Son Dakika
17 Eylül 2019 Salı

Musul ve Kerkük’teki Türkmenlerin Durumu

13 Haziran 2014 Cuma, 01:01

Prof. Dr. Metin Ergun

IRAK TÜRKLERİ

Irak’ta 1300 yıldır var olan Türklerin Irak’a yerleşmeleri üç safhada gerçekleşmiştir. Bu aşamalar kısaca şöyledir:

I. Aşama: Yeni Coğrafyaya “Zoraki” İlk Adım
Bu aşama, Ubeydullah bin Ziyad’ın M. S. 633 yılında iki bin Türk’ü getirtip Basra’ya yerleştirmesiyle başlamıştır. Türkler, Emevî ordusunda da hizmete alınmış ve birçoğuna yüksek mevkiler verilmiştir. Abbasiler de bu savaşçı ve kahraman Türklerden yararlanmıştır. Daha sonraki dönemde Halife el-Mansur’un talimatıyla Horasan Valisi Abdullah bin Tahir, her yıl Türkistan’dan 2.000 Türk’ü Irak’a göndermiştir. Birinci aşama, Türklerin Irak’a ayak basmalarını, yeni ülkeye aşina olmalarını, iklim şartlarına uyum sağlamalarını, Araplarla ilişkiye geçmelerini sağlamıştır. Türkler, bu ilk aşamada savaşçılıkları sebebiyle herhangi bir bölgeye yoğun bir şekilde yerleşememişlerdir. Kısacası, ilk aşama, Türklerin Irak’ı tanımalarını, diğer aşamaların gerçekleşmesini sağlamıştır.

II. Aşama: Yerleşme
Bu aşama, Selçuklular döneminde yaşanan Türkmen göçlerini akla getirmektedir. Selçuklular döneminde Anayurt’tan kopup gelen Türkmen grupları Irak’a yerleşmişler ve burasını vatan yapmaya başlamışlardır. Birinci aşamadaki “zoraki” adımların yerini bu aşamada “gönüllü” adımlar almıştır. Bu dönemde Oğuzlar, Irak’a tek tek ya da öbek öbek köle halinde değil, kalabalık bir topluluk olarak hür, silahlı ve fatih olarak girmişlerdir.
Bu aşamada Oğuzlar (Türkmenler) Irak’ta çeşitli devletler ve atabeylikler kurmuşlardır:

a) Irak Selçukluları: Sultan Mehmet Tapar’ın ölümünden sonra Selçuklular, Irak’ta 76 yıl süren bağımsız bir devlet kurmuşlardır. 1118 yılında kurulan bu devlette, ilki Sultan Mahmut, sonuncusu ise Sultan II. Tuğrul olmak üzere, dokuz sultan hüküm sürmüştür. Irak Selçukluları, 1157’ye kadar Sultan Sencer’e tabi olmuşlar, onun ölümünden sonra ise bağımsız olarak hüküm sürmüşlerdir. Daha sonraki yıllarda otoriteleri zayıflamış ve Atabeylere tabi olmuşlardır.
b)Musul Atabeyleri (Zengiler): Atabey lakabı Selçuklu prensleri ve şehzadelerinin her türlü eğitimiyle uğraşan tecrübeli hocalara verilmiştir. Türkmen beylikleri arasında en ünlü olanı Musul Atabeyliği’dir. Musul Atabeyliği, siyasî ve askerî dehaları ile ün salan ve özellikle Haçlı ordularına karşı başarı ile savaşan İmameddin Zengi ve oğlu Nurettin Zengi’ye nisbetle tarihte Zengiler adıyla da anılmıştır.

c) Erbil Atabeyliği: Bu dönemde Irak’ta kurulan Türkmen beyliklerinden birisi de Musul, Erbil, Şehrizor, Harran, Sincar ve Tikrit’te hüküm süren Erbil Atabeyliği’dir. 1144 yılında Selçuklu komutanlarından Beğtiğin tarafından kurulan beylik, daha sonra Beğtiğin’in oğulları Zeyneddin Yusuf ve Muzaffereddin Gökbörü tarafından yönetilmiştir.

ç) Kerkük’te Kurulan Türkmen Beyliği: Kerkük ve Şehrizor bölgesinde İvaki (İvaiyye) Türkmenleri tarafından bugünkü Süleymaniye bölgesiyle Şerhrizor ovasını da içine alan bir Türkmen beyliği kurulmuştur. Bu beyliğin başında Arslantaş oğlu Kıpçak bulunmuş ve daha sonra bu beylik Musul Atabeyliği’ne katılmıştır.

musul-ve-türkmenler

d) Karakoyunlu (Baranlı) Devleti: Baranlı boyuna mensup Karakoyunlular, başkanlık yolu ile iktidara geçmişlerdir. Boya ad veren Baran’ın Oğuz’un torunlarından biri olduğu sanılmaktadır. 1385 yılında Bağdat’ı istila eden Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf, oğlu Ahmet’i Irak tahtına oturtmuştur. Kara Yusuf’un ölümünden sonra bütün ülkeyi yöneten Ahmet, kardeşi Emir’in isyanına maruz kalmıştır. Ahmet’in ölümünden sonra kardeşi Cihan Şah iktidara gelmiştir. Ancak, Cihan Şah’ın Akkoyunlu devletinin kurucusu Uzun Hasan karşısında 1449 yılında aldığı yenilgi devleti sona doğru sürüklemiştir. Karakoyunlu devleti, 1458 yılında tarihe karışmıştır.

e) Akkoyunlu (Bayındırlı) Devleti: Akkoyunlular, 24 Oğuz boylarından biri olan Bayındır’a mensupturlar. Bu devletin önde gelen ismi Uzun lakabı ile tanınan Hasan Bey’dir. Uzun Hasan’ın 1477 yılında ölümünden sonra en büyük oğlu Hüseyin tahta geçmiştir; fakat çok geçmeden kardeşler arasında taht kavgaları başlamıştır. Bu kavgalar, Murat Bey zamanında son bulabilmiştir. 40 yıl kadar süren Akkoyunlu Devleti, Şah İsmail Safevi’nin Bağdat’ı 1508 yılında işgal etmesi ve Sultan Murat’ın Kirman’a kaçması üzerine son bulmuştur.

III. Aşama: Osmanlı Hâkimiyeti
Yavuz Sultan Selim, Tebriz seferinden sonra 1515’te bugün Kuzey Irak olarak adlandırılan coğrafyayı Osmanlı Devleti’ne katar. Yaklaşık 19 yıl sonra 28 Kasım 1534’te Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’a girerek Safevi hâkimiyetine son vermiştir. Böylece bütün Irak Osmanlı’nın bir eyaleti haline gelmiştir. İşte bu dönemde Türkmenler, kitleler halinde Oğuz ülkesinden gelip Irak’a yerleşmişlerdir. Bir Türkmen olan Nadir Şah, 1734’te Kerkük’ü İran topraklarına katmıştır. Kerkük, 1746 anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’ne geri verilmiş ve bölge 1914’te patlak veren I. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır.

Avrupalı sömürgeci devletlerin Musul üzerindeki emelleri ise, bu bölgenin çok önemli bir petrol yatağı olduğunun anlaşılmasıyla başlamıştır. Özellikle İngiltere, 1910’lu yılların başından itibaren, gerek petrol kaynakları, gerekse Hindistan yolu açısından taşıdığı stratejik önem sebebiyle Irak’ın geneline ve özellikle de Musul vilayetine göz dikmiştir.

I. Dünya Savaşı, Avrupalı sömürgeci devletlerin hayallerini gerçekleştirmeleri için büyük bir fırsat olmuştur. Henüz savaş devam ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu’yu bölmüş, Irak’ın İngiliz sömürgesi olması karara bağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya safında savaşa katılması, İngiltere ile Osmanlı’yı Ortadoğu’da karşı karşıya getirmiştir. İngiliz saldırısı ile açılan Irak Cephesi’nde, Hindistan’dan gönderilen İngiliz kuvvetleri Basra’ya çıkarak kısa zamanda Bağdat’a kadar ilerler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini durdurur ve Irak Cephesi’nde önemli başarılar elde edilir.

Burada özellikle 1916 yılındaki Kut’ul-Amer zaferini belirtmek gerekir. Dicle nehrinin kıyısındaki bu kasaba, İngilizler tarafından ele geçirildikten sonra Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunca kuşatılır ve İngilizler ağır kayıplar vererek teslim olmak zorunda kalır. I. Dünya Savaşı’nın tarihçesini anlatan birçok yazara göre bu zafer, “İngiliz ordusunun tarihindeki en büyük aşağılanmasıdır. Türkler -ve onların müttefiki olan Almanya- içinse, çok önemli bir moral takviyesi olur ve Ortadoğu’daki İngiliz etkisini tartışılmaz bir biçimde azaltır.

Osmanlı orduları, Irak cephesindeki bu büyük başarıya rağmen, savaşın son iki yılında geri çekilmek zorunda kalır. Ancak Irak’ın kuzeyini yine de başarıyla korur. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Ali İhsan (Sabis) Paşa 6. Ordu Kumandanı olarak Musul’da bulunur. İngilizler ise anî bir işgal hareketi ile Musul’a egemen olmak isterler.

Mütareke’nin yürürlüğe girdiği andan (31 Ekim 1918 günü, saat 12.00’de) itibaren, 6. Ordu birlikleri batıdan doğuya doğru Rakka, Miyadin, Telâfer, Dibeke, Çemçemal, Süleymaniye hattı üzerinde yer alır. İngiliz kuvvetleri ise EI-Hazar, Gayyare, Altınköprü, Kerkük, Hanikin hattında bulunur. Yâni, Mütareke’nin imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul vilâyetinin büyük bir kısmı Osmanlı Ordusu’nun elindedir. Mütareke hükümlerine göre bölgede bulunan bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği halde, İngiliz kuvvetleri buna uymaz. İlerlemeye devam eden İngilizler, l Kasım’da Hamamalil’e girerler. Buradan Musul’u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak Türk kuvvetlerinin Musul şehrinden 5 km. kuzeye çekilmelerini isterler.

Ali İhsan Paşa, İngilizlerin bu talebini Sadrazam’a bildirir. Bir seri telgraf görüşmeleri sonucunda Sadrazam, Ali İhsan Paşa’ya 8 Kasım tarihli telgrafı ile kan dökülmesini engellemek için, 15 Kasım günü şehrin boşaltılması emrini verir. Ali İhsan Paşa, bu emre uygun olarak 10 Kasım’da Musul’u İngilizlere terk eder, ordu karargâhı ile birlikte Nusaybin’e doğru çekilir.

Kısacası Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edilir. Misak-ı Milli’ye göre güney sınırlarının tespiti meselesinde Mütareke’nin yürürlüğe girdiği andaki ordumuzun fiili durumunun temel bir kıstas olarak dikkate alınması, bu sebeple son derece haklı ve önemli bir karardır ve İngiliz olup-bittisine karşı millî haklarımızı korumak anlamına gelmektedir.

Misak- ı Millî (Milli Ant), Lozan, Ankara Antlaşması ve Musul-Kerkük
Mustafa Kemal tarafından Erzurum Kongresi ile başlatılan “Misak-ı Millî”[1] süreci, Sivas Kongresi ile sürdürülmüş, Ankara’da tamamlanmış ve 28 Ocak 1920’de “Meclis-i Mebusan” tarafından bazı küçük değişikliklerle kabul ve ilân edilmiştir. “Misak-ı Millî”de Irak sınırları konusu da yer almış ve bu bağlamda Kerkük ve Musul üzerinde de özellikle durulmuştur. Sevr Anlaşması, bütün Doğu Anadolu’nun Türklerden boşaltılmasını talep ederken, “Misak-ı Millî” ise Musul ve Süleymaniye’yi Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihte işgal altına alınmadığı için Türk sınırları içinde kabul edilmiştir.[2] Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecekti. Lozan Barış Antlaşması’nın 3. maddesi aynen şu şekilde olmuştur: “Türkiye ile Irak arasındaki hudut, dokuz ay zarfında Türkiye ile İngiltere arasında yapılacak görüşmeler neticesinde halledilecektir. Tayin edilen müddet zarfında iki hükümet arasında uzlaşma temin edilemediği takdirde mesele, Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne arz olunacaktır.”

Lozan Konferansı’nda üzerinde en çetin tartışmaların yürütüldüğü konu ise “Musul Meselesi” oldu. Türkiye için hayatî bir öneme sahip olan Musul, I. Dünya Savaşı’nın galibi olarak Lozan Konferansı’na egemen olan İngiltere için de gerek zengin “petrol kaynakları” ve gerekse “Hindistan yolunun emniyeti” bakımından ele geçirilmesi zorunlu görülen stratejik ve ekonomik öneme sahip bir bölgeydi. Türkiye ise, haklı olarak, Misâk-ı Millî’nin vazgeçilmez bir parçası olan ve üzerinde yaşayan insanların da kendisiyle dil, din, kültür ve tarih bağlarıyla bağlı olduğu Musul vilayetine sahip olmak istiyordu. Lozan’a giden Türk heyetinin başında olan İsmet Paşa, gerek TBMM’de yaptığı konuşmada gerekse Sapanca’da trende iken gazetecilere verdiği demecinde, Türk heyetinin amacının Misâk-ı Millîyi gerçekleştirmek olduğunu ısrarla vurgulamıştı.
Musul meselesi, ilk olarak Lozan Konferansı’nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa, Türk tezini siyasî, tarihî, etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan geniş bir şekilde ve son derece tutarlı bir biçimde savundu.

İsmet Paşa’nın bu konuşması incelendiğinde Musul’un bir Türk toprağı olarak tanımlanmasındaki gerekçelerin yanı sıra İngiltere’nin ortaya koymaya çalıştığı iddiaları da çürüttüğü dikkati çekmektedir.

Türk tezinin dayandığı temel noktalardan biri etnik sebeplerdir. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000 kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu’dan ayrılamayacağı belirtilmiştir. İsmet Paşa’nın ortaya koyduğu diğer kanıtlar ise şu şekilde özetlenebilir:

Musul vilâyetinde oturanlar yeniden Türkiye’ye bağlanmayı ısrarla istemektedirler; çünkü, sömürgeleşmiş bir halk olmaktan çıkarak, bağımsız bir devletin yurttaşları olacaklarını bilmektedirler. (Bu, aslında Musul’un Türkiye’ye bağlanmasını gerekli kılan en önemli değerdir ve günümüz için de geliştirilecek bir “Musul stratejisi” için en önemli değer olmalıdır.)

Coğrafî ve siyasî bakımlardan, bu vilâyet, Anadolu’yu tamamlayan bir parçadır. Musul, ancak Anadolu’ya bağlı kalmakla gerçek çıkış yerleri olan Akdeniz limanlarıyla sıkı ilişki kurabilecektir.

Hukukî bakımdan hâlâ Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Musul için İngiltere’nin yapacağı bütün antlaşmaların ve sözleşmelerin hukukî açıdan hiçbir değeri olamaz.

Anadolu’nun güney kesimlerini birleştiren yolların kavşak noktası olan Musul’un ticaret ilişkileri ve bu bölgenin güvenilirliği bakımından Türkiye’nin elinde olması zorunludur.

Musul vilâyeti, Türkiye’nin birçok başka parçaları gibi, savaşın durmasından sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak Türkiye’den alınmıştır. Bu yüzden, aynı durumda kalmış öteki bölgeler gibi, Musul’un da Türkiye’ye verilmesi gerekir.

Ancak Musul’u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti bu gerekçelere karşı çeşitli demagojilerle direndi ve Musul Meselesi konferansın ikinci celsesine bırakıldı. İkinci celse görüşmelerinde meselenin iyice çıkmaza girmesi üzerine Türk Heyeti yeni bir çözüm önerdi; plebisit, yani, halkoyu. Musul’da bir oylama yapılmalı ve vilayet halkına Türkiye’ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak’a mı katılmak istedikleri sorulmalıydı. Son derece akılcı, adilane ve makûl olan bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmedi. Gerekçe ise oldukça şaşırtıcıydı. Curzon’a göre, bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktu. Bu konuda tecrübe sahibi olmadıklarından plebisitin amacını anlayamayacaklarını ileri sürdü. Bu samimiyetsiz argüman, İngilizlerin koruduklarını ve haklarını savunduklarını iddia ettikleri bölge halkını küçümsediklerini, onlara kendi geleceklerini tayin etme hakkını kesinlikle tanımadıklarını gösteriyordu. İngiltere, Musul halkına, dönemin egemen ideolojisi olan Sosyal Darwinizm gözüyle bakıyor, onları sözde güdülmesi ve İngiliz çıkarları için sömürülmesi gereken “ilkeller” olarak görüyordu.

Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon’un ikinci önemli manevrası Musul Meselesi’nin, I. Dünya Savaşı’nın ardından galip devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere’nin müttefikleri tarafından da desteklenmiştir. Ancak, elbette ki bu istek İngiltere’nin Musul Meselesi’ni neredeyse kendine havale etmesi anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere Milletler Cemiyeti’nin kurucusu ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu kuruluşun İngiliz çıkarlarına aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye ise Milletler Cemiyeti’ne üye bile değildi.

Dolayısıyla Türk Heyeti İngiltere’nin bu tuzak teklifini kabul etmedi. Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmeyeceğini ifade etti. Lozan Konferansı’nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı. 4 Şubat’ta yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri barış görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak bunu Türk Heyeti’ne kabul ettirmeye çalıştılar. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ancak 4 Şubat 1923 tarihinde yazılı bir teklif yaparak Musul meselesini Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkarılmasını istedi. Görüşmeler aynı gün sona erdi ve Türk Heyeti yurda döndü.

Kısacası, Lozan Barış Konferansı Musul meselesini çözüme kavuşturamadan sona erdi. Mesele Lozan Antlaşması’ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktı. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç Konferansı’nda ele alınacak, daha sonra Milletler Cemiyeti Meclisi’nde görüşülecek ve nihayet, Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecekti.

Bu sürede yaşanan gelişmeler ise, aslında Türk tezinin haklı olduğunu gösteriyordu. Musul halkında, Kürt, Türkmen veya Arap olsun, Türkiye’ye katılma yönündeki eğilimler ağır basmaya devam etti. Özellikle Kürtlerin Türkiye’ye ve Ankara’ya olan bağlılığı dikkat çekiciydi. Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, TBMM’de yaptığı konuşmada, bir Kürt olarak “Bir insanı ikiye bölmek veyahut herhangi bir parçasını ayırmak mümkün değil ise, Musul’u Türkiye’den ayırmak da mümkün değildir” diyerek, bölgede Türkler ve Kürtler arasında bir ayrılığın olmadığını savunmuştu.

Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924’de İstanbul’da İngiltere’yle başlayan ikili görüşmelerde İngiltere’nin Irak lehine Hakkâri üzerinde de hak iddia etmesi üzerine Konferans’tan sonuç alınamadı. Bunun üzerine İngiltere Musul meselesini 6 Ağustos’ta Milletler Cemiyeti’ne götürdü.

Milletler Cemiyeti Musul meselesini 20 Eylül 1924’te görüşmeye başladı. Görüşmelerde Türk tarafı daha önceki görüşlerinde ısrar ederek Musul’da bir halk oylaması yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de daha önce Lozan’da yaptığı gibi “bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı” gibi küstah bir gerekçeyle kabul etmedi. Milletler Cemiyeti, 30 Eylül 1924’te bir soruşturma kurulu kurulmasını kararlaştırdı. Komisyon başkanlığına da Macaristan’ın eski başbakanlarından Kont Teleki getirildi. Komisyon Irak’ta incelemede bulunarak Musul halkının görüşlerine başvuracaktı. Komisyon, çalışmalarını sürdürdüğü sırada İngilizlerin saldırgan tavırları ve kuzeye doğru yeni toprakları işgal etmesi, kanlı olayların meydana gelmesine sebep oldu. Bunun üzerine Konsey, 28 Ekim 1924’te bir sınır tanımı yaparak “Brüksel Hattı” adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak sınırı tespit etti. Soruşturma Komisyonu hazırladığı raporu 16 Temmuz I925’te Cemiyet Meclisi’ne sundu. Raporda yer alan temel görüşler ana hatlarıyla şöyleydi:
*Brüksel Hattı’nın coğrafî sınır olarak tespit edilmesi,
*Musul vilâyetinde çoğunluğun, sayıları 500 bini bulan Kürtlerden meydana geldiği,
*Kürtlerin, Türk ve Arap nüfustan fazla olduğu,
*1928 yılında sona erecek olan Irak’taki manda yönetiminin 25 yıl daha uzatılması,
*Bölgedeki Kürtlere yönetim ve kültürel haklarının verilmesi kaydıyla Musul’un Irak yönetimine bırakılması,
*Milletler Cemiyeti Meclisi’nin, bölgenin iki ülke arasında taksimine karar vermesi halinde; Küçük Zap çizgisinin sınır olarak kabul edilmesi,
Milletler Cemiyeti, Irak’taki manda yönetiminin uzatılmasını ve Kürtlere imtiyazlar tanımak suretiyle bölgenin Irak’a bırakılmasını uygun görmediği takdirde, Musul’un Türkiye’ye bırakılmasının uygun olacağı,
*İngiltere’nin Hakkâri üzerindeki iddia ve isteklerinin kabul edilmemesi

Türkiye’nin bu komisyon raporuna itiraz etmesi üzerine, Konsey, 19 Eylül 1925’te La Haye Adalet Divanı’ndan görüş istedi. Divan’ın verdiği karar, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin işini kolaylaştırır nitelikteydi. Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen, 8 Aralık 1925’te Divan’ın kararını benimsediğini açıkladı. Hemen arkasından da 16 Aralık 1925’te Soruşturma Komisyonu Raporu’nu kabul ederek, Brüksel Hattı’nın güneyindeki toprakların Irak’a bırakılmasını kabul eden kararını aldı.

Türkiye’nin Milletler Cemiyeti kararına tepkisi büyük oldu. Ancak dönemin iç meseleleri, Türkiye’nin henüz yeni savaştan çıkmış olması ve uluslararası alanda yalnız konumda bulunması, daha fazla direnilmesine engel oldu. Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen sonunda mecbur bırakılarak, Cemiyet Meclisi kararına uydu ve 5 Haziran I926’da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul’u Irak’a terk etmeyi kabul etti.
Irak’taki Türkmen Yerleşim Bölgeleri Ve Türkmen Nüfusu:

Türkmenler Irak’ta Kerkük, Erbil, Selahaddin, Musul, Telafer şehirlerinden yaşamaktadırlar. Türkmenlerin yerleştiği Kerkük, Erbil, Musul, Selahaddin ve Diyala şehirlerine ait ilçe, nahiye ve köylerin bazıları şunlardır: Tazehurmatu, Dakuk, Yayçı, Belova, Kızılyar, Topuzova, Kadirkerem, Dibiz, Türkkalan, Çardağlı, Ömermende, Kümbetle Leylan, Beşir, El-Reşidiye köyü (Kara Yatak), Muhallebiye Köy, Kazı Köy, Bastamlı, El Kebir köy (Buz Atlı), Şenef Köy, Altunköprü nahiyesi, Tuzhurmatu kazası, Bastamlı köy, İmralı köy, Kadıköy, Kubik, Kara köy, Selamiye, Kazaniye, Karakaşçı, Amirli, Yarımca, Karahasan, Bedre, Kifri kazası, Karatepe nahiyesi, Karahan (Celevla), Hanekin kazası, Kızlarbat nahiyesi, Şehriban kazası, Mendeli kazası ve Halis nahiyesi.
Çeşitli kaynaklarda Irak’taki Türkmenlerin sayıları hakkında farklı verilere rastlanmaktadır: 1976 için 1 milyon, 1990 yılı için 2.1 milyon, 1991 yılı için 2 milyon, 2000 yılı için 2.5-3 milyon, 2003 yılı için 2.8-3 milyon.[3]
Ankara’nın Gözleri Önünde Kürtleştirilen Bir Türk Şehri: Kerkük

Bin küsur yıllık bir Türk şehri olan Kerkük’ün bu yapısı, bugün ABD ve Kürtler tarafından hızla değiştirilmektedir. ABD işgalinin ardından Kürt milislerin Kerkük’e girmesi, Irak’taki bu önemli Türk kenti için de sonun başlangıcı olmuştur. Peşmergeler önce tapu dairelerini yağmalamışlar ve bir anlamda kentin hafızasını silmişlerdir. Sonra da hiç zaman kaybetmeden Kürt göçünü teşvik etmeye başlamışlardır. Kısa bir süre içinde kente önemli bir Kürt akını başlamıştır. Kerkük’ün kenar mahallelerinde göçmen Kürtlerin varoşları oluşmaya başlamıştır. Saddam Hüseyin döneminde Araplar ve Kerkük petrol şirketi çalışanları için yapılan konutlara da Kürtler çoktan yerleşmişlerdir. Kerkük stadyumunun soyunma odalarıma bile duvar örüp kendileri için ev yapmışlardır. Toplam Kürt göçünün 622 bin civarında olduğu bildirilmektedir. Bugün Kerkük’ün toplam nüfusunun ise 1,5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Saddam Hüseyin’in Kerkük dışına sürdüğü Kürtlerin toplam sayısının 45-60 bin civarında olduğu göz önüne alındığı zaman, Kerkük’ün nasıl Kürtleştirilmekte olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Oysa Kerkük, tam bir Türk şehridir.

SURİYE TÜRKLERİ

Suriye’de Türklerin görülmeye başlaması, M.S. 8.-9. yüzyıla kadar gitmektedir. Abbasiler zamanında, özellikle de Halife Memun ve Mutasım zamanlarında Türkler, Abbasi ordusunda ve yönetiminde önemli mevkilere getirilmişlerdir. Bu dönemde Mısır ve Suriye topraklarında kurulan ilk müstakil Türk devleti Tolunoğlu Ahmed tarafından kurulan Tolunoğulları (875-905) devletidir. Babası Tolun gibi bilgisi ve cesareti ile ün yapan ve halkın takdirini kazanan Ahmed, Türk kumandanlarının emrine verilen Mısır’da önemli vazifeler almış ve kuvvetli bir ordu meydana getirmişti. Kısa bir süre sonra Bağdat ile arası açılan, Tolunoğlu Ahmed, 875’te Mısır’da bağımsızlığını ilan etti. Mısır maliyesinde yaptığı ıslahat hareketleri ile halkı sıkıntıdan kurtarması sebebiyle çok sevilen Tolunoğlu Ahmed, Mısır’da tutunmaya muvaffak oldu ve kısa sürede Şam, Halep ve Antakya şehirleriyle Suriye’yi idaresi altına aldı (877). Tolunoğlu Ahmed’in 884’te vefatı üzerine yerine oğlu Humâreveyh geçmiş, devletin sınırlarını batıda Toroslar’a, doğuda Irak’a kadar genişletmiş, fakat kendisinin ölümü üzerine yerine geçen oğulları bağımsızlığı koruyamamışlar ve Tolunoğlu devleti 905 yılında tekrar Abbasilere bağlanmıştır.

Hilafet toprakları içerisinde yer alan ikinci Türk siyasî teşekkülü Akşid veya İhşidlilerdir (935-969). Muhammed Ebû Bekir tarafından kurulan devletin yönetimi altında Suriye de bulunmaktadır. Devlet iç mücadeleler nedeniyle, 969’da Fatımîlerin Mısır’ı işgal etmesiyle birlikte Suriye toprakları da Fatımî yönetimi altına girmiştir.[4]
Selçuklular Dönemi ve Suriye Selçukluları

1040 yılında Dandanakan zaferi ile bir Türk devleti olan Gaznelilerin mağlup edilerek Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerinin atılmasından sonra Selçuklu Türklerinin başına Tuğrul Bey geçmiş ve Anadolu ve Irak topraklarının fethi için seferler düzenlemeye başlamıştır. Bizans topraklarına akınlar düzenleyen Selçuklu prenslerinin maiyetinde bulunan kuvvetlerden bazıları, XI. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Suriye’ye girmeye başlayarak siyasî olaylarda önemli rol oynayarak, bu bölgenin de çok geçmeden Selçuklular tarafından fethini ve beraberinde Türk hâkimiyetine girmesine öncülük etmişlerdir.

Suriye’ye Türk girişini ilk olarak temsil eden Han Oğlu Harun adlı bir Türk emiridir. Akınlar düzenlemek üzere Anadolu’ya giren Türklerle birlikte 1063 yılında, Doğu Anadolu’ya gelerek Diyarbakır civarına yerleşen Han Oğlu Harun, Bizans’a akınlar düzenlediği esnada Halep’teki Arap Mirdaoğulları emirliğinin başında bulunan Eseddüddevle Atiyye tarafından yardıma çağrılmıştır. Han Oğlu Harun’un bu girişini, İbnü’l-Adîm, Zübdetü’l-Haleb adlı eserinde “Bu, (Harun’un Suriye’ye gelişi) Suriye’ye ilk Türk girişi idi.” şeklinde vermektedir.

Han Oğlu Harun, Arap Mirdasî Emirlerinin aralarındaki taht mücadelelerinden istifade ederek Suriye’de geçici de olsa önemli bir rol oynamış, onun sayesinde arkadan gelen Türk birliklerinin katkısı ile ve bir Türk Emiri olan Uvak Oğlu Atsız’ın faaliyetleri neticesinde bu bölge Türk yönetimi altına girmiş ve beraberinde Suriye Selçukluları Devleti kurulmuştur.[5]

Suriye’de ilk Türk yerleşmesi Halep ve Lazkiye şehirleri ile bunların kuzeyindeki bölgelere olmuştur. Daha sonra Türkmen iskânı Akdeniz sahili tarafında Lazkiye’den, güneyde Trablusşam’a doğru ve iç kısımda da Asi ırmağı vadisi boyunca Hama, Humus ve Şam istikametinde gelişmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı Kutalmış Oğlu Süleyman (1077-1086), Çukurova, Maraş, Gaziantep, Antakya bölgeleri ile birlikte Halep-Lazkiye hattının kuzeyinde kalan bölgeleri Bizanslılardan fethederken; Suriye Selçuklu Sultanı Tutuş (1078-1095), Sina Yarımadasına kadar uzanan Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’i Fatımîlerden almıştır. Suriye Selçuklu Devleti’nin zayıflamasından sonra, kuzeyde Halep bölgesinde Musul Atabeğleri; güneydeki Şam bölgesinde ise Börüler veya Tuğ-Tiginliler adındaki Şam Atabeğleri hâkim olmuştur. Bu dönemde Halep bölgesine Oğuz boylarından Yıvalar’a mensup Yaruklu Türkmenleri kendilerinden önce buraya gelerek yurt tutan Türkmenler gibi dirlik sahibi olmuşlardır.

1243 yılında Anadolu Selçuklu ordusu Kösedağ Muharebesi’nde Moğollar’a mağlup olunca Anadolu’daki nizam bozulmuş, dolayısıyla bazı Türkmen boyları Anadolu’dan ayrılarak Suriye’ye göçmüşlerdir. Sultan Baybars zamanında (1260-1277) 40 bin çadırlık büyük bir Türkmen topluluğu Halep bölgesine gelerek yerleşmiştir. Bunlar kışlak olarak Kuzey Suriye, yaylak olarak da Maraş ve Sivas’a kadar uzanan bölgeyi kullanmışlardır. Böylelikle XIII. yüzyılın ikinci yarısında Suriye’nin kuzeyi tam manasıyla bir Türk yurdu haline gelmiştir. Bu bölgede yaşayan Türkler, tamamen tarihî yapıya uygun olarak Bozok ve Üçok şeklindeki teşkilatlanmayı muhafaza etmekteydiler. Bozoklar; Amik Ovası’ndan itibaren doğuya doğru Halep bölgesinde ve buradan da Asi Irmağı vadisi boyunca Şam bölgesine kadar olan alanda; Üçoklar ise Amik Ovası’ndan güneye doğru, Lazkiye ve Trablusşam istikametinde Ensariye dağlarının batısında yaşamaktaydılar. Bunlar ağırlıklı olarak Bayat, Avşar, Beğdili ve Döğer boyuna mensup olan oymaklardı. Bu oymaklardan Suriye’nin kuzeyinde oturan Türkmenlere “Halep Türkmenleri” (Dulkadirli ile birlikte Yeni İl’i meydana getirmektedirler.); güneyinde oturanlara da “Şamî Türkmenler” (Bozulus’a bağlı) adı ile bilinmektedirler. [6]
1402 yılında Ankara Savaşı’nı kazanan Timur’un, 1243 yılından sonra Anadolu’ya yerleşen Kara Tatarlar’ı Türkistan’a geri götürmesi üzerine güney Suriye’de yaşayan Şamî Türkmenler, kuzeye ve Anadolu’nun içlerine gelmişler, Halep Türkmenleri ise bulundukları bölgelerde yaşamaya devam etmişlerdir.[7]
Osmanlı Yönetimi ve Aşiretlerin İskânı

Suriye, Osmanlı hâkimiyetine girdiği 1516 yılından 1918 yılına kadar 400 seneden fazla bir süre kuzeyde Halep ve güneyde Şam olmak üzere, merkeze bağlı iki vilayet halinde idare edilmiştir. Bu iki vilayetten Şam’ın nüfusunu ağırlıklı olarak Araplar oluşturmaktayken, Halep ağırlıklı olarak Türklerden oluşmaktadır ve bu dönemde Maraş, Antep, İskenderun, Urfa ve Rakka Halep vilayetine bağlı birer sancak konumundadır.[8]

XVI. yüzyılın sonlarından başlayarak Osmanlı sosyal ve iktisadî düzeni bozulmaya yüz tutmuş ve bu bozulma XVII. yüzyılın ilk yarısına kadar “Celali İsyanları” nedeniyle devam etmiştir. Buna bağlı olarak Osmanlı, dağınık halde ve göçebe olarak yaşayan aşiretleri iskân etmeye ve yerleşik düzene geçişlerini sağlamaya çalışmıştır. Aşiretlerin iskânındaki temel sebepleri askerî, siyasî, iktisadî ve sosyal sebepler olarak değerlendirmek mümkündür. Bunları kısaca açıklayacak olursak; Osmanlı İmparatorluğu, Suriye’deki ilk hâkimiyeti döneminden beri bölgenin güvenliğinin sağlanmasında Arap aşiretleri olan Fadl ve Mevalî aşiretlerinden istifade ediyordu. Ancak güneyden gelen Şamar ve Aneze adlı Arap aşiretlerinin, Fadl ve Mevalî aşiretlerinin gücünü zayıflatması Osmanlı için bir tehlikeyi de beraberinde getirmiş, güvenliğin sağlanması için aşiretlerin Rakka ve civarına iskânı hasıl olmuştur. Osmanlı ekonomisinin tarımı desteklemek ve teşvik etmek ve ekili alanlara hayvanlarıyla zarar veren aşiretleri iskâna tabi tutmuştur. İsyanlar neticesinde sosyal bir buhranın meydana gelmesi de iskânın sebeplerinden biri olarak kabul edilebilir. 1691 yılında aşiretlerin Rakka’ya iskânı başlamış, ancak kışlak-yaylak hayatına alışmış olan Türkmenler buna direnmişler ve iskân hareketi pek çok problemi de beraberinde getirmiştir.[9]

Başlı başına bir inceleme konusu olan aşiretlerin iskânı hadisesini, burada uzun uzun anlatmanın yersiz olduğu kanaatindeyiz. Ancak burada şu hususu özellikle belirtmek isteriz ki, güney bölgelerimizde aşiretlerin iskânına bağlı olarak hikâyeler teşekkül etmiş, iskân hadisesi ve Horasan’dan göçü anlatan türküler aşiret âşıkları tarafından söylenmiş ve günümüzde de âşıklık geleneğinin temsilcileri tarafından söylenmeye devam edilmektedir.

20 Ekim 1921 yılında Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması gereğince çizilen sınıra göre İskenderun sancağı Türk topraklarının dışında bırakılmış, böylece Suriye topraklarında yaşayan Türkler, topraklarıyla birlikte ait oldukları devletin sınırlarının dışında bırakılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün üstün gayretleri ile 23 Temmuz 1939’da Hatay, Anavatana katılmıştır. Ancak, daha önce Hatay devleti ilan edilirken (2 Eylül 1938), seçime kış şartları sebebiyle yetişemeyen Bayır-Bucak nahiyelerine ait 350’ye yakın köy hududun öbür yakasında kalmıştır. Şam, Hama ve Humus vilayetlerinde yaşayan Türkler için 1918’de, Halep, Hazez, Mümbiç bölgelerinde yaşayanlar için 20 Ekim 1921’de, 23 Temmuz 1939’da da Bayır-Bucak’ta yaşayan Türkler için hasretlik, gurbetlik ve esaret hayatı başlamıştır.[10]

Arap-İsrail Savaşı ve Türkiye’ye Göç

Aşağıda bahsedeceğimiz üzere Suriye’nin baskısı sonucunda çok zor durumda kalan Türkmenlerin bir kısmı, varlıklarını devam ettirebilmek için Türkiye’ye iltica etmişlerdir. Özellikle 1967-68 Arap-İsrail savaşı esnasında, Suriye hükümetinin Türkler dışındaki kesimleri silahlandırmalarından dolayı, Arap bölgelerine yakın olan yerlerde yaşayan Türkmenlerden 100 hane Türkiye’ye göç etmiştir. Ve vatanlarından ayrılıp, devletlerine kavuşan bu insanlar, uzun süre kendi devletlerinin vatandaşı olmak için mücadele vermek zorunda bırakılmışlardır. Türkiye’nin bu konudaki politikası hakkında kanaatimizce başka bir şey söylemeye gerek yoktur. Esir Türkleri hatırlamak ve yâd etmek, dün olduğu gibi, bugün de Türk Milliyetçilerine düşmektedir.
Bugün Suriye Devleti İçerisinde Yaşamakta Olan Türkler ve Yaşadıkları Bölgeler

Bu tarihî bilgilerden sonra şimdi de Türklerin Suriye’de yoğun olarak yaşadıkları yerler üzerinde durmak istiyoruz. Türkler, bugün ağırlıklı olarak Halep, Lazkiye, Hama, Humus, Rakka ve Şam civarında yaşamaktadırlar.
Türkiye’de özellikle Bayır-Bucak Türkleri, “Bayır-Bucak Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği” vasıtasıyla bilinmektedirler. Dernek başkanı Mehmet Şandır, bu Türkleri haklı olarak “Devletinden koparılan Türkler”, diğerlerini de “Yâdellerde kalan Türkler” olarak adlandırmaktadır.

Bayır ve Bucak, Lazkiye’ye bağlı iki nahiyedir. Hatay-Suriye sınırını mütakiben hemen Bucak Nahiyesine bağlı köyler yer almaktadır. Bu köyler sınırın hemen öbür tarafında Bodur-Su Köyü ile başlamakta ve Himmetli, Kızıllı Köyleri ile devam etmektedir. İç kesimlerde ise Bohça-Ağız, Fakı Hasan, köyleri bulunmakta, sahil kesiminde ise Alaca, Karakol Köyü, Gümüş Hort Köyü yer almaktadır. Akdeniz’e dökülen Kandil Deresi ile Akdeniz sahili arasındaki köyler “İsa Beğli Köyleri” adıyla anılmaktadır.

Bucak Nahiyesi’nin doğusunda Bayır Nahiyesi yer almaktadır. Bayır Nahiyesi’ndeki Türkmen köyleri Uluçay’a kadar uzanır. Bu nahiyenin merkezi Kebele’dir. Kebele’nin kuzeyinde Türk sınırına doğru uzanan köyler, Türkiye tarafındaki Yayladağ kazasının köylerinin devamıdır. Kara Kise, Moruklu, Salur, Kara-Pınar gibi köyler bu köylerden bazılardır.

Halep civarında yaşayan Türkler, Gaziantep’in güneyinden itibaren sıralanan köylerde ve Halep merkezinde yaşamaktadırlar. Kilis’in güneyinde kalan Azez kazası da Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerden biridir. Yine Gaziantep’e bağlı barak köylerinin devamı da Sacur Suyu boyunca Suriye topraklarında devam etmektedir.

Rakka, Hama ve Humus’ta yaşayan Türkmenler sayı bakımından oldukça azdır. Kaynaklarda özellikle Hama ve Humus civarında yaşayan Türkmenlerin büyük bir çoğunluğunun Araplaştığı zikredilmektedir.

İşgal altında bulunan Golan tepelerinde yaşayan Türkmenlerin ise iç kesimlere, özellikle Şam civarında geldikleri söylenmekle birlikte, söz konusu topraklarda bulunan 40 bin kişi arasında Türkmenlerin de olabileceği ihtimali bulunmaktadır. Ayrıca bu bölgede Karaçay Türkleri de vardır.

Suriye’nin Türklere Karşı Uyguladığı Asimilasyon Politikası ve Suriye’de Yaşayan Türklerin Problemleri

Suriye yönetimi bağımsızlığından beri Fransızların attığı kin tohumları neticesinde gerek Türkiye’ye karşı, gerekse Hafız Esad döneminde Suriye’de yaşayan Türklere karşı bilinçli bir asimilasyon politikası izlemiştir. Türklerin oturduğu yer adlarının Arapçalaştırılması, bu politikaların başında gelmektedir. Örneğin İsa Beyli İseviyye, Kaba Mazı Bellutiye, Tırınca Ümmütiyye olmuştur. Karınca ise Arapçası olan Nemle’ye çevrilmiştir. [11]

Suriye Türklerine uygulanan baskıları maddeler halinde sayacak olursak şunları söylememiz mümkündür:

1. Arazilerine devlet tarafından el konulmuştur. 1921’de yapılan Ankara Antlaşması ile Türklerin Suriye’de mallarına tasarruf hakkı tanınmasına rağmen 1958’de yapılan toprak reformu ile Suriye, Türklere ait birçok tarla, bağ ve bahçeyi kamulaştırmıştır. Alınan bu kararla Suriye Hükümeti kamulaştırma bedellerinin kırk yıl içinde ödenmesini ve ödemelerin bono ile sadece Suriye uyruklu kimselere yapılmasını da kabul ederek, adeta Türk vatandaşı olan Türklerin mallarına el koymuştur.

2. Suriye yönetimince kamulaştırma adı altında gasp edilen bu topraklara Arap nüfus yerleştirilmiştir. Lazkiye bölgesindeki Kaynarca, Çabıtlı, Kandilcik, Belveren, Çanacık, Karaağıl, Gündeşli, Kasap, Çolturman, Halep bölgesindeki Zeyyatlı, Karun, Mahzenli, Yaşlı, Çatalviran, Kurtviran, Medene, Şeyhyahya, Camusviran, Dedenoğlu, Kurudere ve Kırkmağara gibi köyler önceden Türkmenlerle meskûn iken, bugün, bu köylerde Araplar yaşamaktadır.

3. Köyleri boşaltılan Türkler, Arapların yoğun olarak yaşadıklar iç bölgelere yerleştirilmişlerdir.

4. Okullarda verilen ırkçı eğitimle, aslında Türk olmadıkları çocuklara benimsetilmeye çalışılmıştır. Tarih derslerinde Osmanlı emperyalizmi anlatılarak çocuklara Türk düşmanlığı aşılanmaya çalışılmıştır. Türkler, Suriye Devleti tarafından Araplardan ayrı bir topluluk olarak kabul edilmediği için Türkçe öğretim veren okulları olmadığı gibi, bir teşkilatları da yoktur. Ancak Suriye yönetimi Ermenilere, Süryanilere ve çeşitli gruplara azınlık gözü ile bakarak, onlara dilleriyle eğitim imkânı verdiği halde, Türklere böyle bir hak vermemektedir. Okumak isteyen bir Türk, ilköğretimden itibaren Arapça öğrenim veren okullara gitmek zorundadır. Bu durum da köylerde oturan Türkler arasında okumaya karşı ilgisizlik doğurmuştur.

5. Okumak üzere Türkiye’ye gelmek isteyenlere pasaport verilmemektedir.

6. Suriye Türklerinin ekonomik durumu iyi değildir. Türkmenlerin çoğunluğu ziraat, hayvancılık ve dokumacılıkla uğraşmaktadır. İşe alınırken Arapçılık ön plana çıkarılarak Arap kökenlilere kolaylık sağlanırken Türkler işsiz bırakılmıştır. Türkleri, Türkiye’nin casusu olarak görüp onlara devamlı surette potansiyel tehlike gözüyle bakılmıştır. Suriye yönetimi, bu şüpheciliğinden dolayı da Kuzey Suriye’deki Türkleri başka bölgelere iskân ederek sınırda bir Arap kuşağı oluşturmaya çalışmıştır.

6. Örf ve âdetleri gereğince düğün, bayram vb. gibi geleneklerin yasaklanarak benliklerini kaybetmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Türk okullarının ya da Türkçe öğreten kurumların olmayışı, Türkçe gazete, dergi ve kitapların ülkeye sokulmayışı, Türk radyo yayınlarının uzun yıllar boyunca Suriye’den dinlenememesi ya da çok zor dinlenmesi, Türk filmlerinin gösterilmemesi, spor ve kültürel faaliyetlerinin olmaması nedeniyle planlı bir şekilde Türkler Araplaştırılmaya çalışılmıştır. Fransızların Araplara aşıladığı Türk düşmanlığı sebebiyle Türkmenler, Türklüklerini gizleyerek Araplaşma mecburiyetinde kalmışlardır.

7. Arap-İsrail savaşlarında Türkleri cepheye sürerek zayiat vermelerini sağlanmıştır.[12]

Bu konuda Gaziantep Kültür Dergisi’nde, Cemil Cahit Güzelbey tarafından 1958 yılında yazılan “Suriye Türklerinin Durumu” başlıklı yazıdan bir bölüm aktarmayı, Suriye’nin uyguladığı politikanın anlaşılması için gerekli olduğu kanaatindeyiz:

“Suriye’de durum daha fecidir. Birkaç gün önce gittiğim bir hudut köyümüzde bu fecaat acı acı anlatıldı. Sınırlarımızın hemen ötesinde bulunan yüzlerce Türk köyü Suriyeli Arap Milliyetçilerinin koyu bir temsil cenderesi içinde kıvranmaktadır. Nüfusu tamamıyla Türk olan bu köylerde Arapça eğitim yapan okullar açılmıştır. O kadar ki bu okullara devam etmek mecburiyetinde bırakılan çocuklara evinde bile Türkçe konuşmak yasak edilmiştir. Bu yavrucaklar o kadar korkutulmuş, o kadar tehdit altında bırakılmışlardır ki zaman zaman Türkiye’deki akrabalarını ziyarete geldikleri vakit bile çekine çekine Türkçe konuşmaktadırlar.” [13]

Türklerin Suriye’de rahat yaşayabilmeleri için Türkiye’ye düşen bazı görevler vardır. Bu görevlerden birkaçı şöyledir:

a. Türkiye, Suriye ile kültür antlaşması yaparak oradaki Türklerin Türkiye’de eğitim yapmalarını ve tekrar ülkelerine geri dönmelerini sağlamalıdır.
b. Türkiye, Suriye’deki Türkleri azınlık olarak tanıtmalı, Türk okullarının açılmasını, televizyon ve radyo yayınlarıyla ilgili uluslararası protokollerin yapılmasını sağlamalıdır.
c. Türkiye, dinî inanç, örf ve adetlerinin yaşatılması ile ticarî, ekonomik girişimlerde Araplara tanınan haklardan Türklerin de yararlanmasını sağlamalıdır.

[1] Misak-ı Millî yani Millî Sözleşme, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından “Ahd-ı Millî Beyânnamesi” adıyla 28 Ocak 1920 tarihinde yapılan gizli oturumda kabul edilen, daha sonra 17 şubat 1920’de tüm dünya parlamentolarına gönderilmek üzere mecliste okunarak yayınlanan. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararlar doğrultusunda açıklanan ve kabul edilen altı maddelik bildiridir. 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Millî, 12 Şubat 1920’de tüm dünya parlamentolarına açıklanmıştır. Misak-ı Millî’nin kabulü, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin feshine (11 Nisan) ve TBMM’nin kuruluşuna (23 Nisan) giden yolu açmıştır. Bu sözleşmenin yazılmasında ve kabul ettirilmesinde, Anadolu’ya çıkarak Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemal Paşa ve temsil heyetinin önemli yeri vardır. Misak-ı Millî ile kapitülasyonlar reddedilmiş ve bugünkü Türkiye’nin teorik sınırları çizilmiştir. Şu maddelerden oluşur: Arapça konuşan, ancak, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’ne göre düşman işgali altında bulunan bölge halkının durumu, bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin, İslam ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından, anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. Halkın, ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918) verdikleri oylarla anayurda katılma kararını belirten Evliye- i Selase (Üç sancak: Kars (Oltu, Olur ve Şenkaya dahil) Ardahan (Artvin, Avara ve Çürüksu dahil) ve Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz. Batı Trakya’nın geleceği de orada oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir. İslam Halifeliği’nin, Osmanlı Saltanatı’nın ve hükümetin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizi’nin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazları’nın dünya ticaretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar geçerli sayılacaktır. Azınlıkların hakları, İtilaf Devletleri ile hasımları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki Müslümanların da bu haklardan istifadeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır. Millî ve iktisadî gelişmemize imkân vermek, daha çağdaş ve muntazam idare ile işleri yürütmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız, hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeple; siyasî, adlî, malî ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır.
[2] “Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu (30 Ekim 1918 günkü Mütareke yapıldığı sırada) düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerin geleceğinin, haklarını serbestçe açıklayacakları rey sonucu belirlenmesi gerekir; söz konusu mütareke çizgisi içinde din, soy ve amaç birliği bakımlarından birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı-İslâm çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü ister bir eylem, ister bir hükümle olsun, hiçbir sebeple birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.”
[3] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun Kerkük, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2006, 31-33.
[4] İbrahim, Kafesoğlu, “İlk Türk-İslam Siyasî Teşekkülleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara: TKAE Yay. 2001, 307-308.
[5] Ali, Sevim. “Suriye’de İlk Türkler”, Türk Kültürü, Sayı: 32, 1965, 48-49; Ali Sevim. “Kuzey-Suriye’de Görünen İlk Türk Emiri Han-Oğlu Harun”, Belleten, Ankara, Cilt: 43, Sayı: 170, 1979, 365-380.
[6] Mustafa, Kafalı. “Suriye Türkleri I”, Töre, Ankara, Cilt:5, Sayı: 21, 1973, 32-33.
[7] Mustafa, Kafalı. agm., 32-33.
[8] Mustafa, Kafalı, “Suriye Türkleri II”, Töre, Ankara, Cilt:5, Sayı: 23, 1973, 23.
[9] Murat Çelikdemir, XII. Yüzyılda Aşiretlerin Rakka’ya İskanı, Fırat Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Yayınlanmamış Doktora Tezi.
[10] Mehmet, Şandır. “Suriye’de Yaşayan Türkler”, Millî Eğitim ve Kültür, Ankara, Cilt:2, Sayı:7 “Özel Sayı”, 1980, 136-141.
[11] Cengiz, Orhonlu. “Lazkiye Türkleri”, Türk Kültürü, C: 4, S:40, 426-429; Ömer Osman Umar, “Suriye Türkleri”, Türkler, 20. c. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, 599.
[12] Mehmet, Şandır, “Suriye’de Yaşayan Türkler”, Millî Eğitim ve Kültür, Ankara, Cilt:2, Sayı:7 “Özel Sayı”, 1980, 136-141; Umar, agm, 599-600.
[13] C. Cahit Güzelbey, “Suriye Türklerinin Durumu”, Gaziantep Kültür Dergisi, Aralık 1958, C:2, S:32, 7-8

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

escort izmir izmir escort porno izle türk porno porno escort izmir porno izle travesti porno izmir escort türkçe porno üvey anne pornosu
Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
escort sakarya adapazarı escort sakarya escort bayan sakarya escort