Son Dakika
22 Kasım 2017 Çarşamba

Küreselleşen Kapital ve Bireyler

31 Mayıs 2014 Cumartesi, 02:55

Küreselleşmenin Kaynağı: “İnsan” ve “Bilgi”

Yapısı, işleyişi ve tarihsel arka planı bakımından düşünüldüğünde, kanaatimizce küreselleşme bir “tercih” değil, “süreç”tir. Bilinen adı ile “küreselleşme süreci”. Batı’nın cihan hâkimiyetine adım adım yaklaşması kimine göre; kimine göre ise, insanoğlunun tabiata karşı verdiği savaşı kazanmaya başladığını, doğaya boyun eğdirdiğini ispatlayan bir bilim, teknoloji, ulaşım ve iletişim patlaması! Fakat bu tanımlardan hangisi üzerinde mutabakata varılırsa varılsın, sonuç küreselleşmenin süreç olma özelliğini yok etmeyecektir. Söz konusu sürecin özü aslında “bilgi”dir ve bilginin sahibi de “insan”.

İnsan fıtratında olan “düşünme” özelliği sonucunda bir şeyler öğrenir ve “bilgi”ye kavuşur; ardından da bilgisi dâhilinde kendisine bir yol çizip, bir ideal belirler. İdeallerine ulaşmaya çalışması veya ulaşması, dünyevi hayatındaki en büyük mutluluktur belki de.

Bugün, daha önce de belirttiğimiz üzere, dünyaya hâkim olan süreç kuşkusuz küreselleşmedir. Hal böyle iken, sürecin etkisine birey bazında baktığımızda ise; karşımıza çıkan “ortak ideal” şudur: “Tüketim”.

Tüketime ortak ideal dememizdeki sebep, tüketimin, neredeyse her insanın artık en büyük ideali halini almasından kaynaklanmaktadır. İnsan sürecin getirdiği veya dayattığı bu durum ile “üretmeden, hazır tüketen bir parazit” haline gelmektedir.

Parazit birey, bir süre sonra –sürecin kendine dayattığı durumlar haricinde- “ne için?”, “kim için?” gibi soruları sormaya başlayacaktır. Bu soruların cevapları, bireye “ben” merkeziyetli bir hal aldıracak, diğer bireyler ile arasında ortak bir bakış açısı veya bir bütünlük çıkmasını önleyecektir. Belki de bu durum “ortak kültür”ün devam etmesine engel teşkil edecek, bir başka deyişle, daha da vahimleşip, “millet olma bilinci”ni yok edecektir.

Küreselleşme kimse için bir tercih değil, tam aksine, var olan, yaşanmak zorunda olunan bir süreçtir. Kaçınılması, bir başka deyişle, dışında kalınması imkânsız bir süreçtir. Bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olan çokuluslu şirketler, ülkeleri sürece entegre edebilme adına yoğun çabalar içerisindedirler.

Çokuluslu şirketlerin bir ülkeye girmeden önce aradıkları şartlardan belki de en önemlisi, siyasi ve ekonomik istikrar(!)dır. Dikkatlice sorguladığımızda, akla gelen ilk soru şudur: “Siyasi ve ekonomik istikrarı olan bir ülkede, çok uluslu şirketlerin “sürece entegrasyon planı” nasıl gerçekleşecektir?” Bu soruya başka bir soruyla, yani “Siyasi ve ekonomik istikrarı sağlayıcılar kim?” sorusu ile cevap vermemiz gerekiyor.

Bahsettiğimiz tabii ki de gelişmekte olan ülkeler açısından söz konusu bir durumdur. Bu soruların ardından ortaya sürecin diğer önemli aktörleri, yani “uluslararası kuruluşlar” çıkmaktadır. Fazla detayına inmeden bahsetmek gerekirse; gelişmekte olan bir ülkede kimi zaman siyasi devrimlerle (hükümetler devrilerek), kimi zaman iç çatışma ortamları oluşturularak veyahut ülkenin ekonomik yapısı, finansal düzeni sekteye uğratılarak, mizahi bir deyimle “Effect of Soros (soros etkisi)” oluşturularak, ülkeler bir şekilde dışa bağımlı, yardıma muhtaç bir hale getirilmekte, bu kısımdan sonra devreye giren diğer aktörler ülkenin bağımsızlığını yok etmeye başlamaktadırlar.

Biz söz konusu duruma iktisadi açıdan göz attığımızda; IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi uluslararası kuruluşlar aracılığı ile ülkelerin ekonomilerine, ekonomi politikalarına, bazen dolaylı yoldan, kimi zamanda direkt olarak müdahalede bulunmaktadırlar.

Uluslararası kuruluşlar ve küreselleşme sürecindeki rolleri

Küreselleş(tiril)me’ye karşı koymak imkansız hale geldi demiştik. Alternatifi olmayan bir sistemi yok etmek ne kadar mümkündür? Bu çok açık. Bu durumda bilinen bazı tabuları beklide yıkmak gerekmektedir. Bir zamanlar güçlü bir silahlı kuvvetinin olması, o silahlı gücü bulunduran ülkenin çok güçlü olduğu anlamına gelmekte idi. Bilinmesi gereken artık güç silahlanmanın da ötesinde, yalnız silahlı güç yeterli olmamaktadır. Nitekim ekonomik bağımsızlığı olamayan, sürekli ekonomik sarsılmaların yaşandığı, krizlerin görüldüğü bir ülkede çok güçlü bir silahlı kuvvetin ne önemi kalıyor? Küreselleşme sürecinde yada kapitalist sistemde gücü artık “kapital” yani “para”, güç artık “ekonomi”, güçlü devletin göstergesi artık güçlü ve dayanıklı bir ekonomi.

Eskiden uluslararası sitemin temel aktörü ulus- devlet iken şimdi küreselleşmedir. Günümüzde ulus- devletin yerini küreselleşmenin en güçlü araçlarından olan uluslar arası kuruluşlar almışlardır. Küreselleşmenin ekonomi ayağında uluslar arası kuruluşlar ve ulus ötesi şirketler etkin bir biçimde rol almaktadır.

Uzmanlar küreselleşme sürecinin, ekonomik alanda 3 faklı yönüne dikkat çekmektedirler; ticari, mali küreselleşme ve üretimin küreselleşmesi.

Ticari küreselleşme: Küreselleşme sürecinde en önemli etkenlerden birisi, dünya ticaretinin serbestleştirilmesi bu yolla “küresel ticareti” oluşturmak. İkinci dünya savaşının ardından ortaya çıkmış olan bu durum bugün dünyanın tek bir Pazar haline gelmesini arzularcasına hızla devam etmektedir.

Ticaretin tüm dünyada serbest hale gelmesini amaçlamakta ve uluslar arası örgütler aracılığı ile gerçekleştirilmektedir. 1947 – 48 yılları arasında Küba’da toplanan dünya ülkeleri “uluslar arası ticaret örgütü(ÜTO)”nü kurmak için bir araya geldiler. Amaç uluslararası ticarette gümrük ve diğer kısıtlamaları kaldırarak dünya ticaretini serbest hale gelmesinin önünü açmaktı. Ancak ABD ve gelişmiş bazı ülkeler tarafından iç politika müdahale gerekçesi ile reddedildi. Reddedilmesinin arkasında yatan asıl gerçek neden ise yerli üreticilerin karlarının azalacağı korkusu ile siyasi otoriteler üzerinde yaptıkları baskı idi. Ancak bu durum dünya ticaretinin serbestleşmesi için verilen çabaların önüne geçemedi ve özellikle serbest ticarete meraklı bazı ülkeler arasında belli anlaşmalar yapıldı. Ortaya, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Tenel Anlaşması ( GATT) adında geçici bir anlaşma çıktı.

GATT faaliyetleri, üye ülkeler arasında belirli aralıklarla yapılan görüşmeler ile ülkeler arasında karşılıklı taviz vermek sureti ile yürütülüyordu. GATT varlığını yapılan Uruguay görüşmelerine kadar sürdürmüş, Uruguay görüşmelerinde ise GATT’ın gelişmiş ve örgütlenmiş hali diyebileceğimiz “Dünya ticaret Örgütü (DTÖ)” kurulmuştur.

Dünya Ticaret Örgütü, yasal hal almış biçimde, yaptırım gücü olan, sanayi, tekstil, tarım ve hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi için kurulmuştur. Bugün DTÖ’ye üye ülkeler dünya ticaretinin %90’ını oluşturmaktadır. DTÖ’nün, kapsam dahilindeki anlaşmaların uygulanması ve yönetimi, yapılacak yeni çok yanlı ticaret görüşmeleri için forum oluşturmak, üyeler arası çıkabilecek anlaşmazlıkları çözmek, üyelerin dış ticaret politikalarını gözden geçirme ve değerlendirme, IMF, dünya bankası ve bunlara bağlı kuruluşlarla iş birliği yapmak, Gelişmekte olan ülkelere yardımcı olmak gibi temel amaçları bulunmaktadır.

Küreselleşme sürecinde DTÖ önemli yer tutmaktadır. Amaçlarından da anlaşılacağı gibi dünya ticaretini tek merkezden kontrol etmeye ve ülkeler arasında ticari faaliyetlerdeki her türlü sınırın kalkmasına çalışmaktadır. Günümüzde halen dünya ticaretini çok yönlü olarak serbestleşebilmesi için çalışmalarına devam etmektedir.

Mali küreselleşme: Küreselleşmenin bir başka boyutu ise “Mali Küreselleşme”dir. Sermayenin faizler, döviz kurları ve borsa endeksleri aracılığıyla uluslararası düzeyde gerçekleştirdiği harekete mali küreselleşme denir. Ülkelerin kısa ve uzun vadeli sermaye akımları ile ilgili uyguladıkları politikaları yurt içinden dünya piyasalarına dönük hale getirerek bir bütünleşmenin oluşturulmasıdır. 1980 yılı sonrasında ortaya çıkan bu söylem Küreselleşme açısından bugün önemli bir yer tutmaktadır. Son yıllarda uluslararası alanda sermaye dolaşımı büyük ölçüde artmış, dünya tek bir mali piyasaya sahip duruma gelmeye başlamıştır.

Dünyada mali küreselleşmenin oluşturulabilmesinde belki de en büyük organizasyon Uluslararası Para Fonu’dur (IMF). İkinci Dünya Savaşı ardından ekonomik sistemin temeli 1944’te Bretton Woods konferansında atılmıştır. Bu konferansın sonuncunda, başta görevi Avrupa ekonomilerinin onarılmasına katkıda bulunmak olan ve sonra az gelişmiş ülkelere kalkınma yardımı sağlamayı da amaç edinen “Dünya Bankası”, uluslararası para ve mali sisteminin düzenini sağlamak amaçlı “Uluslararası Para Fonu(IMF)” kurulmuştur.

IMF’nin görevleri arasında; ekonomik istikrarsızlık içinde olan ülkelere kısa vadeli kredi sağlamak, uluslararası mali sisteme zarar vermesini önlemek için ülkelerin kur politikalarını gözetlemek, mali kriz içerisindeki ülkelere krizin atlatılması için kaynak sağlamak vardır.

IMF üyesi her ülkeye belli bir kota belirlenmiştir. Üyeler bu kotalarının oranlarına göre Fon’dan faydalanabilir ve Fon’un yönetimine katılırlar. Fon’un temel politikaları belirlenirken oylama yapılır ve kabul görmesi için oy çokluğu yeterlidir. Oy verme ağırlığını belirleyen ülkelerin kotasıdır. Kotası yüksek olan ülkeler Fon’un yönetiminde çok etkilidirler. Bu da bize IMF politikalarının gelişmiş ülkeler (hatta ABD ve güdümündeki ülkeler desek yanlış olmaz) tarafından belirlendiğini göstermektedir. Üye ülkeler arasında ABD tek başına % 20’ye yakın bir kotaya sahiptir. Gelişmekte olan bir çok ülkenin ise kotadaki payları %1’i geçmemektedir.

“Ekonomik büyüme için yabancı sermaye girişi gereklidir; mali küreselleşme mali istikrar, ekonomik büyüme ve refah getirir.” Söylemi ile IMF senelerce mali küreselleşme politikalarını sürdürmüş, ancak ekonomik büyüme ve refah yerine gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik krizler yaşanmıştır. IMF’nin mali küreselleşmesi söylediklerini yerine getiremiyor tam aksine hareketler oluşmasına neden oluyordu. Bu durum birçok ülkenin IMF’den uzaklaşmasına neden olmuştur.

“M. Ayhan Kose, Eswar Prasad, Kenneth Rogoff ve Shang-Jin Wei imzalı, “Financial Globalization…” yazarları diyorlar ki mali küreselleşme tezi ekonomik büyüme, mali istikrar getirecekti. Mali küreselleşmeye yönelik eleştiriler, kriz yarattığını, ekonomik büyüme getirmediğini savunuyorlar. Biz, diyorlar, bu iki saptamanın dışından yeni bir bakış sunacağız. IMF veri toplamış, araştırmış, sonunda, “mali küreselleşmenin büyümeyi hızlandıracak sihirli bir vuruş olmadığı” soncuna ulaşmış. Ama getirdiği riskler de iddia edildiği gibi yönetilemez değilmiş. Mali küreselleşmede ileri giden ülkeler, diğerlerinden daha hızlı büyümüş görünüyorlarmış. Ama araştırmalar sermaye hareketlerindeki serbestleşmenin, ekonomik büyümeye yararlı olduğunu kanıtlayamıyormuş. Diğer bir deyişle IMF mali serbestleşmeyle büyüme arasında olumlu bir ilişki bulamamış. Öyleyse, mali küreselleşmede ilerleyen ülkeleri, “mali küreselleşme olmasaydı belki de daha hızlı büyüyeceklerdi” de denebilir! Zaten, “Paradox of Capital” , yazısından, “yabancı sermaye girişi düşük olan ülkelerin, güçlü ekonomik büyüme yakalama şansı daha yüksek oluyor” sonucu çıkıyor.”

Dünya’nın küreselleştirilmesi sürecinde en etkili kuruluşlardan birisi de Dünya bankasıdır. Avrupa ülkelerinin savaş sonrası sıkıntılarını çözmek amaçlı kurulmuş ancak daha sonraları amacı gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasına yönelmiştir. Borç batağına batmış ülkelere IMF politikaları ile birlikte krediler sağlamaktadır.

Küreselleşmenin ekonomi ayağında son olarak değineceğimiz ise üretimin küreselleşmesi. Bu akıllara hemen ulus-ötesi şirketleri ve bunların sınır ötesi üretimlerini getirmektedir. Bugün dünyadaki üretimin büyük payını elinde bulunduran ulus-ötesi şirketler, küreselleşmenin önemli araçlarından biri halini almıştır. Kuruldukları kendi ülkeleri dışında da yatırımlar yaparak üretim faaliyeti gerçekleştiren bu şirketler, kimi devletlerden daha güçlü hale gelmişlerdir.

Küresel Krizlere Rağmen Küreselleşmenin Varlığı Neden?

Küreselleşen dünya’nın Ekonomik bir hal almış krizi ( artık sadece finansal kriz değil ) 2009’un dönemini de tüm hızıyla geçirmiş durumda. Krize karşı önlemler alınmaya devam etmekteyken bir yandan da sistemin tartışmaları başlamış, sisteme yani kapitalizme karşı ideolojik olarak eleştirilerini yöneltenler ve kapitalizmin savunucuları krizi 2 farklı boyutta yorumlamaktadırlar.

Görüş 1: Sistem artık geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Ne kadar önlem alınırsa alınsın, ne kadar çaba harcanırsa harcansın geri dönüşü yok. Bu görüşe göre sonuç; Sistem çökecek.

Görüş 2: Sistem yapısı gereği kriz yaratma mekanizmasına sahip. Krizler meydana gelebilir ancak bu durum düzeltilebilir ve tedavi edilerek sistem sorunsuz çalışır hale getirilebilir boyuttadır. Aslında burada anlatılan veya bizim anladığımız; sistem her krizden daha da güçlenerek çıkar.

Bu iki görüş ele alındığında hangisine katıldığımızı düşünecek olursak 2. görüş daha gerçekçi gelmektedir. Burada 2. görüş derken kapitalizmin savunuculuğunu yapmaktan bahsetmemekteyiz. Bizim gerekçemiz tarihsel süreç incelendiğinde ve sistemin daha önce geçirmiş olduğu krizlere göz atıldığında bu durum ispatı olabilecek nitelikte örneklere rastlanmaktadır.

Bir diğer gerekçemiz ise sistemin çöktüğü varsayıldığında, alternatif bir sistemin mevcut ya da gündemde olmaması. Böyle bir şey söylediğimizde akıllara direk şu soru gelebilir; Yeni bir sisteme geçilemez mi? Daha önce var olmuş sistemler tekrar hâkim olamaz mı?

O zaman öncelikle şunu tartışmaya açmak gerekir. Bir sistemde aranılan en önemli şart nedir? Bunu gayet basit bir mantıkla düşündüğümüzde akıllara ilk gelen toplumsal refah olmaktadır. Bunu saylayan en önemli faktörlerden biriside GSYH’nın artışı. Her GSYH artışı birey refahını artırıyor demekte yanlış olacaktır (nüfus artışı göz önüne alındığında). İngiliz ekonomi tarihçisi Angus Maddison’un web sitesinde yayınlanan ve ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez’in çevirdiği verilere baktığımızda;

Kapitalizmin ya da piyasa sisteminin başlangıcını sanayi devrimi, onun tarihini de 1820 yılı olarak kabul edebiliriz. Milattan sonra 1 yılı ile 1820 yılı arasında geçen 1820 yıllık kapitalizm öncesi döneme bakarsak dünya nüfusunun yüzde 461, dünya GSYH’sı yüzde 662 ve kişi başına gelirin yüzde 143 artmış olduğunu görüyoruz. Yani gelirdeki artışın çoğu nüfus artışına gitmiş. 1820 yılından 2006 yılına kadar geçen kapitalizmin 186 yıllık tarihine baktığımızda ise dünya nüfusunun kapitalizmden önceki 1820 yıldan daha fazla artığını (yüzde 623), dünya GSYH’ sının önceki 1820 yılın on katı daha hızlı arttığını ve kişi başına gelirin de önceki 1820 yılın 7.5 katı artış gösterdiğini görebiliriz.

“Kapitalizm, kendinden önceki sistemlerin 1820 yılda yüzde 143 artırabildiği kişisel refah düzeyini bu sürenin onda birinde yüzde 1,091 oranında artırmış görünüyor. Kişi başına gelirin yanlış bir refah ölçüsü olduğu öne sürülebilir. Üstelik hem ülkeler hem de kişiler arasında gelir dağılımının bozukluğu nedeniyle bu ortalamaların pek anlamlı olmadığı da iddia edilebilir. Ne var ki bu iddialar önceki dönem için de fazlasıyla geçerlidir. Yani ölçü yanlış bile olsa aynı ölçü olduğu için verdiği sonuç doğrudur. “

Kaynakça

Eski Köpeğe Yeni Marifet…-Ergin Yıldızoğlu – 13 Mart 2007

Ted Walter- Dünya Ekonomisi Bölüm 8- sf190

Ted Walter – Dünya Ekonomisi Bölüm 21- sf 562

Küreselleşme ekseninde Türkiye için stratejik öngörüler – editör Bilal Bulut

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz