Son Dakika
21 Eylül 2017 Perşembe

Türklerin Irki Hususiyetlerine Dair

13 Mayıs 2014 Salı, 00:19

Prof. Dr. Osman Turan

 “Türkler barışta melek, savaşta ifrit gibidir.”

(Gazzî)

 Bir milletin tarihine girerken onun ırkî durumu hakkında malûmat sahibi olmak gerekmektedir. Türklerin antropolojilerine dair vuzuhsuzluk ve hatâlar da bir takım karışıklıklara sebebiyet vermiş; Kırgızların mavî gözlü ve sarışın olmaları bazı âlimleri onların aslında Türk olmadığı kanaatine sevketmişti. Sadece bu misal bile Türklerin henüz izah edilmemiş bulunan ırkî vasıflarını göstermek lüzumunu belirtmeğe kâfidir. Bu kadar geniş coğrafî sahalarda, çeşitli iklim ve karışma bölgelerinde yaşayan Türklerin ırkî vasıflarında bir takım farkların belirmesi tabii İdi. Filhakika eski devirlerde Çin, Yunan, İslâm ve Hıristiyan yazarlar Türkler arasında San veya Mongo-loid ırktan Aryânî ve Hindî tiplerine kadar değişen sîma farklarının mevcut olduğunu tesbit etmişlerdir. Türkleri Moğol veya Sarı ırktan sayan modern yabancı âlimler gibi, bunun tamamıyla aksine, Arî veya Avrupalı gösteren yerli yazarların iki ifratı temsil ettiği muhakkaktır. Zira burada göreceğimiz gibi tarih bu hakikati meydana koyan malzemeyi vermektedir. Rus âlimi, W. Barthold Gazneli Mahmud’un tarihçisi Utbî’nin, Karahanlı askerlerinin Moğol tipinde gösteren bir tasvirine dayanarak, “Türklerin Moğol kıyafetinde olmadıklarını iddia edenlerin aleyhine getirilecek delillerin en mühimmidir” ifâdesini kullanmış ve böylece meseleyi iyi tetkik edemediğini göstermiştir. Nitekim o, diğer bazı Avrupalı âlimler gibi Çin ve İslâm kaynaklarında Kırgızların şimal ırkına benzer tasvirlerini de bu sebeple anlayamamış ve onları da Türk ve Moğollar dışında bir kavim sanmıştı.

 Eski Çin ve İslâm müellifleri Kırgızların kumral saçlı, mavi gözlü ve uzun boylu olduğu üzerinde birleşmiş; modern bazı âlimler Türkleri Moğol ırkına nisbet ettikleri için onların Türkleşmiş bir kavim olduğu hükmünü çıkarmışlardır” . Hâlbuki umumiyetle şimal kavmi olan Türklerin diğer ulusları arasında Kıpçak (Kuman), Peçenek ve Bulgarlar da İslâm, Ermeni ve Av­rupalı kaynaklarca sarışın, beyaz tenli ve uzun boylu olarak tasvir edilmiştir. Nitekim Ruslar ve Almanlar bile Kumanlara sarışın mânasına gelen Polovtsi ve Falben adlarını vermişlerdi. Kayda şayandır, ki XI. asırda büyük Türk muhaceretine katılan Kumanlardan bir kısmının Türkçe San ismini taşıdığını Mervezî de belirtmiştir. Bu münasebetle Uygur ve Türkeşlerin iki kısım olup birer kısımlarının “Sarı-Uygur” ve “Sarı-Türkeş” adlarını aldıklarını da hatırlamak yerinde olur. Arap coğrafyacısı El-Omarî Mısır Memlûk devleti­ni kuran ve ordularını teşkil eden Kıpçakların “Yüzleri güzel, boyları tam, vasıflan zarif, vefakâr, dürüst ve kahraman” ve Türk ırkının en seçkinlerinden olduğunu söylerken diğer kaynaklan te’yid eder. Gürcü kiralı Dâvid, XII. asırda, Selçuklulara karşı Şamanı büyük Kıpçak kavminin hükümdarı Karahan’ın oğlu Atrak ile ittifak etmiş; kızı ile evlenmiş ve 40 000 Kıpçak askerini aileleri ile birlikte Kafkaslardan geçirerek memleketine yerleştirmiş; bunların bir kısmı da orada Hıristiyan olmuştur. Kuman-duht (Kuman kızı) unvanını alan bu kraliçe güzelliği ile meşhur idi. Yeni keşfedilen VIII. asra ait Tibetce bir vesikaya göre de Uygurlara bazan dost, bazan düşman olan Kırgızlar “Mavi gözlü ve kızıl saçlı” gösterilmekle diğer kaynakları te’yid etmiştir. Bu vesikalar Kırgızlar yanında diğer şimal Türk kavimlerinin de ırkî vasıflarını güzelce belirtmiştir. Bulgar ve Hazarlar arasında bulunan Burdas’ların da güzel yüzlü ve beyaz tenli olduğu kaydedilmiştir. Esasen Şimal Türklerinin bugünkü ırkî vasıfları da tarihî kaynaklara uygundur.

 Şimalde oturan Kırgız, Peçenek, Kıpçak ve Bulgarlar nasıl beyaz ırk vasıflarına sahip idiyse cenubtakiler de iklim şartlarına göre esmer renkte idi.

Kâşgarli Mahmud’a ve Oğuznâme’ye göre yirmi dört Oğuz-boyundan birini teşkil eden Kalaç(Halaç)lar, eski zamanlarda Afganistan’a doğru ilerlemişler’ Gazneli Sultan Mahmud’un ordusunda bulunmuşlar ve Hindistan fetihlerinde de büyük rol oynamışlardı. İslâm kaynakları onları ya Akhunların (Hayâtile, Eftalit) torunları sayıyor veya onlarla çok karışmış olduklarını belirtiyorlar. Eski müellifler bunların cenub ikliminin te’siri ile esmer bir renk aldıklarını ve bu simaları ile de diğer Türklerden ayrıldıklarım yazarlar. Bununla beraber Hindistan’ın Türkler tarafından fetih ve iskânında mühim rolü olan bu Halaç’ların renkten başka bir değişikliğe uğramadıkları da anlaşılıyor. Keşmir’i bir Türk beldesi sayan Kâşgarli Mahmud’dan sonra XIII. asır coğrafyacılarının, bu memleket halkının Türklerle karışması sayesinde güzel bir ırk meydana geldiğini ifâde etmeleri bizim için dikkate şâyân bir hâdisedir. Şimalî Hindistan(Pakistan)’m Akhunlar, Göktürkler, Gazneli-ler, Selçuklular ve Moğollar devrinde büyük ölçüde Türk göçlerine sahne olduğuna ve Halaç’ların bu ülkede tekasüf ettiğine dair tarihî kayıtlar hayli zengindir.

Oğuzların şarkında bulunan ve Karahanlıların ana kitlesini teşkil eden Karluk, Yağma ve Çigiller ile Talaş (Taraş), Fârâb, Şaş (Taşkent) ve Fergana şehir ve bölge halklarının çok güzel olduğu, Türkler arasında boy, vücut tenasübü ve güzellikte meşhur bulundukları hakkında ittifak vardır. Taraz halkının güzelliğine dair Ebû’l Hasan Zeyd el-Bayhakî’nin bir kıt’a şiiri bize kadar gelmiştir. Kaynaklar güzellikte Şaş ve Fergana halklarının İranî unsurlarla karışmış olan Semerkand, Buhara ve Merv’den üstün olduğunu kaydeder. İbn ül-Fakîh Türklerin aristokrat tabakasını ve güzellerini Karluklar teşkil ettiğini ve Ezgişlerin de gür sakallı olduğunu yazar. Bu kayıtlar Utbî’nin Karahanlılara dair verdiği bir kaydı tekzip etmektedir, ki bu husus aşağıda bahis mevzuu olacaktır.

Hârizmli büyük Türk âlim ve filozofu Zamahşerî (1047-1134) Türk kadınları hakkındaki şiirlerinde bu güzellerin orta boylu, ince belli, uzun saçlı, yay (keman) kaşlı, çekik gözlü ve gövdelerinin bacaklarından daha uzun olduğunu tasvir etmiştir. Sultan Sancar’a isyan eden Oğuz’ların bu hükümdara vermeği taahhüt eyledikleri köle ve cariyelerin tasvirleri de kayda değer. Gerçekten Yağma ve başka Türk boylarına mensup bu kölelerin uzun boylu, uzun gerdanlı, ince belli, ak yüzlü, siyah saçlı ve düzgün bacaklı olmaları şart İdi. XIII. Asırda Moğolistan’a giden Rubruck, Uygurları ve ülkelerini anlatırken onlar hakkında “Bizim gibi orta boyludur” demekle iktifa eder. Uygurlara ait duvar resimlerinde güzel aryanı tiplere de rastlanmıştır. Kâşgarlı Mahmud kız güzelliğini “Burnu kıval ve boyu dal” sıfatlan ile ifâde eder. Bazı Türk kavimlerinin sarı ve kara diye iki kısma ayrıldıklarını ve böylece Kara-Hazar ve Kara-Türkeş kabilelerinin mevcudiyetlerini biliyoruz34. Fakat bununla renk ifâde edildiği belli değildir. Nitekim Türklerin (Oğuzların) ceddi Karahan adı da bazan renk ile ilgili sanılmış ve bu hususta bir hikâye de uydurulmuştur

Selçukluların ve garp Türklerinin esasını teşkil eden Oğuz veya Türkmenlere dair tarihî kayıtlar onların Moğol tipinden çok uzak ve İranlılara yakın ırkî vasıflar arzettiğini belirtirler. Reşideddin Oğuzların Türkmen adını aldığım, eskiden bu ismin mevcut bulunmadığını ve onların Karluk, Kalaç, Kıpçak, Kanglı, ve Uygurlardan ayrıldıklarını bildirdikten sonra “Bütün Türk şubeleri şekil ve lehçe itibariyle, birbirlerine yakın ise de, her ülkenin hava ve suyuna göre vücut, sima ve şivelerinde bazı farklar” husule geldiğini anlatır. Nihayet Türkmen adını izah ederken de “Oğuzlar kendi ülkelerinden Mâveraünnehre ve İran’a gelince buralarda nesilleri çoğaldı; iklim, hava ve su te’siri ile tedricen Tacik(Acem)lere benzediler. Fakat tam Tacik biçimini almadıkları için de İranlılar onlara ‘Türk-mânend’ (Türke benzer) adını verdiler. İşte Türkmen ismi bu suretle meydana çıktı” mütalaasını ileri sürer.

Türkmen adı hakkında yapılan bu izah şüphesiz bir halk etimolojisinden başka bir şey değildir. Fakat bu kayıt, XIII.asırda, Oğuzlar ile şark Türkleri arasında bir sima farkı olduğunu, birincilerin Parslara daha yakın bulunduğunu göstermek bakımından çok mühimdir. Zira Reşideddin’in görüşüne aykırı olarak Oğuzların muhacereti ile coğrafya, iklim ve zaman bakımından XIII. asırda bir değişikliğe uğramaları mümkün değildi. Çünkü Sır nehri-Hazar arası Oğuz yurdu ile Mâveraünnehir, İran arasında mühim bir iklim farkı bulunmadığı gibi ciddî bir ırkî karışma da bahis mevzuu değildir. Kâşgarlı Mahmud, Oğuzların Türkmen adını almasına dair, İskender istilâsı ile alâkalı, uzun bir hikâye anlatırken onların uzun saçları olduğunu ve Türklere ait alâmetleri bulunduğunu ve bu sebeple “Türkmen” (Türke benzer) adını aldıklarını söyler ve Reşideddin’in izahını iki asır önceye çıkarmış olur37. Böylece bu kayıt Oğuzlar ile şark Türkleri arasında, birincilerin kendi yurtlarından göçmelerinden önce de, bir sima farkı bulunduğunu meydana kor. Bu vesika Oğuzların simasında iklim, zaman ve karışmaların bir te’sir yapmadığını gösterir. Esasen İslâmiyeti kabul eden bazı Oğuz ve Karluk boylarına, daha X. asırda, Türkmen adı verildiğini, Oğuzların şarkında bir “Müslüman Türkmen ülkesi” ve Çu vadisinde de bir “Müslüman Türkmen hükümdarı” mevcut bulunduğunu İslâm coğrafyacıları bildirmektedir . Kâşgarlı Mahmud Müslüman Oğuzlar gibi Müslüman Karluklann da Türkmen ismi ile isimlendirildiğini söylemekle bunu te’yid eder . Bu hususta daha sarih bilgi veren Mervezî İslâm dünyası ile komşu olan “Oğuzların bir kısmı Müslüman olunca Türkmen adını aldı ve onlarla Müslüman olmayan Türkler arasında savaşlar başladı” der40. Böylece Türkmen adının Oğuzlara mu­haceretten önce verildiği, ismin farsça “Türk-mânend” gibi halk etimolojisi ile değil türkçe tafzil “men” eki ile meydana geldiği, Müslüman Oğuzları ifâde eden “İman etmiş Türk” (Türkİmân) izahının da bir yakıştırma olduğu meydana çıkar. Kâşgarlı Mahmud, Oğuzlar ile Farslar arasında karışmalara işaret ederse de bununla ırkî değil lisanî ve kültürel münasebetler kast edilmiştir41. Esasen onun zamanında Oğuzların muhacereti çok yeni olduğu için kan karışması bahis mevzuu olamayacağı gibi İslâmiyeti kabul edinceye kadar Karluklann Oğuzlardan daha fazla İran ve İslâm tesirlerine maruz bulunduğu da malûmdur”

Oğuzların şark Türklerinden olduğu gibi İranlılardan da farklı bir sîmaya sahip bulundukları ilk Selçuk devrinde müşahede ediliyordu. Filhakika Kirman Selçukluları hükümdarı Turan-şah (1085-1097) zamanında ceryan eden bir hâdise bu bakımdan kayda şayandır. Bu hükümdar, sarayında çalışan bir marangoza, çırağının Türke benzemesi dolayısıyle, bu çocuğun kimin olduğunu sorar. Marangoz: “Bu mes’elenin mes’uliyeti size aittir. Zira Konak Kanununa(hükm-i nuzûl) göre evimde bir Türk askeri oturmaktadır. Anası bu çocuğun benden olduğunu söylerse de bunun cevabını vermek size düşer” beyânında bulunur. Ustanın bu ifâdesinden müteessir olan Turan-şah derhal sarayını ve ordugâhını şehrin dışına nakleder. Orada cami, medrese, zaviye, hastahâne (bînıâristan) ve hamam yapar; bunlara vakıflar te’sis eder. Beyler (kumandanlar) ve devlet adamları da orada köşkler inşa eder; bu suretle hükümet erkânı ile ordu şehrin dışına çekilirler. Böylece esmer İranlılara nazaran Türkler daha farklı bir sîma arzediyorlardı. Bu gibi hâdiselere İlhanlılar zamanında da rastlanmıştır. Oğuzlar da Peçenek, Bulgar ve Kıpçaklar gibi, İranlılara nazaran, bir şark-şimal kavmi olarak tanınmakta idi.

Bununla beraber Türkler ile İran kavimler arasında bazı kaynaşmalar da vuku buluyordu. Selçuklulardan önce Hârizmlilerin de “Suret ve tabiatları ile Türklere benzediği” erkenden dikkati çekmişti. Nitekim Selçuklular ve Hâ-rizmşahlar zamanında bu yüksek medeniyet ülkesi ilerlemeye ve Türkleşmeye devam etmiş ve Moğol devrinde bu etnik hâdise tamamlanmıştır. Hâ-rizm gibi Mâverâünnehir’de ve Şarkî Türkistan’da da asırlarca süren Türk göçleri sayesinde yerli Aryanî kavimler temsil edilmiş ve Türkleşmiştir. Nitekim Kâşgarlı Mahmud, XI. asırda Buhara ve Semerkand bölgesinde Soğudlular, Şarkî Türkistan’da Gencek ve Hotanlılann Türkçeden başka kendi dillerini de konuştuklarını belirtir. O: “Tat’sız Türk, başsız börk bolmas” atasözü ile Türkler ile Şarkî İran kavimleri arasındaki karışmalara işaret eder . Bu gibi muayyen bölgelerde vuku bulan bu karışmaların göçebelerle değil, yerleşik hayata geçen Türklerle ceryan ettiğini de kaydetmeliyiz.

İlk Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının sîma tasvirleri de Garp Türklerinin ırkî vasıflarını tesbit bakımından lüzumludur. Alparslan “Uzun boylu, uzun bıyıklı ve heybetli bir padişah” idi. Oğlu Sultan Melik Şah da beyaz-kırmızimtrak çehreli, güzel yüzlü, uzun boylu, top sakallı ve pazuları kuvvetli olarak tasvir edilmiştir. Sultan Sancar “Buğday renkli, güzel yüzlü, çiçek bozgunu, uzun boylu, geniş göğüslü, şişman, sakalları tam ve heybetli bir padişah idi”40. Bu sîma hususiyetleri henüz karışmamış bulunan ilk Selçuklu sultanlarının nasıl Moğol tesirlerinden uzak, İranlılardan ve hattâ Şark Türklerinden farklı olduklarını meydana koyar. Türkiye Selçuklu sultanlarının sımaları hakkında daha az kayda sahibiz. Gürcü kraliçesi II. Ta-hamara Kılıç Arslan’ın oğlu şehzade Süleyman’ın güzelliğini duymuş ve yaptırdığı resmini görünce kendisine evlenme teklifinde bulunmuştur. III. Gıyaseddin Keyhüsrev orta boylu ve yakışıklı idi . Musul-Halep atabeyi Nureddin Mahmud uzun boylu, güzel yüzlü, alnı geniş, rengi esmer ve sakallan gür (bir rivayete göre de yalnız çenesinde) olarak tarif edilmiştir.

Osmanlı sultanlarına ait tasvirler Oğuz tipinin dikkate şâyân örnekleri­ni gösterir. Kayı boyundan gelen Osmanlı sultanları, Osman ve Orhan gazi ince ve uzun boylu, burnu kavisli, mavi gözlü, kumral saçlı, yüksek alınlı, geniş göğüslü, beyaz tenli ve kolları adaleli idi. Bu kayıtlar resimleri ile iyi bildiğimiz “Fatih burnu”nun daha başlangıçta Osmanlı Hanedanında mevcut olduğunu, bütün karışmalara rağmen, harikulade hâkim bir irsiyetle, bu vasfın son Osmanlı padişah, şehzade ve sultanlarına kadar devam ettiğini ifâde eder. Şemâilnâme Sultan Murad’ın da kartal burunlu olduğunu gösterir. Fâtih gibi, sarayı resimlerle süsleyen Yavuz Sultan Selim, yapılan resmin dedesine benzemediğini, zira çocuk iken onun kucağında oturduğunu ve kartal burunlu olduğunu hatırladığını söyler. Kanunî Sultan Süleyman’ın da, resimlerine uygun olarak, kartal burunlu olduğu yabancı elçiler tarafından belirtilmiştir Dede-Korkut kitabının Oğuzlara ait tasvirleri de diğer kaynaklara uygundur.

Türkiye’de göçebe ve yerleşik Türklere ait tasvirler de garp Türklerinin sima hususiyetleri için ehemmiyetlidir. XIII.asırda Sinop şehrini tasvir ve metheden bir Türk şâiri bu şehrin uzun boylu, mütenasip endamlı ve çok güzel kadınlarla dolu olduğunu ifâde eder XIV. asrın ilk yarılarında Anadolu’yu gezen İbn Batûta halkın birçok meziyetlerini anlatırken “Allah bütün iyilikleri bu diyarda toplamış olup, ahalisi çok güzel bir surettedir.” der . XV. asırda göçebe Türkmenler hakkında güzel bilgiler veren de la Broquiere adlı Fransız seyyahı Çukurova’dan bahsederken “bu çok güzel memleket deniz ile dağlar arasında olup tamamıyla Türkmenlerle meskûndur. Bunlar çok güzel insanlar olup çadırlarda otururlar” kaydını verir. Bir başka seyyah da çadırlarda yaşayan ve otlaklarda dolaşan Türkmenlerin “Çok misafirperver, âlicenap ve hayırsever; uzun boylu, yüzleri renkli, bakışları sert ve kadınları çok güzel” olduğunu söyler. Bu kadınların erkeklerden kaçmadığını, Türk kadınlarından daha renkli, taze ve zarif bulunduğunu söyler. Anadolu’da yerleşen göçebe Türkmenler ve Yürükler bugüne kadar bu vasıfları muhafaza etmişler ve garp Türklerinin güzel bir tipini temsil etmişlerdir. Oğuz Destanı, Oğuz doğunca babası Karahan çocuğun “Güzelliğinden hayrette kalmış; kavmimiz ve uruğumuz içinde bu kadar güzel bir çocuk dünyaya gelmemiş” olduğunu belirtir. Destanın Uygurca rivayetinde “Oğuz’un yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri mavi, saçları ve kaşları kara ve vücudu kıllı idi”. Onun evlendiği kızların da gözleri gök gibi (mavi) ve saçları su gibi dalgalı olarak tasvir edilmiştir53. İran ve Arap edebiyatları Türk güzellerine dair şiirlerle doludur ve bu sebeple de Farsçada “Türk” kelimesi güzel ve sevgili manasını almıştır.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz