Son Dakika
19 Kasım 2017 Pazar

SÖMÜRGECİLİK, EMPERYALİZM ve KÜRESELLEŞME

20 Mayıs 2014 Salı, 20:19

Dr. Erkan Göksu

Giriş

İnsan ilişkilerinde gayet doğal olarak görülen karşılıksız dostluk, yardımlaşma ve vefa gibi insanî kurallar, devletlerarası münasebetlerde geçerli değildir. Zira her devletin bir dış politikası vardır ve her devletin kendi dış politikası, millî menfaatleri doğrultusunda şekillenir. Bunlar da zaman içerisinde değişebileceğinden, devletlerin sürekli dostlukları ve de düşmanlıklarından söz edilemez.

Bugün itibarıyla, devletlerin birbirlerinin hukukuna saygı göstermeleri konusunda bir denetim mekanizması oluşturulmuş ve devletlerarasında iyi ilişkiler kurma ve bu iyi ilişkileri bozmaya yönelik faaliyetleri kontrol etme esasına dayanan Birleşmiş Milletler Teşkilatı, NATO vb. kuruluşlar, bu denetim mekanizması görevini üstlenmişlerdir. Fakat devletlerarası münasebetlerde değişmeyen bir kural vardır ki, bu da “bir devletin varlığını ve her türlü hayat hakkını önce kendisinin koruması gerekliliği”dir. Bunun için de askerî, siyasî, ilmî, kültürel ve ekonomik alanlarda kuvvetli olmak gerekir. Zira devletlerarası dış politikada hayatta kalabilmenin tek geçerli kuralı bu alanlarda güce sahip olmaktır. Aksi takdirde gösterilecek en küçük bir zaaf, devletler için telafisi çok güç, hatta imkânsız olan büyük zararlara sebep olabilir ve tarih, bunun birçok örneğiyle doludur.

Bu durum içerisinde, devletlerin kendi millî çıkarları doğrultusunda beliren hedeflere yönelik olmak üzere, birbirlerine karşı geliştirdikleri birer dış politikaları vardır. Bu politikalar, sadece siyasî ve askerî olmakla kalmaz; ekonomik, bilimsel, sosyo-kültürel ve psikolojik alanlarda da kendisini hissettirir. Öyle ki, görülen birkaç istisna hariç, “sıcak savaş” döneminin bittiği çağımızda, devletlerarasındaki mücadele, neredeyse tamamen ekonomik, bilimsel, sosyo-kültürel ve psikolojik alanlarda devam etmektedir.

Türk milleti, tarih içerisinde işgal ettiği zaman dilimi ve coğrafî mekân itibarıyla, bu çeşit devletlerarası münasebetlerle bir hayli fazla karşılaşmış ve Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzeyinden Afrika kıtasına kadar uzanan saha içerisinde birçok devlet ve toplum ile münasebet kurmuştur. Dünya tarihinde bu kadar geniş sahaya yayılan, kurduğu devletlerle bu bölgelere hâkim olan ve dolayısıyla, bu geniş bölge ve zaman içerisinde bu kadar çok devletle ve toplumla ilişki kuran başka bir millet yoktur. İşte bugünkü Türkiye’nin, dünya konjonktürü içerisindeki yerinin belirlenmesinde ve memleketimize yönelen gizli veya açık tehditlerin şekillenmesinde, bu tarihî geçmiş esas olmuştur denilebilir. Gerçekten de 11. yüzyıldan itibaren, yani Türkiye’nin yurt edinilmesi hadisesinden başlayarak, günümüze uzanan tarihî seyir içerisinde Türk milletinin geçirmiş olduğu dönemler; tarihî, coğrafî, sosyo-kültürel ve diğer etkenleri de içerisine alarak devletimizin ve milletimizin bugünkü uluslararası ilişkiler içerisindeki yeri ve önemini belirlemiştir.

Bu bağlamda, Türkiye’nin jeopolitik ve bahsettiğimiz tarihî, sosyo-kültürel ve diğer özelliklerinin bir neticesi olarak, Türk milleti bir taraftan tarihinin en parlak dönemlerini, diğer taraftan ise en sıkıntılı günlerini yaşamıştır. Zira bu bölge adeta dünyanın merkezidir ve bütün iştahları kabartan bir jeopolitiği, tabii zenginlikleri vardır. Dolayısıyla bu bölgeye hakim olan devlet; bir yandan muazzam bir güce sahip olurken, diğer taraftan da böylesine önemli bir bölgeyi müdafaa etme ve buna yönelik gizli veya açık tehditlere göğüs germe sıkıntısına düşecektir. Bu konuda gösterilen en küçük zaafın, Türk milletine tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşattığı, birçok tarihi hadise ile sabittir.

Sömürgecilik ve Emperyalizm

Ünlü siyaset bilimci Morgenthau’ya göre uluslararası politikada üç siyaset biçimi vardır. Bunlardan birincisi, elde etmiş bulunduğu gücü korumak ve kendi lehinde olan güç dağılımının değiştirilmesini önlemek isteyen bir ulusun takip ettiği “status quo” siyaseti; ikincisi, dış politikasında elde ettiği gücü ister elinde tutmak isterse artırmak için dışa vurmak ve göstermek amacı güden ulusların izlediği “prestij siyaseti” ve üçüncüsü, fiilen sahip olduğundan daha fazla güç elde etmek ve bunun için mevcut güç ilişkilerini ters-yüz ederek güçler statüsünde kendi lehinde bir değişim yaratmak isteyen ulusların takip ettiği “emperyalizm” siyasetidir.[1]

Emperyalizm kavramı, Avrupa güç dengesi sisteminin oluşması ile diplomasi literatürüne girmiştir. Ortaçağ Avrupa’sında, Roma İmparatorluğunun ve Katolik Kilisesi’nin dünya görüşleri birleştirilerek bir dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmış, Dünya, “göklerin bir yansıması” gibi düşünülmüştür. Buna göre Tek bir Tanrının “cennette” egemen olması gibi, bir imparator “laik bir dünyaya” ve bir Papa da “Evrensel Kiliseye” egemen olmalıdır.[2]

İlk olarak 1830’da Fransa’da kullanılan Emperyalizm/Emperyalist kavramları, daha önceleri, Napolyon İmparatorluğu’nu destekleyenler için kullanılmıştır. İngiliz yazar ve politikacılar da İngiltere’nin denizaşırı yayılmacılığını (İngiliz Emperyal Federasyonu) bu kavram ile ifade etmişlerdir. “Asya ve Afrika’da büyük bir sömürge imparatorluğunun kurulması, ‘beyaz adamın görevinin’ buraların halklarını ‘uygarlıkla tanıştırmak’ ve bu toprakları dünyanın yararına açmak gibi ‘çifte bir görev’ olduğu inancına yol açmıştır. Kavram bu yoldan giderek “İngiliz sömürgeciliği” ile tanımlanmaya başlanmıştır.”[3

Emperyalizm, siyasi bir topluluk üzerinde egemenlik kurmak ve kurulmuş olan bu egemenliği devam ettirebilmek için üretilen politikaların adıdır. Kavramı biraz daha açıklarsak: “Örgütlenmiş bir topluluğun diğer bir topluluğun üzerinde etki oluşturma çabasıdır.” denilebilir. Bu yönüyle birçok devlet, başka bir devleti, “emperyalist” olmakla suçlayagelmiştir.[4]

Sömürgecilik, Emperyalizmin yukarıda bahsettiğimiz “sistemli” şekline kavuşmasından önceki halidir. Oral Sander, Sömürgecilik ile Emperyalizm arasındaki farkı şu şekilde izah etmektedir: “Sömürgecilik, bir devletin egemenliğini başka topraklar ve halklar üzerinde kurması ya da genişletmesidir. Sömürgeciliğe çok yakın bir sözcük olan Emperyalizm ise, özellikle Avrupa’nın büyük devletlerinin 19. yüzyılın ikinci yarısında öteki kıtalar üzerindeki genişlemesine verilen addır…”[5] Avrupa’yı dünya ekonomisinin ve siyasetinin merkezi konumuna getiren ve 19. yüzyılı tam manasıyla Avrupa’nın çağı yapan[6] sanayileşme süreci, makineleşmeye bağlı olarak üretimi sürekli artırmış ve ortaya çıkan ham madde ihtiyacı, önceden beri var olan klasik sömürgecilik anlayışında değişik yapılmasını gerektirmiştir. Zira koloniler artık alış-veriş yeri ve aracı olarak, sadece “iyi ticaret yapmanın vasıtaları” değil, tamamen “ham madde deposu ve üretilen malların satılacağı yeni pazaryerleri” haline gelmişlerdir.[7] Böylece klasik sömürgecilik anlayışı, Yeniçağ başlarından bu yana sürdürdüğü ve “yağmacılığı andıran” mahiyetini değiştirerek, daha çok “yeni pazar bulma” temeline dayananEmperyalizm haline gelmiştir.[8] Esasen Avrupalı devler bu politikaları ile, yani Emperyalizmi Avrupa dışına taşıyarak, Avrupa içi çatışmaları da başka bölgelere kaydırmışlardır. Nitekim Almanya ve İtalya’nın, Avrupa güç dengelerini bozacağı zamana kadar, Emperyalizm, Avrupa içi çatışmaları önleyen bir emniyet sübabı olmuştur.[9]

Sömürgeciliğin Tarihi

Emperyalizm ya da sömürgecilik tarihin her döneminde farklı şekillerde karşımıza çıkar. Sömürgeci devletin genişleme amacına uygun olarak da sömürge usulü farklılıklar arz eder. Tarihin bir döneminde önemli olan bir unsur (mesela toprak mülkiyetine sahip olmak ya da ticarî amaçlar), başka bir dönemde hiç de önemli olmayabilir. Mesela Roma’nın genişlemesinde etkili olan ekonomik kazanç fikri, Batı Avrupa’nın XVI. ve XVII. yüzyılda kolonilere bağlı olan genişlemesindeki ekonomik düşünceden farklıdır. Yine ekonomik düşünce XIX. ve XX. yüzyıldaki emperyalist dönemde daha farklıdır. Sosyalist yazarlar emperyalizmin sebebi olarak mal ya da para birikimi üzerinde dururlar. Fakat emperyalizm kapitalizmden daha eski bir olgudur. Kesin olan şudur ki sömürgeciliğin her dönem ve şeklini anlamak ve anlatmak için tek bir sebep göstermek mümkün değildir.[10]

Batının sömürü faaliyeti iki ana gruba ayrılarak incelenebilir. Bunlardan birincisi iç sömürü; ikincisini ise dış sömürüdür. İç sömürü, Avrupa’nın bizatihi kendi insanına yönelik olarak gerçekleştirdiği sefilleştirme ve ölüme terk etme faaliyetidir. Genellikle dış dünyaya yönelik sömürü faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği dönemlerde yoğunlukla uygulanmıştır. Kendilerinden başka yerlerin sömürgeleştirildiği dönemlerde ise bu tür sömürü azalmış, yerini dış sömürüye bırakmıştır. Dış sömürü ise ya daimî sömürgeleştirme şeklinde tecelli etmiş ya da geçici fırsatlara bağlı olarak uygulanmıştır. Zamanımızda ise bu tür doğrudan sömürgecilik faaliyetinin yerini, kültürel emperyalizm aracılığıyla gerçekleştirilen ve adına küreselleşme denilen yapılanma ile dolaylı olarak gerçekleştirilen sömürgecilik almıştır.[11]

Sömürgecilik İlkçağlardan itibaren mevcut bir düşünce ve sistem olarak ele alınırsa sömürgeciliğin tarihini üç ana bölüme ayırmak gerekecektir. Bunlardan birincisi İlkçağlardan XV. yüzyılın sonuna kadar uzanan ve Eski Babil, Asur, Mısır ve İran imparatorluklarının kuruluş ve çöküşünü kapsayan bir dönemdir. Osmanlı Devleti’yle bağlantısını anlatmak bakımından kısaca Roma İmparatorluğu üzerinde durmak gerekir. Roma İmparatorluğu Roma Cumhuriyeti’nin eski gücünü kaybetmesiyle ortaya çıkmıştır. Romalılar dünya hakimiyeti için yola çıkmamışlardır. Ancak attıkları bir adım diğer adımı gerekli kılmış, öyle ki batıdaki pek çok uygarlığı hakimiyetleri altına almışlardır. Yönetim ve idare meselesi imparatorluğun Doğu ve Batı olmak üzere iki kısma ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Doğu Roma, Bizans olarak tanıdığımız siyasi yapıdır.

  1.       Eski Sömürgecilik

Sömürgeciliğin tarihî seyrinde ikinci dönem olarak kabul ettiğimiz XV. yüzyılın sonları, Keşifler Çağını ve Batı Avrupa’nın denizaşırı yayılmasını içerir. İspanya, Portekiz, Fransa ve Hollanda geniş koloni krallıkları kuran ülkelerin başında gelirler. Avrupa devletlerinin yaptıkları, genel olarak, güç yarışında oldukları diğer devletlere karşı güç gösterisinden ibarettir. Koloniler devletin güçlenmesinin bir aracı olarak kabul edilir. Çünkü bunlar ihtiyaç duyulan her türlü hammaddenin kaynaklarıdır. Bu değerli madenlerle onlar Kıta Avrupasındaki varlıklarını devam ettirmek için gerekli olan asker ve silaha sahip olabileceklerdir.[12]

Denizaşırı ülkelere yayılmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan gümüş ve değerli maden bolluğu bu kaynaklardan faydalanan ülkelerde ciddi bir enflasyona sebep olmuştur. Fiyatlardaki değişmeler de ekonomide istikrarsızlığı doğurmuştur. Böylece işadamları ve bankerler duruma müdahale etmişler ve aristokrat sınıfa para temin etmişlerdir.[13] Bankaların kredi imkanlarıyla para sisteminin gelişmesi sonucunda, AvrupalılR XVII. ve XVIII. yüzyıllarda denizaşırı memleketlerde koloniler kurarak buraları sömürmüşlerdir. Mesela İspanyollar Peru ve Meksika’da koloniler tesis etmişlerdir. II. Philip ve halefleri Yeni Dünya’daki tekellerini, ticaret yetkisini İspanyol tüccarlardan başkasına vermemek için mücadele etmişlerdir. Burada İngilizler kendilerine rakip olmuşlardır. İlk kolonileri olan Jamestown’dan (1607) sonra kırk yıl içinde 80.000 İngiliz göçmen Yeni Dünya’daki özerk yerleşim bölgelerine gitmişlerdir. Fransızların Kuzey Amerika’yı ve İspanyolların Orta ve Güney Amerika’yı sömürgeleştirmelerinde din önemli bir faktör olmuştur. Romalı Katolik misyonerler yerli Amerikalıların Hıristiyanlaştırılması için seyahatlere çıkmışlardır.[14]

Kolonilerden elde edilen büyük kârlara şahit olan İngiliz hükümeti, 1650 ve 60’larda, artık kolonilerden ana kıtaya gelecek malların İngiliz gemileriyle taşınması şartını koymuştur. Bu mallardan en önemlileri şeker ve tütündür. Önceki yıllarda Avrupa‘da bilinmeyen şeker, XVI. yüzyılın sonunda yaygın bir lüks maddesi olarak ilaçla eşit sayılmıştı. Bundan böyle Batı Hindistan’da şeker kamışı daha çok ekilir olmuştu. Tütün ise, Amerika’nın keşfinden elli yıl sonra İspanyollar tarafından Avrupa’ya ithal edilmiş olmasına rağmen, Avrupalıların sigaraya alışmaları yarım asır daha almıştır.

Fransız koloni politikası, XIV. Louis’nin merkantilist Maliye Bakanı Jean Baptiste Colbert (1619-1683) yönetimi zamanında olgunlaşmıştır. Colbert, denizaşırı memleketlerde genişlemeyi devletin ekonomi politikasının ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmiştir. İngilizlerle yarışacak şirketlerin kurulmasını düzenlemiştir.[15]

Hollandalılar XVII. asırda gelişmiş bir ticarî imparatorluk kurma konusunda İngiliz ve Fransızlardan daha başarılı olmuşlardır. Fakat XVII. ve XVIII. asırlarda bu ticarî imparatorlukların başarısı zaman zaman değişmiştir. İlk önce İspanyollar başarısızlığı tatmışlar, İngilizlere sadece Jamaika Adası’nı değil, Gediz Limanı’ndaki gemilerde bulunan hazinelerini de kaptırmışlardır. Yüzyılın ikinci yarısında İspanyol kolonilerinden ithal edilen malların üçte ikisi Hollandalı, İngiliz ve Fransız tüccarlar tarafından kaçırılmıştır.

Bu dönemde, zaman zaman, keşif amaçlı deniz seferlerini ve kolonilerin kurulmasını devletler düzenleyip giderlerini karşılamışlardır. Bunun için en çok kullanılan yöntem ticaret şirketleri kurmak olmuştur. Mesela İngiliz, Hollandalı ve Fransız Doğu Hint Şirketleri. Bu şirketlere ticarî imtiyazlar ve koloni kurma tekelleri verilmiştir. İşte bu koloni edinme çabasıdır ki XVIII. asır Avrupa kıta savaşlarının dünya çapına yayılmasına neden olmuştur. Sonunda devletler ticaret şirketlerinin farklı yönetim işlevlerini üstlenmek durumunda kalmışlardır. Bu sayede Hindistan İngiliz Doğu Hint Şirketi İngiliz Kraliyeti’nin bir parçası durumuna gelmiştir.[16]

Amerikan Devrimi mevcut koloni imparatorluklarına karşı olan tutumu tamamen değiştirmiştir. Yeni düşünceye göre “Şayet sürekli bir getirisi olmayacaksa niçin koloniler kurma çabası ve masrafına girilsin?” anlayışı benimsenmiştir. Fakat bundan daha önemlisi, Fransız Devrimi zamanında (1789-1815) ortaya çıkan kargaşa ve boşluktur. Batı dünyasının ilgi odağı, Napolyon idaresindeki Fransa ve onun büyük bir Avrupa devleti kurma teşebbüsü olmuştur. Avrupalı güçlerin Fransa’ya karşı sergiledikleri müttefiklik güçler dengesiyle son bulmuş ve Fransız sömürge imparatorluğu oldukça küçülmüştür.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Birinci Sanayi İnkılabı ve arkasından XIX. yüzyıldaki sanayileşme hareketi ile buhar makinesinin kara ve deniz ulaşımında kullanılması uluslararası ekonomik ilişkileri hızla geliştirdi ve bağları güçlendirdi. İngiltere’de 1760 yıllarında başlamış olan Sanayi İnkılabı 1870’lerden sonra Kıta Avrupasına yayıldı. Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri XIX. yüzyılın ikinci yarısında hızlı bir sanayileşme sürecine dahil oldular. Bu gelişmelerle sanayide çalışan nüfusun çoğalması, gerek besin maddeleri, gerekse sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine olan talebi çoğalttı. Bu nedenle sanayi ülkeleri ihtiyaçlarını hammadde üreticisi durumuna gelen ülkelerden tedarik etme yoluna başvurdular. Aynı zamanda, sanayileşmiş ülkeler ürettikleri malları satacak pazarların ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Bu durumda, sanayileşen ülkeler geliştikçe besin ve hammadde ürünleri ithalini ve buna karşılık mamul mal ihracını arttırmaya başladılar.[17] Böylece sömürgeci devletlerin üretim için hammadde kaynakları, pazarlar ve sermaye yatırımı amacıyla yeni alanlar aramaları, sömürgeciliğin gelişmesinde başlıca etkenler oldu. Ayrıca bir bölgenin ele geçirilmesinden sonra buranın güvenliğinin sağlanması için komşu bölgelerin de ele geçirilme gereği, başka sömürgeci güçlerin bölgeden uzak tutulması çabası, var olan sömürgelerin stratejik yollarının korunması da sömürgeciliğin gelişmesinde önemli rol oynadı.

b. Yeni Emperyalizm

Yeni Sömürgecilik denilen olgunun nedenleri ve anlamı konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Bütün fikirlerin birleştiği nokta bunun daha önceki dönemlerin sömürgeciliğinden farklı olduğudur. Eski Sömürgecilik döneminde Avrupalı devletlerin sahip oldukları ticaret merkezini ve ona giden yolları korumaktan başka bir amaçları yokken Yeni Sömürgecilikte toprak edinme isteği belirginleşmiştir. Bu dönemde Avrupalılar daha önceki dönemlerdeki gibi yerli tüccarların sattıkları endüstrileşmemiş el sanatları yöntemleriyle üretilemeyecek mallara sahip olmak istemişlerdi. Bu sebeple “geri kalmış” ülkelere yatırımlar yapmışlar, madenler, tersaneler, fabrikalar, rafineriler, demiryolları, buharlı gemiler ve bankalar açmışlardır.

XIX. yüzyıl sonlarıyla XX. yüzyıl başlarında sömürge edinme girişimlerinin belirgin bir biçimde hızlanması ve sömürgeci devlet sayısının artması bu dönemdeki yeni bir aşamayı işaret ediyordu. Bu dönemde henüz bağımsız olan bölgeler hemen kapışılması, Afrika’nın tümüne, Asya’nın mühim bir kısmına ve Pasifik adalarının da kontrol altına alınarak dünyanın paylaşılabilecek her yeri sömürgeleştirildi. Bu yeryüzünün yaklaşık %85’ine tekabül ediyordu. Büyük devletlerin ekonomik ve siyasal denetimi neredeyse bütün dünyayı sarmıştı. Nüfûz alanları, ticaret sözleşmeleri ve alacaklı ülkelerin borçlu ülkelere dayattığı ağır şartlar Osmanlı Devleti gibi nispeten büyük ve dirençli toplumları bile “yarı sömürge” durumuna getiriyordu.[18]

SÖMÜRGECİLİĞİN OSMANLI DEVLETİ’NE ETKİLERİ

Sömürgeciliğin Osmanlı Devleti’ne tesirini incelemenin başlıca yolu Şark Meselesi’nin anlaşılması ile alakalıdır. Zira birbiri ile içice geçen bu terimler uygulamada da tamamen birbiriyle bağlantılıdır. Sömürgecilik kendisini Doğu’da, özellikle Osmanlı topraklarında Şark Meselesi olarak ifade etmişti. Bu kavram ve uygulama her ne kadar modern bir olgu olsa da bir sürecin devamı şeklinde cereyan etmiştir. On sekizinci asırdan itibaren Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nden toprak koparmaya, iktisadi ve siyasi üstünlük kurmaya başlamışlar, akabinde Hıristiyan tebaayı ayaklandırma yoluna gitmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesine yönelik bu tür faaliyetler en genel ifadesiyle Şark Meselesi olarak tarif edilebilir.[19] XIX. yüzyılın Batılı diplomatları tarafından politik bir terim olarak kullanılmaya başlayan Şark Meselesi’nin tarihi kökenleri oldukça eskidir. Bu terimle anlatılmak istenen husus 1071’den 1923’e kadarki Hıristiyan Batı alemiyle Türk-İslam alemi (Selçuklu-Osmanlı) arasındaki münasebetlerin tümüdür. Zaman ve mekana bağlı olarak adı ve şekli değişse de Batı dünyası Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarında Hıristiyanları ilgilendiren herhangi bir konuyu Şark Meselesi adı altında ele almışlardır. Türklerin Anadolu’ya girmesiyle ve 1071’de Malazgirt’te Bizans’ı mağlup etmeleriyle “mesele” ortaya çıkmış ve Hıristiyan alemi de bu meseleyi büyütmemek ve halletmek için çareler aramaya başlamıştır. Şark Meselesi’ni iki safhada incelemekte fayda vardır. Birinci safhada olan 1071-1683 (Malazgirt Zaferi ve Viyana Bozgunu) Türkler Batı’ya doğru ilerlemektedir ve Anadolu ile Rumeli Türk vatanı haline gelmiştir. Aynı zamanda Türkler İslam’ın hamiliğini ve Hıristiyan Batı’ya karşı da İslam aleminin önderliğini üstlenmişlerdir. Türklerin bu tavrı üzerine Batı’da dini temel üzerine oturtulmuş yeni bir zihniyet ortaya çıktı ki buna “Haçlı Zihniyeti” denilmektedir. Avrupalıların Türklere karşı davranışlarında, bakış açılarında ve mücadelelerinde bu zihniyet kendisini göstermiştir.[20]

Birinci safhada Hıristiyan Batı için Şark Meselesi’nin Hıristiyanlarla meskun toprakların Türkler tarafından fethini engellemekti. Bu hedefe ancak 1683’te Türklerin Viyana önlerinde mağlup olmasıyla ve 1699 Karlofça Anlaşması’nın imzalanmasıyla varılmıştır. “Türklerin 1529 senesinde Viyana’da görünmelerinin ardından başlayan Şark-Garp mücadelesi döneminde Rusya İstanbul’a doğru ilerleyerek ve Türklerin idaresi altındaki Sırplarla Yunanlılar da bağımsızlık mücadelesine girişerek Şark’ın çöküşünü hızlandırmaya çalışmışlardır. Böylece şark aleminin ricatı ve garbın tedricen nüfuzu; İngiltere ile Fransa arasında mısırda ve İngiltere ile Rusya arasında Boğazlar’da ve Orta Asya’da menfaat ihtilafı ve mübarezeler baş gösterinceye kadar devam etmiştir.”[21] Bu üç devletin arasında ortaya çıkan menfaat çatışması Şark Meselesi’nde rekabetin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu safhada Almanya da şark siyasetine dahil olmuş ve karşısında İngiltere, Fransa ve Rusya’yı bulmuştur. Bu devletlerin arasındaki ihtilaf ve rekabet adeta Osmanlı devletinin ömrünü uzatan bir etken olmuştur. Nitekim uzun bir müddet Devlet-i Aliyye’nin toprak bütünlüğünü savunarak parçalanmasını ve rakiplerine menfaat sağlamasını engelleyen Avrupa devletleri daha sonraları kendi hedeflerine uygun iç isyanları desteklemeyi tercih edeceklerdir.[22]

