkiye’de Liberalizm
Türkiye’de liberalizm denince siyasi bir hareketten ziyade ekonomik bir anlayış akla gelmektedir. Bunun da temelini kısmen Adnan Menderes dönemindeki bazı ekonomik açılımlar (özel girişimlere daha fazla serbestlik, özelleştirme politikaları, daha çok dış dünyaya uyum sağlama vb.) buna örnek gösterilebilir, fakat bu açılımlar beklenen başarıları getirmemiş, daha ziyade ciddi ekonomik sıkıntılar baş göstermiştir. Bu sıkıntılar da Menderes’in sonunu hazırlayan esas nedenlerden birkaçıdır.

Türkiye’de liberalizm denince akla gelecek ilk siyasetçi Turgut Özal’dır. 1980’li yıllarda, özellikle Margaret Thatcher ve Ronald Reagan ile başlayan dönemde, dünyanın genel gidişine uygun bir şekilde ciddi anlamda ekonomik liberalleşme politikaları izlenmiştir. Bu dönemde özelleştirmeler hız kazanmış, Türk ekonomisi ithal ikame ekonomik modelden, serbest ticaret ekonomisine geçmiştir.

Türkiye’de siyasal akım olarak liberalizm denildiğinde ise ciddi bir hareketin varlığından söz edemeyiz. Liberalizm daha ziyade aydın sınıfı arasında sıkışmış bir ideoloji olarak kalmıştır. Liberalizmin ekonomik ayağı ise muhafazakâr diyebileceğimiz partiler kanalıyla Türkiye’ye yerleştirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, ekonomik liberalizmden ziyade güçlü bir liberal hareket görememekteyiz.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz