Siyasal İslam

19 Haziran 2014 Perşembe, 11:00

Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle beraber uluslar arası sistem yeniden şekillenmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin çökmesine paralel olarak çift kutuplu dünya düzeninden tek kutuplu dünya düzenine giden bir süreç gerçekleşti. Soğuk Savaş döneminde Batı yanlısı blok, Amerika başta olmak üzere komünizm tehdidine karşı ittifaklar yapmıştı.

Sovyetler çöktükten ve komünizm tehdidi ortadan kalktıktan sonra NATO’nun varlığı sorgulanmaya başladı. Bunun sonucunda NATO varlığını devam ettirebilmek için birtakım arayışlara girdi. Çoğunluğunu eski Sovyet coğrafyasından ayrılan devletlerden oluşan ve Avrasya bölgesinin jeopolitik önemini kullanan Doğu Blok’u ülkeler, Rusya ve Çin’in önderliğinde Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdular. Bu gelişme NATO ittifakını endişelendirdi ve Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber vizyon değiştirdi. Eskiden askeri darbelerle kendilerine yakın yönetimler oluşturan NATO, değişen dünyanın şartlarına paralel olarak ülke yönetimlerine müdahale etmek için yeni yöntemler geliştirdiler. Bu gelişmelerle beraber komünizm tehdidinin yerini ‘radikal İslam’, askeri darbelerin yerini ise ‘turuncu devrimler’ aldı.

Küresel güçler bazı vakıf ve sivil toplum adı altında faaliyet gösteren paravan örgütlenmelerle kamuoyu oluşturup ülke yönetimlerine müdahale etmeyi amaçladılar. Bu durum demokrasi kisvesi altında yapılarak geçmişte ismi askeri darbelerle anılan NATO, böylelikle imaj tazelemiş olacaktı.

İşte bu durum dünyayı yavaş yavaş Soğuk Savaş öncesi döneme tekrar sürüklemektedir. Bir tarafta Amerika’nın başını çektiği NATO ittifakı, diğer tarafta Rusya ve Çin’in başını çektiği bir Şanghay örgütlenmesinin dünyayı yeniden çift kutuplu bir sürece götüreceğine yönelik iddialar mevcuttu. Bu kapsamda yukarıda bahsettiğimiz gibi Batı ittifakı özellikle eski Sovyetler coğrafyasında kendisine yakın yönetimler oluşturmak için birtakım girişimler olmuştur. Bunun neticesinde Ukrayna, Kırgızistan, Gürcistan ve bazı realist düşünürlerin iddialarına göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde birtakım yönetim değişiklikleri meydana gelmiştir. Bu iktidar değişiklikleri ‘gül devrimi, kadife devrim, turuncu devrim’ gibi çeşitli isimlerle anılmaktadır.

Ortadoğu Coğrafyası ve Çıkar Çatışmaları

Bu güç mücadelesinin en yoğun yaşandığı yerlerden birisi de Ortadoğu coğrafyasıdır. Küresel güçlerin hegemonyayı sürdürmeleri için enerji kaynakları ve enerji güzergâhları stratejik öneme sahiptir. Bu bağlamda Ortadoğu coğrafyasının önemi göz ardı edilmemelidir. Bu coğrafya yer altı kaynakları bakımından oldukça zengin olmakla beraber Hazar coğrafyası ve Avrasya’daki enerji sevkiyatında bir geçiş güzergahı olduğu için ayrı bir öneme sahiptir.

11 Eylül terör saldırısıyla gündeme gelen küresel terör söylemi gözleri bu coğrafyaya çevirmiştir. Bu durum NATO’nun radikal İslam’ı komünizmin yerine koyarak tanımladığı düşman konseptiyle de örtüşmektedir. Bununla beraber bölge ülkelerinin anti-demokratik rejimlerle yönetilmesi, Amerika’nın bölgeyi işgal altına almasının ‘nedeni’ olarak gösterilmiştir.

İşte bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi ön plana çıkmaktadır. Bu proje sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmamakta, Afrika kıtasının stratejik önem arz eden bölgelerini de içine almaktadır. Bu projeye göre Amerika’nın Ortadoğu’da iki hayati çıkarı mevcuttur. Birincisi İsrail’in güvenliği, ikincisi ise İsrail’in kontrolüdür. Dünya ekonomisinin enerji kaynaklarının öneminin artması sebebiyle Asya’ya kaymaktadır. Amerika ise hegemonyayı sürdürmesi için enerji kaynaklarının güvenliğini sağlaması gerekmektedir. Aksi takdirde yavaş yavaş okyanusun kıyısında bir ada devleti haline gelir. İşte bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi gündeme gelmiştir.

Böyle kapsamlı bir projeyi yürürlüğe sokmak için bölgede yerel ittifaklar sağlamak Amerika için zorunludur. Bu kapsamda Amerika ile İsrail’in birbirlerine karşılıklı bağımlılığı söz konusudur. Çünkü Amerika İsrail olmadan bölgeyi şekillendiremez, İsrail ise Amerika olmadan bölgede faaliyet gösteremez. Bunun için bazı düşünürler Büyük İsrail Projesi olarak da adlandırmaktadırlar. Bölgede İsrail’in güvenliği ve enerjinin kontrolü için bölgede ülkelerin küçük olması gerekmektedir. Bundan dolayı küresel güçler bu bölgedeki mezhepsel ve etnik ayrılıkçı hareketleri tetiklemektedirler.

Bu bağlamda 20. Yüzyılın projesi Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurmak idi. 21. yüzyılda ise Lübnan’da bir Hıristiyan devleti kurmaktır. Bölgedeki gidişat Lübnan’ın önümüzdeki günlerde gündeme oturacağına dair düşünceler mevcuttur.

Bölgedeki devletlerin İsrail hariç Müslüman devletlerden olması İsrail’in saldırgan politikalarına karşı bölgede ülkelerinde bir reaksiyona sebep olmuştur. Bu konjonktürün sonucunda bölgenin en köklü devletlerinden birisi olan ve dini esaslarla yönetilen İran ister istemez ön plana çıkmıştır. İran’ın Rusya ve Çin eksenli Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yakın politikalar izlemesi Batı tarafından rahatsızlıkla karşılanmıştır. İşte bu noktada bölgede İran’a karşı denge unsuru oluşturabilecek bir devlete ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaç bölgede imparatorluk mirasına sahip laik, demokratik ve aynı zamanda nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’yi Soğuk Savaş döneminden sonra tekrar uluslararası sistemin ortasına yerleştirmiştir. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle tarihsel bağların oluşu, bu bölgedeki en büyük ekonomik ve askeri güce sahip olması Türkiye’nin uluslararası sistemdeki öneminin artmasında oldukça etkili olmuştur. Hem Amerika’nın Irak’ı işgali gerekse İsrail’in bölgedeki Arap devletlerin tepkisiyle karşılanmıştır. Bu sebepten dolayı Batı ittifakı Ortadoğu’da yeni bir müttefike ihtiyaç duymuştur.

Türkiye’ye Biçilen Rol
Uluslararası sistem Türkiye’yi bölgede İran’a karşı bir alternatif oluşturmak için bölgede inisiyatif almasını istemektedir. Türkiye’nin bu süreçteki yerini iyi okumamız bir zorunluluktur. Öncelikle Türkiye’de cumhuriyetin yıkılıp, şeriat düzenine dayalı bir devlet yapısının olması Batı ittifakının işine gelmektedir. Çünkü böyle bir durumda Türkiye’yi Batı ittifakından koparıp bir Ortadoğu ülkesi haline getirilmeye müsait olacaktır. Fakat bölgedeki konumu ve bölge ülkeleri üzerinde ağırlığının olması için dine sırtını dönmeyen bir yönetim olması gerekmektedir. İşte bu noktada ‘Ilımlı İslam’ teorisi ön plana çıkmaktadır.

Ilımlı İslam Nedir ve Türkiye’de Ilımlı İslam
Ilımlı İslam kavramı henüz tam olarak içi doldurulamamış bir kavramdır. Bölgede İran, Filistin gibi ülkeler radikal İslamcı olarak tanımlanırken, bu ülkelerden çok daha katı, teokratik yönetimlere sahip olan Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ılımlı İslam rejimleri olarak tanımlanması düşündürücüdür. Buradan çıkan sonuç, Amerikan karşıt ülkeler radikal İslam olarak tanımlanırken, Amerikan yanlısı Müslüman ülkeler ise Ilımlı İslam ülkeleri olarak tanımlanmasıdır.

Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu konumu iyi anlamamız için sadece uluslararası sistemi ve uluslararası dengeleri analiz etmemiz yeterli olmayacaktır. Bunun için Türkiye’nin iç dinamiklerini, yakın tarihini ve siyasal süreçlerine de değinmemiz gerekmektedir. Türkiye’de ılımlı İslam teorisinin yükselişinde dış faktörlerin etkisinin yanı sıra birtakım iç dinamiklerde etkili olmuştur.

Büyük Ortadoğu denilen coğrafya Osmanlı İmparatorluğu’nun eski sınırlarını kapsamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu dini esaslara dayanan teokratik bir rejime sahipti. Bu bağlamda kendilerini ılımlı İslam olarak tanımlayan kesimin dış politika vizyonunun bu coğrafyayı kapsaması ve kendilerini Neo-Osmanlı olarak tanımlamaları birbiriyle örtüşmektedir. Teokratik bir rejime sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nda ahilik teşkilatı adı verilen dini yapılanmalar ülke yönetiminde oldukça etkiliydiler. Osmanlı’nın Fetret Dönemi’nde başlarında padişah olmadan varlığını sürdürebilmesinin sebeplerinden birisi olarak bu ahilik teşkilatları gösterilmektedir.

Teokratik bir rejime sahip Osmanlı İmparatorluğu parçalandıktan sonra yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti laik bir rejimi benimsemişti. Böylece Türkler bu gelişmeye paralel olarak ümmet sisteminden millet sistemine doğru bir değişim yaşanmıştır. Fakat yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi millet kavramını oluştururken İslamiyet’i bunun dışında değerlendirmemiştir. Bunun en somut göstergesi Lozan Barış Antlaşması’nda mevcuttur. Bu antlaşmada Türkiye’de gayrimüslimler azınlık olarak kabul edilmiştir. Fransız devriminden etkilenen Jön Türkler yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında oldukça etkili olmuşlardır. Tek partili dönemde gerçekleştirilen inkılâplar genelde Batı sistemlerine, Batılı yaşam standartlarına göre dizayn edilmiştir. Bu süreç içerisinde Osmanlı’dan beri süregelen ahilik tarzı yapılanmalar yaşam sahası bulamamış ve cumhuriyet rejimiyle yıldızları barışmamıştır.

Türkiye’deki bu dini unsurlar Arap kültürünün etkisinde kalmışlardır. Bu nedenle öncelikle Türkçe-Arapça ezan tartışması çok partili düzenin ilk yıllarında tartışmalara sebep olmuştur. Çok partili siyasal sisteme geçilmesiyle beraber dinin siyasete alet edilmesi daha yoğunlaşmıştır. Din olgusu kullanılarak oy avcılığı yapılmıştır.

Bu durum başörtüsü ve imam hatip liselerinin istismar edilmesiyle siyasal sürece etki etmeye çalışmıştır. Bu teşkilatlanmaların bazıları zaman içinde dış güçlerin güdümüne girmiştir ve rejime olan düşmanlıklarına karşılık dış güçlerin yardımını almaktan çekinmemişlerdir. Türkiye’de siyasal İslam’ın ve Neo-Osmanlıcalığın yükselmesiyle beraber Büyük Ortadoğu Projesindeki yeri ve önemi bu gelişmelere paralel olarak artmıştır. Bu süreçte askeri müdahalelerin de önemli rolü olmuştur. 12 Eylül askeri müdahalesi döneminde imam hatip liseleri istismar edilmeye başlanmıştır. Yine mimarları tarafından post-modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde bir başörtüsü sorunuyla karşı karşıya kalınmıştır. Evrensel insan hakları normlarına aykırı olan bu süreç sayesinde dini siyasete alet eden çıkar grupları söylem kazanmıştır.

Türkiye’nin bu süreçten kurtulması için öncelikle siyasi partilerimizin kimlik siyaseti yerine hizmet siyaseti yapması gerekmektedir. Buna paralel olarak dinin siyasete alet edilmesini engellemek için Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi olan başörtüsü sorununun en kısa sürede çözülmesi gerekmektedir. Bununla beraber rejimin cami cemaatleriyle barışması gerekmektedir. Aksi takdirde bu boşluğu devlet dışı aktörlerin kullanması tehlikeli süreçlere sebep olabilir. Bütün bunlar evrensel insan hakları çerçevesinde yapılmalı ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde adımlar atılmalıdır.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
istanbul escort atasehir escort mecidiyekoy escort halkali escort bahcesehir escort