Son Dakika
12 Aralık 2019 Perşembe

Karabağ Sorunu ve Hocalı Soykırımı

02 Haziran 2014 Pazartesi, 01:10
Karabağ Sorunu ve Hocalı Soykırımı

KARABAĞ’DA AZATLIĞA SAPLANAN HANÇER: HOCALI SOYKIRIMI

Emre Şenbabaoğlu

Hocalı soykırımına gelinen süreci tarihî bağlamda ve Karabağ sorunu açısından ele almak gerekmektedir. Tarih boyunca çeşitli devletlerin hüküm sürdüğü Azerbaycan 19. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmıştır. 1828 yılında İran ile Rusya arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması ile Karabağ da dâhil olmak üzere Azerbaycan’ın kuzeyi Rusya’ya bırakılmış, Güney Azerbaycan ise İran’ın egemenliği altına girmiştir. Söz konusu tarihte Karabağ bölgesinin demografik yapısında Türkler büyük bir çoğunluğu oluşturmaktayken (yaklaşık olarak % 95), Kuzey Azerbaycan’ın Rusya’nın denetimine geçmesiyle birlikte bölgeye sistematik bir Ermeni göçü başlamış ve dünyanın birçok bölgesinden gelen Ermeniler Karabağ’a yerleştirilmiştir. Sovyetler döneminde Stalin’in 1923 yılında Karabağ’ın yukarı kesimlerine yerleştirdiği Ermenilerle bölgenin demografik yapısı değiştirilmeye çalışılmıştır. Bu tarihten sonra Rus ve Ermeniler Karabağ’ın yukarı kısmını “Dağlık Karabağ” şeklinde telaffuz etmeye başlamıştır. Karabağ’ın tamamında nüfus olarak Azerbaycan Türkleri ağır basarken Dağlık Karabağ olarak adlandırılan bölge dışarıdan gelen göçlerle birlikte Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bir yer haline getirilmiştir. Bazı akademisyen ve yazarlar bu gerçeği bilinçli bir şekilde göz ardı ederek Karabağ sorununda Ermenistan’ı haklı çıkarma gayreti içerisine girmişlerdir.

1988’de Karabağ’ın yukarısındaki Ermeni nüfusun yoğunluğunu ileri sürerek Karabağ üzerinde hak iddia eden ve faaliyete geçen Ermeniler, Sovyetlerin de bu konuda kendilerini desteklemesiyle birlikte Karabağ’a yönelik eylemlerini arttırmıştır. Sovyetlerden alınan askeri ve psikolojik destek, Ocak 1990’da Bakü ve Karabağ’da kendini açık bir şekilde göstermiş ve 20 Ocak’ta Bakü’de yaşanan katliamla, bu konuda sabıkalı Ermenistan’ın katliamlarla dolu tarihine bir kara leke daha eklenmiştir. Sovyetlerin dağılma sürecine girdiği 1991 yılında Ermeniler Karabağ bölgesindeki baskılarını arttırmış ve 3 Eylül 1991’de sözde Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Karabağ’ın merkez şehri Hankendi’nin 1992 Ocak ayında işgal edilmesinden sonra, stratejik bakımdan çok önemli bir yerde bulunan 7 bin nüfuslu Hocalı kenti 26 Şubat’ta Ermeniler tarafından işgal edilerek, şehir halkı soykırıma maruz bırakılmıştır. Hocalı soykırımına gelinen süreç bu şekilde gelişmiştir.

Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin Hocalı ilçesinde 1992 yılının 25 Şubat’ını 26 Şubat’a bağlayan gecede yaşanan soykırım dünya ve insanlık tarihine kara bir leke olarak düşmüştür. Tarihi soykırım ve katliamlarla dolu olan ve bu konuda oldukça deneyimli (!) olan Ermenilerin, bölgede konuşlanmış olan Rus 366. Motorize Alayının da desteğini alarak planlı ve sistemli bir şekilde gerçekleştirmiş olduğu soykırımda resmi rakamlara göre 83’ü çocuk, 106’sı kadın olmak üzere 613 kişi hayatını kaybetmiştir.

Vahşet dolu görüntülerin ortaya çıktığı Hocalı’da insanlar rakamların da gösterdiği gibi yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın imha edilmiş ve soykırım “Türk” kimliği hedef alınarak gerçekleştirilmiştir. Kulakları kesilen, kafaları koparılan çocuklardan karnı deşilen hamile kadınlara, kafa derileri yüzülen erkeklerden öldürüldükten sonra yakılanlara kadar hemen herkes bu insanlık dışı olaylardan nasibini almıştır. Soykırıma uğrayan 613 kişiye yaralıları, rehin alınanları ve Karabağ’da yerlerinden edilen yüz binlerce kişiye de eklersek yaşanan vahşetin boyutları çok uç noktalara varmaktadır. Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet’in “Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Nazilerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz.”[1] şeklindeki değerlendirmesi de bu durumun en büyük göstergesidir.

Sovyetlerin dağılma sürecinde Ermenistan tek başına böyle bir saldırıyı gerçekleştirebilecek nitelikte güçlü bir orduya sahip bulunmamaktaydı. Ermenistan’ın bu askeri başarılarının(!) arkasında Arman Cilavyan’a göre Sovyet döneminden kalan askeri malzemeler ve Rusya Federasyonu’nun Ermenistan’ı el altından desteklemesi yatmaktadır.[2] Bu noktaya gelinmesinde, gerek Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonra devletleşmesini tamamlayamamış olması ve yeterli bir orduya sahip olamaması, gerekse Rusya Federasyonu’na bağımlı dış politika belirleyici olmuştur. Tüm çabalarına rağmen Muttalibov’un Rusya ile aynı kulvarda yürüme politikası, Rus ordusunun 366. Alayının 26 Şubat 1992’de Hocalı katliamında aktif rol almasıyla çökmüştür.[3]

İç siyasal istikrarsızlıklar da işin içine girince, Hocalı’ya giden süreçte Ermeniler hedeflerine ulaşmak bakımından önemli mesafeler kat etmiştir. Muttalibov’un, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali karşısında dahi Rusya yanlısı politika izlemesi ve çözümü Rusya’da görmesi Hocalı soykırımını kaçınılmaz kılmıştır.

Hocalı soykırımı sonrasında Azerbaycan’da Rus Ordusunun öncelikli olarak eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi(DKÖB) coğrafyasından çıkmasına yönelik talepler artmış ve Rus askeri birlikleri Ermenistan’a yerleşme gerekçesi ile bölgedeki üslerin boşaltarak Laçin koridoru aracılığı ile bölgeden çıkarken Ermenilerle birlikte 9 Mayıs 1992’de Şuşa’nın ve 17 Mayıs 1992’de Laçin’in işgali operasyonlarına katılmıştır.[4] Özellikle Ebulfez Elçibey’in 7 Haziran’daki devlet başkanlığı seçimlerini kazanmasının ardından izlediği dış politika Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki nüfuzunu kırma noktasında etkili olmuştur. AHC lideri Elçibey’in Rusya ve İran’a karşı takındığı tavır, bu iki ülkenin Ermenistan’a destek vermesinde etkili olmuştur. Özellikle Rusya, Ermenistan’ı Azerbaycan’a karşı baskı unsuru olarak kullanmış, İran da Ermenistan’ı el altından desteklemiştir. Ancak bu dönemde Hocalı soykırımının da dâhil olduğu Karabağ konusunda ikili ilişkiler düzeyinde bir sonuç alınamamıştır. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel, Bakü karşıtı bir politika izlediği gibi Elçibey’in yardım taleplerini de reddetmiştir. Azerbaycan, 1993 tarihinden sonra gerek AGİT gerekse Türkiye’nin kurulmasına öncülük ettiği Minsk Grubu bağlamında, sorunu uluslararası düzeye taşımaya çalışmıştır.

Hocalı soykırımını uluslararası açıdan ele aldığımızda ise, karşımıza olayın niteliği hakkında tartışmalar çıkmaktadır. Dünya tarihinde her milletin soykırıma uğradığından yola çıkarak olayı sıradanlaştırmaya çalışan çevreler “soykırım” kavramı yerine daha yumuşak ve ılımlı bir kavram olan “katliam” kelimesini kullanmayı yeğlemektedirler. Hocalı’da yaşananların soykırım niteliği taşıyıp taşımadığı ise sorunun boyutunu daha farklı noktalara taşıması bakımından son derece önemlidir.

Uluslararası hukuk açısından incelediğimizde bu tartışmalara açıklık getirecek en önemli uluslararası belge, 9 Aralık 1948’de imzalanan “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”dir.

Sözleşmenin 2. maddesi yoruma ve yanlış anlamaya yer bırakmayacak ölçüde açık ve nettir:
“ Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki aşağıdaki fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b)Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;

c)Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

d)Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e) Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek.”

Görüldüğü gibi sayılan fiillerden yalnız birinin işlenmesi durumunda dahi olay “soykırım” suçu kapsamına girmektedir. 2. maddenin a) ve b) bendindeki koşullar Hocalı’da yaşananların soykırım olduğunu göstermektedir. Soykırım Türk etnik varlığı hedef alınarak gerçekleştirilmiş, Türk etnik varlığı ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Azerbaycan Türkleri, bir insanın aklına gelemeyecek yöntemlerle barbarca öldürülmüş ve çoğu kişiye bedensel ve zihinsel anlamda zarar verilmiştir. 366 sayılı alayda yer alan 4 Özbek, 6 Kazak, 3 Kırgız ve 4 Tatar kökenli askerin de aynı dönemde alayda görevli Ermeni gruplarca öldürülmesi, genel hedefin Türk etnik varlığı olduğunu göstermektedir.[5] Ayrıca Hocalı soykırımı, uluslararası hukukta saygın bir yere sahip “ Nürnberg Mahkemesi Kuruluş Senedinde ve Mahkeme Kararında Tanınan(kabul edilen) Uluslar arası Hukuk İlkeleri” metninin 6. ilkesinin ii) bendinin de c.fıkrasında tanımlanmış insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında da ele alınmalıdır.[6] Tüm bu belgeler Hocalı’daki vahşetin soykırım kavramı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Ayrıca olayın insan hakları açısından değerlendirilmesi gereken bir başka boyutu vardır. Bölgede ilk incelemeleri yapan Memorial isimli Moskova merkezli insan hakları örgütünün tespitlerine göre “bu katliam ile insan haklarına ilişkin temel sözleşmelerin tamamı ihlal edilmiş ve insanlık suçu işlenmiştir.[7]Human Rights Watch da olayı insanlık dramı olarak nitelendirmiştir.[8]

Uluslar arası kamuoyu olayı halen bir katliam veya dram/trajedi olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Olayın soykırım olduğuna yönelik birçok görüntü kaydı, fotoğraf, görgü tanığı bulunmasına rağmen Ermenistan’a ve soykırımın emrini bizzat veren Robert Koçaryan’a karşı herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Rusya’nın 366. Motorize Piyade Alayı’nın da işin içinde olduğu kanıtlanmıştır. Rusya bunu inkâr etmektedir ancak alaydan firar eden üç Rus askeri 3 Mart 1992’de düzenledikleri baskın toplantısında, “Hıristiyan Ermeniler yanında Müslüman Azerbaycanlılara karşı savaşmalarının istendiğini”[9] itiraf etmiştir.

Soykırımın yaşandığı tarihte bölgeye gelen yetkililer, yabancı gazeteciler ve araştırmacılar da olayı dünya basınına yansıtmışlar ve soykırım sonrası ortaya çıkan dehşet verici manzarayı bizzat kendi gözleriyle görmüşlerdir. Örneğin Dağlık Karabağ’ın Azerbaycanlı valisi Assad Faradzhev: “Kadınlar ve çocukların kafa derileri yüzülmüştü. Cesetleri seçmeye başladığımızda bize ateş etmeye başladılar.”[10] demiştir. Yine Ağdam’daki Milis şefi Rashid Mamedov: “ Cesetler koyun sürüsü gibi uzanıyorlardı orada. Naziler bile hiç bunun gibi yapmadılar.” diyerek düşüncelerini dile getirmiştir. Bir Reuters fotoğrafçısı olan Frederique Lengaigne ise yine Ağdam’da cesetlerin iki tıra doldurulmakta olduğunu görmüştür. Bölgeye helikopterle giden Azerbaycan yetkilileri ve gazeteciler kafalarının arkası uçurulmuş üç çocuğu helikopter aracılığıyla geri getirmişler ve bazı cesetleri seçerken yine Ermeniler ateş ederek onları engellemeye çalışmıştır. Bu örnekleri uzatabiliriz ve bu konuda oldukça fazla görgü tanığı bulunmaktadır. Yine kameraya alınan görüntüler ve çekilen fotoğraflar soykırımın en önemli kanıtları arasında yer almaktadır. Bu ibret verici görüntüler olayı katliam ya da trajedi olarak görme çabası içerisinde olanları yeniden düşünmeye davet edecek yöndedir.

Ayrıca olayın insan hakları açısından değerlendirilmesi gereken bir başka boyutu vardır. Bölgede ilk incelemeleri yapan Memorial isimli Moskova merkezli insan hakları örgütünün tespitlerine göre “bu katliam ile insan haklarına ilişkin temel sözleşmelerin tamamı ihlal edilmiş ve insanlık suçu işlenmiştir.[11]Human Rights Watch da olayı insanlık dramı olarak nitelendirmiştir.[12]

Ortada bulunan tüm kanıtlara rağmen uluslararası kamuoyu olayı görmezlikten gelmektedir. İnsan hakları örgütleri, sivil toplum örgütleri ve demokratik oldukları söylenen birçok ülke olayı soykırım olarak değerlendirmemekte ve suçluların cezalandırılmasına yönelik herhangi bir girişimde bulunmamaktadır. Olay uluslararası hukuka göre suç teşkil etmektedir ve her iki ülke de Birleşmiş Milletlere üye olmakla beraber “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”yi imzalamıştır ve her iki üyeyi de bağlamaktadır.

İlgili sözleşmenin 4. maddesi soykırım suçunu işleyenlerin, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılmasını öngörmektedir. Buna ek olarak 6. Madde, soykırım suçunu işleyenlerin suçun işlendiği ülkedeki devletin yetkili bir mahkemesi veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan Uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanmasını gerektiğini belirtmektedir.

Bu konuda karşımıza çıkan en önemli örnek 11 Temmuz 1995’te gerçekleştirilen Srebrenitsa Soykrımı’dır. Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Adalet Divanı, Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kasabasındaki olayın soykırım olduğuna karar vermiştir. Hocalı Soykırımı da Srebrenitsa Soykırımı ile benzeşmektedir. Böyle bir kararın alınması yönünde girişimlerde bulunulması ve olayın tarafsız bir biçimde incelenerek ‘soykırım’ olduğuna yönelik UAD’den bir karar çıkartılması halinde adalet yerini bulmuş olacaktır.

Sonuç
1992 Şubat’ında insan aklının hayal edemeyeceği yöntemlerle imha edilmeye çalışılan Azerbaycan Türkleri, olayın üzerinden 16 sene geçmesine rağmen bu vahşetin acılarını hala unutabilmiş değildir. Yerlerinden edilen yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, öksüz ve yetim bırakılan çocuklar ve sakat kalan insanlar ortada tam anlamıyla bir insan hakları ihlali olduğunu göstermeye fazlasıyla yetmektedir. Ekranlarda sıkça rastladığımız insan hakları savunucularının ve sözde demokratların olaydan bir kelime bile söz etmemesi son derece düşündürücüdür. İnsan hakları ihlal edilenler ve mağdur olanlar Türkler olduğunda olaylar görmezlikten gelinmekte ve sıradanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Hocalı Soykırımı’nın hukuki mücadelesinin yanında sivil toplum örgütlerinin ve bireylerin de bu olaya duyarlılık göstermesi ve bunu uluslararası topluma anlatması gerekmektedir. Türk Dünyası’nın tüm devlet yetkilileri bu konuda fikir birliğine vararak sorunun çözümü için işbirliği yapmalı, dünyanın hemen her ülkesinde yer alan Türk lobileri Hocalı Soykırımı’nı anma törenleri ve yürüyüşler düzenlemelidir. Gerek Birleşmiş Milletler gerekse diğer uluslararası örgütler nezdinde girişimlerde bulunularak Hocalı Soykırımı’nı tanıyan yasaların ilgili devletlerin meclislerinden geçirilmesine çalışılmalıdır. Bu konuda özellikle Azerbaycan ve Türkiye’nin ve diğer Türk devletlerinin öncülük ederek bu utanç verici soykırımı kabul ettirmeleri ve yetkililerin cezalandırılmasını sağlamaları, kendilerinin soykırımcı bir millet olarak suçlandığı bir zaman diliminde tüm asılsız hezeyanları ortadan kaldırmaya yetecektir.

[1] United Nations General Assembly, Human Rights Questions, 30 Ocak 1996. Ayrıca bkz. http://www.un.org/documents/ga/docs/51/c3/ac351-9.htm
[2] Arman Cilavyan, “ ’Ni Pugayte Çeçnu s Karabahom!’-Prizıvayet Robert Koçaryan”, Nezavisimaya Gazeta, 27.1.2000. Aktaran, Erel Tellal, Güney Kafkasya Devletlerinin Dış Politikaları, Mülkiye Dergisi, Cilt:24, Sayı:225, s.90
[3] Araz Aslanlı-İlham Hesenov, Haydar Aliyev Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, Ankara 2005, s.21.
[4] A.g.e. s.35, Arif Yunusov, “Karabağ Savaşı”, Azerbaycan, 23 Ocak 1993.
[5] Araz Aslanlı, Hocalı Katliamı, 27.02.2006.
[6] Nazim Cafersoy, 14. Yılında Hocalı Soykırımı, 25 Şubat 2006. Ayrıca bkz. http://www.turksam.org
[7] Araz Aslanlı, Hocalı Katliamı, 27.02.2006.
[8] a.g.k.
[9] a.g.k.
[10] New York Times, Massacre by Armenians Being Reported, 03.03.1992.
[11] Araz Aslanlı, Hocalı Katliamı, 27.02.2006.
[12] a.g.k.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.