Balkanlar’daki Hıristiyan milletleri Osmanlı hakimiyetinden kurtararak Osmanlı imparatorluğunu parçalamaya çalışmışlardır. Bu kurtarma işi Hıristiyan toplumlara doğrudan istiklal, bu olmazsa önce muhtariyet ardından istiklal kazandırmak şeklinde olacaktı. Bunun için iki yol takip etmişlerdir. Birincisi Hıristiyanları tahrik ve teşvikle Türklere karşı isyan ettirmek, ikincisi ise isyan başarısız olur veya gerçekleşmezse Bab-ı Ali’ye baskı yaparak Hıristiyanlar için muhtariyet veya istiklal anlamına gelebilecek hakları öngören reformlar uygulatmaktı.[23] Mesela Paris Muahedesi’nin dokuzuncu maddesiyle Osmanlı devletinin topraklarında yaşayan Hıristiyanların hukuku da Avrupa devletlerince teminat altına alınmıştır. Bu madde ile Osmanlı devleti hernekadar diplomatik bir şekilde yazılmamışsa bile kavmiyet ve diyanet eşitliğini mecburen kabul etmişti.[24] Oysa Osmanlı imparatorluğunu Avrupa imparatorluklarından ayıran en belirgin özelliği olan ve bütün vatandaşlarına tek bir kanun uygulama özelliğini sona erdirmiş oldu.[25]

Şark Meselesini hedefine ulaştırma niyetiyle sergilenen diğer bir tavır Türkleri Balkanlar’dan tamamen atmak ve İstanbul’u Türklerin elinden almaktı. Bunun için büyük devletlerin müşterek askeri ve diplomatik müdahalesi ve Balkan Hıristiyanlarının da iştiraki söz konusu idi.[26] Buna uygun olarak 18. asrın ikinci yarısından itibaren Avrupa devletlerinin birbirleri ile ittifak yaptıkları görülmektedir. Önce ihtiras ve emelleri zaten birbirinden pek farklı olmayan Prusya ile Rusya 1756-1764 tarihleri arasında ittifak içerisine girmiştir. 12 Aralık 1757’de Avusturya Rusya ittifakı, mayıs 1757-aralık 1758’de Fransa-Avusturya ittifakı ve 1768-9’da Avusturya Prusya ittifakı gerçekleşmiştir. Bu dönemde Ruslarla 1768-1774 yılları arasında girişilen savaşların sonunda Osmanlı devleti 21 Temmuz 1774 tarihli küçük kaynarca müdahalesi, Rusların bir Türk iç denizi olan Karadeniz’e ilk defa olarak ticaret ve savaş gemilerini sokmalarına ve Osmanlı devletinin Kırım’ı kaybetmesine yol açmıştır. Neticede bu anlaşma ile Rusların Kafkasya’yı istilaları kolaylaşmış ve Balkanlar’daki Rus nüfuzu kuvvetlenmiştir.[27] Bu anlaşmada yalnızca Hıristiyanların mezhep hukukundan bahsedilmesine rağmen Ruslar Osmanlıların iç işlerine karışma fırsatı bulmuşlardır.

Şark meselesi bünyesinde Avrupalı emperyalist devletlerin kendi aralarında bazen anlaşma, bazen ihtilafla Osmanlı hakimiyetinde bulunan kuzey Afrika’yı (Cezayir, Tunus, Libya ve mısır) işgal ve ilhak amaçları da ortaya konmuştur. 1798’de Fransa’nın mısırı işgal etmesi üzerine Osmanlı devleti batılı devletlerle tek başına mücadele edemeyeceğini anlamış ve denge siyasetine başlamıştır.[28]Mesela Fransa’nın gerek Hindistan gerekse Osmanlı toprakları üzerinde tesis edeceği nüfuzun İngiltere ile Rusya’nın takip ettikleri şark meselesine mühim zararlar verecek olmasını Osmanlı devleti Fransızları Mısır’dan çıkarmak için kendi lehinde kullanmasını bilmiştir. İngiltere ve Rusya Fransa’ya karşı Osmanlı devletini desteklemişlerdir.

Bilahare 1806-1812 yılları arasında süren Osmanlı-Rus savaşı Fransa imparatoru Napolyon’un Rusya seferine çıkması üzerine şekil değiştirmiş ve iki cephede savaşmak istemeyen Rusya 1812’de Osmanlı devleti ile Bükreş anlaşmasını imzalamıştır. Bu anlaşma sayesinde balkanlardaki Sırpları himaye hakkını almış olmasına rağmen Rusya şark meselesi hususundaki kararlarında mühim bir başarı kazanamamıştır. 1829’da Rusya ile Osmanlı devleti arasında imzalanan Edirne anlaşmasından sonra Osmanlı devleti Avusturya ile Rusya tarafından bölüşülmesi yerine Hıristiyan Osmanlı tebaasının istiklallerini elde etmeleri yoluyla Osmanlı devletinin dağılma devri başlayacaktır. Fakat bir müddet sonra Avrupa devletleri Osmanlı devletinin kendi dengelerinin garantisi olduğunu kabul ederek onun toprak bütünlüğünün ve müstakil idari yapısını esas aldılar. Çünkü Osmanlı devleti sınırları içerisindeki bölgelerde zayıfladığı yahut ortadan kaldırıldığı takdirde şark meselesi daha karmaşık bir hal alacaktı. Aslında Osmanlı devletinin tamamen ortadan kaldırılarak mirasının paylaşılması düşüncesi tek tek Avrupa devletleri için arzu edilen bir durum olmasına rağmen bu taksimden kendileri dışındaki devletlere de pay düşmesi ihtimali bütün Avrupa devletlerince kendi menfaatlerine aykırı olarak değerlendirilmiştir.[29]

Ancak zaman zaman batılı devletlerin birbirlerine yakınlaşmaları kendi aleyhlerinde gelişmelere sebep olmuştur. Mesela hünkar iskelesi anlamasıyla Rusya’nın şark meselesini kendince çözeceğinden endişelenen İngiltere diğer Avrupalı devletleri Mehmet ali paşa aleyhinde birleştirip aslında Osmanlı devletinin tamamen bir iç meselesi olan mısır meselesinin bir Avrupa müdahalesi ile çözülmesi için Rusya, Avusturya ve Prusya’yı yanına alarak Londra’da bir konferans tertiplemiştir.[30] Bu konferansta imzalanan boğazlar sözleşmesi ile o zamana kadar Osmanlı devletinin tasarrufunda bulunan boğazlara milletler arası bir statü verilmiş ve şark meselesinde yeni bir dönem başlamıştır.

Böylece bir taraftan Osmanlı devletini siyasi ve dahili bakımdan sıkıştıran Avrupa devletleri diğer taraftan çıkan isyanların yayılması ve büyümesini de teşvik ederek Osmanlı devletini bir buhran içerisine düşürmüş ve bunun neticesinde siyasi, askeri ve mali bakımdan onu zayıf bir hale sokmuşlardır. Nihayet bu durumdan istifade ile Osmanlılardan mühim ticari ve mali çıkarlar elde etmişlerdir. Kırım savaşından sonra 1855’de Viyana’da imzalanan protokole göre Osmanlıların iç işlerine müdahale ederek harpten önce Rusya’nın istediği Ortodoks hamiliğine harpten sonra hepsi birden soyundular.[31]

Bu hadiseler karşısında Osmanlı devleti bir taraftan denge siyaseti takip ederken diğer taraftan bazı tavizler vermek zorunda kalmıştır. Ancak bu tavizler büyük devletlerin Bab-ı Ali’nin iç işlerine müdahalelerini önleyememiştir. 1856’da ilan edilen ıslahat fermanıyla tüm ülkede yaşayan halkın kanun önünde eşitliği temin ediliyordu.[32] Müslüman halkı rencide eden bu fermana ve onun savunucusu büyük devletlere karşı Müslüman Osmanlı halkı muhalefet etmiş ve Osmanlı aydınları arasında batının müdahalesi karşısında takip edilen dış politikaya karşı şuurlu bir tepki oluşmuştur. Bu tepkilerin ardından reform hareketleri yavaşlatılmış ve batılı devletler karşısında daha şahsiyetli bir politika takip edilmeye çalışılmıştır.

Bu sırada Süveyş kanalının açılmasıyla İngiltere haklarını korumak için boğazlar yerine ak denizi tercih etmiş, Fransa ile Almanya arasındaki savaş Fransa’nın Osmanlı devleti üzerindeki nüfuzunun azalmasına sebep olmuştur. Fransa’nın Mısır’a yerleşmesinin ardından İngiltere 1869’da açılan Süveyş Kanalı’na ait hisselerin büyük bir bölümünü 1875’te Hidiv İsmail Paşa’dan satın alarak bölgedeki siyasi ve askeri faaliyetlerine hız kazandırmıştır. Mısırı işgal ederek Fransız hakimiyetini son vermiş ve bundan sonra şark meselesinin yönünü Hindistan ve mısır olarak belirlemiştir. Uzun bir müddet Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü benimseyen İngiltere böylece orta doğudaki çıkarları için artık Osmanlılara ihtiyacı olmadığını ortaya koymuştur.

Şark meselesini kendi lehine sonuçlandırmak için gayr-i Müslimlerin yalnızca kendi himayesinde olmadıklarını anlayan Rusya asırlardır kullandığı Ortodoks mezhebine ilaveten bu kez milliyet unsurunu kullanmaya başlamış ve Slav milleti fikri özellikle balkanlarda taraftar bulmaya başlamış ve Panslavizm meselesi ortaya çıkmıştır. 1877’de Romanya topraklarını geçerek Osmanlı devletine savaş açan Rusya Avusturya ile anlaşarak arkasını emniyete almıştır. Bütün Avrupa Rusya’nın faaliyetlerini desteklemiştir.

Sultan II. Abdülhamit’in uyguladığı siyaset sayesinde onun döneminde batılı devletler Osmanlı devletinin paylaşılması konusunda hiçbir zaman anlaşmaya varamamışlardır. 1878’de Bismark’ın başkanlığında toplanan Berlin kongresinde imzalanan Berlin Anlaşması’yla da batılı devletlerarasındaki barış sağlanamamıştır. Bu anlaşmayla Avrupa’daki en büyük ve en zengin eyaletlerini kaybeden Osmanlı devleti Avrupa devlet adamları arasında paylaşılma konusu olmuştur.[33]

Balkanlarda Avusturya’nın Sırbistan ve Romanya; Rusya’nın ise Bulgaristan prensi üzerinde nüfuzu arttığından iki devlet arasında mücadele başlarken Berlin Kongresi’nden sonrada İngiliz-Rus ihtilafının merkezi Orta Asya’ya kaymıştır. Rusya Orta Asya’da karışıklık çıkarmak suretiyle Hindistan’a kuzeyden uzanmak niyetindeydi. Ermeni davasını İngilizlerin desteklemesi Osmanlı İngiliz münasebetlerini gerginleştirmiştir. İngilizlerin mısıra yöneldiği dönemde Fransızların Türklerin hamisi rolünü oynaması İngiliz-Fransız ilişkilerini olumsuz etkilese de bütün Nil bölgesi ve Sudan’ı Fransızların İngiltere’ye terk etmeleriyle iki devlet arasında sükunetli bir devre başlamıştır.

Bu tarihlerde ürettiği ürünlere pazar aramak ve bunun için Türkiye üzerinden orta doğuya ulaşmak isteyen Almanya büyük bir dünya imparatorluğu kurmada Osmanlı topraklarının öneminin farkındaydı ve bu durum İngiltere, Fransa ve Rusya için büyük tehlike oluşturmaktaydı. Almanya’nın iktisadi yayılmacılığını temin maksadıyla teşebbüs ettiği en ciddi faaliyet Anadolu-hicaz demiryolu olmuştur.

Akdeniz’in anahtarı sayılan Kıbrıs’a ve Mısır’a sahip olan İngiltere Boğazlar’daki iddialarından adeta vazgeçmiş ve Ruslarla münasebet kurarak onları Almanya aleyhine kullanmaya çalışmıştır. 1912-3 yıllarında ortaya çıkan Balkan savaşlarında Balkanlı ülkelerin Osmanlıları yenmeleri ve sıranın Avusturya Macaristan’ın bölüşülmesine gelmesi onu önlemek isteyen Avusturya ile Sırbistan arasında anlaşmazlığa yol açtı. Buda Birinci Cihan Harbi’ne neden oldu.

Osmanlı imparatorluğu, emperyalizmle karşı karşıya geldiği zaman sahip olduğu geniş toprakları savunmak zorunda kalmış, bu durum da dış siyasetinde belirleyici olmuştur. Avrupalı güçler, Afrika ve Amerika’da uyguladıkları emperyalist politikalarını Osmanlı ülkesinde doğrudan uygulayamamış, bunu geliştirdiği iktisadî ve ticarî siyaset yöntemleriyle tatbik etmiştir.

Emperyalist Avrupa devletlerinin Kırım Harbi’nden sonra imzalanan Paris Anlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu üzerinde ortak himaye, müdahale ve sömürü sistemi kurdukları söylenebilir. Bu devletler Osmanlı’nın devlet bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı gösterdiklerini de ifade etmişlerdi. Düvel-i Muazzama’nın insafına bırakılan Osmanlı devleti maruz kaldığı siyasî, iktisadî ve kültürel baskılar neticesi ve buna bağlı olarak uyguladığı ıslahatlar sonucunda pek fazla birşey elde edememişti. Bu süreçte toprak bütünlüğünü garanti eden Avrupalı devletler, bağımsızlık hareketlerini desteklemişler ve Hıristiyan ulusların imparatorluktan ayrılmasında destek ve teşvikte bulunmuşlardı. 1856-1918 yılları arasında Osmanlı siyasî hayatını etkileyen temel etkenlerden biri şüphesiz emperyalizmdir.[34]

 “…Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız…” “…Özellikle bizim milletimiz, milliyetini ihmal edişinin çok cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar, hep millî inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olmamızmış…” M. Kemal Atatürk[35]

Bernard Lewıs’in eserinin hemen başlangıcında kullandığı; “Türkler, Türkiye’de yaşayan ve Türkçe konuşan bir millettir.” cümlesi, yine onun belirttiği gibi; bugün itibarıyla değerlendirildiğinde pek fazla bir orijinallik ifade etmez. Ancak, Türk Milletinin bu cümlede anlamını bulan “millî devlet” vasfına ulaşma süreci ve bu sürecin dünya konjonktürü içerisindeki yeri değerlendirildiğinde çok dikkat çekici ve önemli bir takım neticeler ortaya çıkacaktır.[36]

Milliyetçilik, en kısa ve genel tarifiyle “kişilerin milletlerine sevgi ve saygı duygularıyla bağlanması”dır.[37] Ancak hemen belirtmek gerekir ki, dünyadaki bütün milliyetçiliklerin, içerisinden çıktıkları millî bünyenin karakterine bağlı olarak, kendi kültür ve medeniyet dairelerinin özellikleri çerçevesinde bir gelişme takip ettikleri unutulmamalıdır.[38] Hatta bu gelişme ve seyrin, aynı millet içerisinde zaman, mekan ve şartlara bağlı olarak değişmesi de gayet doğal ve sıkça yaşanan bir gerçektir.

İşte Türk milleti de, müşterek dil ve tarih sahibi bir toplum olarak çok uzun yıllar önce millet seviyesine erişmiş ve tarihin her devrinde “tarihî milliyetçilik” bilincinin[39], Türklük şuurunun derin izlerini taşımış olmasına rağmen, zaman zaman bu şuurdan uzaklaşma sürecine de girmiştir. Fakat bunun en acı örneği, Türk-İslam tarihinin doruk noktası olarak nitelendirilen Osmanlı Devletinin son dönemlerine, hem de milliyetçilik fikrinin bütün dünyada modern ve hakiki manasıyla teşekkül ve devlet siyasetine etki ettiği bir zamana tesadüf etmektedir ki; bu dönemde Osmanlılar için Türklük bilincinin her türlü siyasî ve fikri manadan uzak olduğu görülür. Öyle ki, devletin asıl sahibi olan Türkler için Türk kelimesi bile hakiki manasını yitirmiş; bir taraftan koca devleti duraklama dönemine sokan sebepler arasında Türkler gösterilirken[40], diğer taraftan da Türk kelimesi kaba saba, cahil köylüleri ifade eden bir hakaret unvanı olarak telakki edilir hale gelmiştir.[41]

Halbuki bu yıllarda Avrupa’da gelişen hadiseler, yeni bir çağla beraber, yeni bir dünya düzenini de ortaya çıkarmaktadır. Zira Fransız İhtilali ile beraber, klasik demokrasi esaslarının belirlendiği, kişi hak ve hürriyetlerinin ortaya konulduğu ve milli devletlerin teşekkülünün başladığı bir sürece girilmiştir. İhtilalin ortaya çıkardığı başta milliyetçilik olmak üzere yeni düşünce akımları ve kavramlar; bütün dünyayı etkileyen siyasî, sosyal, iktisadî ve askerî hadiselerle beraber, yeni bir oluşum sürecinin de başlangıcı olmuştur.

Bu yeni oluşum sürecinin, en çok etkilediği siyasî yapılardan biri de şüphesiz Osmanlı Devleti olarak görülmektedir. Özellikle İhtilalin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarının -birkaç asır içerisinde- Osmanlı Devleti için bir taraftan büyük bir yıkımın, diğer taraftan ise muazzam bir dirilişin başlangıcı olduğu görülmüştür.[42] Zira ihtilalden ilham alan Batı kökenli milliyetçilik hareketleri, Osmanlı Devletini ve onun şahsında Türk milletini yok etmeye yönelik faaliyetlerde bulunurlarken; önce “Osmanlı Devletini yıkılmaktan kurtarmak” şeklinde belirip[43], ardından “Türk milletini ve vatanını kurtarmak” mücadelesine dönüşen[44] ve son olarak da “Türk milletini muasır medeniyetler seviyesine eriştirmek” amacını gerçekleştiren Türk milliyetçiliğinin tekrar doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Böylece Türk milleti, milliyet fikirlerini tatbikte ilgisizlik göstermiş olmanın cezalarını çok ağır bir şekilde çekmiş olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasıyla Türkçülük idealinin temel esasını gerçekleştirmiş ve millî devletine kavuşmuştur.[45] Bu manada olmak üzere, Atatürk ve Türk İnkılâbının “millî şuuru diriltme” konusunda gösterdiği büyük başarıyı, Peyami Safa’nın şu sözleri gayet iyi yansıtmaktadır: 

“Fransız’ın ve İtalyan’ın gururu, başının üstünde Latin dehasının tacını dolaştırmaktan gelir. Her mütefekkirinin, her sanatkarının dilinde Latin dehası terkibi, kendine güvenişin yıkılmaz temellerinden birisidir. İngiliz dik ve kuru alnında Anglo-Sakson gururunu gezdirir. Alman kültürü Goethe’sini, Kant’ını ve Wagner’ini Germen gururuna mal eder. Bütün bu millî şeref ve iddia kabarışları önünde, kendini geri bir Asya ırkının küçülmüş, iğrilmiş ve kurumuş bir dalı sanan Osmanlı çocuğunun Bosna-Hersek , Trablusgarp, Balkan ve Sevr felaketlerinden sonra yarım yamalak uyanmış millî şuurunun dibini kemiren kendini aşağı görme kompleksini parçalamak, ona Avrupa devletler manzumesine girebileceğini bir çırpıda ispat ettikten sonra, insan kadar eski tarihinin zaman içindeki büyük taazzuva geçişin imkanlarını sezdirerek, ruhuna koskoca ve ebedi Türkiye hakikatinin damgasını vurmak …İşte milliyetçi ve medeniyetçi Atatürk inkılâbının en esaslı temellerinden biri.”[46]

Türk Millî Mücadelesi, 1920 tarihinde Yunanlı yazar Moskopulos’un “Bu yağmacı ve katiller milletinin Avrupa’da oturmaya hakkı yoktur. Cedlerinin yaşadıkları yere gitsinler” sözleriyle beliren; “Türkler defolup Asya’ya gitmelidirler. Yeni ve eski Türk idaresi bir kan ve ahlaksızlık idaresidir. Avrupa ve İstanbul bunlardan temizlenmelidir.” amacıyla Türkiye’ye yönelen bir saldırıyı hezimete uğratmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye’nin üzerine aktığı” bir ortamda “Şark Meselesinin Halli” senaryosunu, o senaryoyu hazırlayanların başına çalmıştır. Zira bu mücadelenin felsefesi; her türlü hürriyet ve hakkı müdafaa, şeref ve haysiyeti müdafaadır.

Bu konuda son söz olarak, büyük Atatürk’ün Türk gençliğine vasiyeti diyebileceğimiz “Gençliğe Hitabe”sini bir kez daha, fakat şimdiye kadar anlattığımız şeyleri düşünerek tekrar etmek istiyorum. Zira Atatürk Büyük Nutuk’un sonunda “Bu gün ulaştığımız netice, asırlardan beri çekilen millî felaketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum” dedikten sonra bu gün karşılaştığımız sorunları ve bize düşen görevleri şu şekilde dile getirmektedir: 

“Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen Türk istiklalini Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün istiklal ve cumhuriyetini müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için , içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkan ve şerait çok na-müsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elim ve vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi emellerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet fak ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

 Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”     

 

 

[1] Hans J. Morgenthau, Uluslararası Politika, C. I., (Çev. Ü. Oksay – B. Oran), Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, Sevinç Matbaası, Ankara 1970, s. 47.

[2] Henry, Kıssenger, Diplomasi, (Çev: İbrahim H.Kurt), Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1998, s. 41.

[3] Ki Young Lee, Ermeni Sorunu’nun Doğuşu, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1978., s. 55-56.

[4] Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Savaş Yay., Ankara 1982, s. 5.

[5] Oral Sander, Siyasi Tarih (İlkçağlardan 1918’e), 9. Baskı, Ankara, 2001, s.225.

[6] Sander, a.g.e., s.208 vd.

[7] Klasik sömürgecilik anlayışı için b.k.z., Bayram Kodaman, “Osmanlı Siyasi Tarihi (1876-1920)”, D.G.B.İ.T., C:12, s.25.

[8] Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, İstanbul, 1994, s: 196

[9] Mustafa Yılmaz, “Osmanlı Yenileşmesi”, (Editör: M. Derviş Kılınçkaya), Atatürk ve Cumhuriyet Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara 1998,, s. 22-23.

[10] E. C. Helmreich, “Imperialism”, Colliers Encyclopedia, cilt 12, New York 1988, s. 543.

[11] Esasen “Kültür” ve “Kültür Değişmeleri” konusunda yapılan ilk araştırmalar, ilk sömürgeci devletlerden olan Hollanda’da tarafından … tarihinde yapılmıştır. Bu durum ilk sömürge faaliyetlerinden bu yana Sömürgeci Devletlerin kültür emperyalizmi konusunda verdikleri önemi göstermektedir. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul, 1994, s.21.

[12] Robert E. Lerner, vd., Western Civilizations, New York 1993, s. 194.

[13] Peter Burke, Popular Culture in Early modern Europe, London 1978, s. 210.

[14] Lerner, a.g.e., s. 549.

[15] Davis Natalie Z., Society and Culture in Early Modern France, Stanford 1975, s. 95.

[16] Helmreich, a.g.m., s. 545.

[17] Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, I, İstanbul 1982, s. 210.

[18] James Joll, Europe World Supremacy, S. 615-6.

[19] Mustafa Küçük, “Şark Meselesi Çerçevesinde ve II. Meşrutiyet’e Kadar Olan Dönemde Osmanlı Devleti’nin Siyasi Vaziyeti”,Osmanlı, II, Ankara 2001, s. 51.

[20] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, XII, Konya 1994, s. 20.

[21] Hans Rohde, Asya İçin Mücadele, İstanbul 1932, s. 3.

[22] Yuluğ Tekin Kurat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, Ankara 1986, s. 13.

[23] Doğuştan…, s. 22.

[24] Küçük, a.g.e., s. 54.

[25] Joll, a.g.e., s. 628.

[26] Doğuştan…, s. 22.

[27] Cemal Tukin, “Küçük Kaynarca”, MEBİA, VI, s. 1070.

[28] Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, İstanbul 1999, s. 88.

[29] Mim Kemal Öke, “Şark Meselesi”, Osmanlı Araştırmaları, sayı: 3, s. 258.

[30] Enver Ziya Karal, Fransa-Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu, 1797-1802, İstanbul 1938, s. 10.

[31] Öke, a.g.e., s. 254.

[32] Joll, a.g.e., s. 629.

[33] Öke, a.g.e., s. 251.

[34] Doğuştan…, XII, s. 26.

[35] Atatürk’ün 20 Mart 1923’de Konyalı gençlere hitaben yaptığı ve 26 Mart 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan bir konuşmasından alınıştır. b.k.z., Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Milliyetçilik”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C:I, S:2 (Mart 1985), s:360

[36] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev: Metin Kıratlı, Ankara, 1996, s: 1-2  

[37] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ankara, 1966, s:7

[38] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, Ankara, 1996,  s:121

[39] Tarihi milliyetçilik için b.k.z., Bayram Kodaman, “Osmanlı Siyasî Tarihi (1876-1920)”, D.G.B.İ.T., C:12, s: 29

[40] Koçi Bey Risalesinde bu çok açık bir şekilde belirtilmiştir.b.k.z, Orhan Türkdoğan, “Halksız Demokrasi”, T.D.A.V.T.D., Sayı:109, s:15-16

[41] Karagöz oyunlarındaki sevimsiz Baba Himmet tipi, Türk olarak adlandırılır. b.k.z., İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, 1995, s:54 ; Ayrıca bir İstanbul Efendisi için Türk demek bir hakaret anlamına gelmektedir. b.k.z., Lewis, a.g.e., s:1n

[42] Şüphesiz Osmanlı Devletinin yıkılışını da, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla zirveye ulaşacak Türk milliyetçiliğinin tekrar dirilişini de bu şekilde tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Ancak konumuz itibarıyla, Fransız İhtilali sonucunda gelişen ve sistemli hale getirilen milliyetçilik ve milli devlet fikrini, bu iki hadisenin de muharriki saymak kanaatimizce uygun olacaktır.

[43] Özellikle II. Meşrutiyet döneminde çoğalan “bu devlet nasıl kurtulur?” tartışması, ortaya bir takım görüşleri çıkarmıştır. Genel olarak Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük görüşleri üzerinde yoğunlaşan bu tartışmalarda Türkçülüğün mahiyeti biraz farklıdır. Zira Türkçülük ilk olarak ilmî bir tartışma konusu olarak belirmiştir. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, İstanbul, 1995, 167 vd.

[44] Milli mücadelenin ruhu için b.k.z., Safa, a.g.e., s:49

[45] Yusuf Akçura, Yeni Türkiye Devletinin Öncüleri, Ankara, 1981, s:211

[46] Peyami Safa, a.g.e., s:127-128

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz