Son Dakika
17 Ağustos 2017 Perşembe

Türklerin Adı ve Ana Yurdu

12 Mayıs 2014 Pazartesi, 17:17

Prof. Dr. Osman Turan

 “Benim Türk adını verdiğim ve Şarkta iskân ettiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavim üzerine saldırtırım.”

(Kâşgarlı Mahmud)

Eski devirlerde Kun, Göktürk, Uygur ve başka devletlerin merkezleri Orkun havalisinde bulunduğu için Moğolistan Türklerin ana-yurdu sayılıyordu. Bu ülke de Türklere ait bulunmakla beraber tarihî, lisanî ve destanî delillere dayanan araştırmalar Türk-anayurdunun Altay-Ural dağları arasında olacağını meydana koymuştur. Gerçekten tarihî bilgilerimiz yanında destanî rivayetler de anavatan merkezinin Balkaş, Aral ve Işık – göl bölgesinde olduğunu göstermektedir. Nitekim destanî Oğuz han’a, Afrâsyâb’a ve diğer efsanevî hükümdarlara ait menkîbeler ile Göktürk, Oğuz ve Karluklara mahsus bir çok tarihî hâtıralar hep bu bölgede temerküz etmiştir. Meselâ Sır-derya mansabında bulunan Oğuz yabgularının payitahtları Yengi-kent şehrinin Oğuzhan ve diğer mühim şehirlerin de Afrâsyâb tarafından kurulduğu destanî rivayetlerde belirtilmiştir. On iki hayvanlı Türk Takvimi’nin icadı da efsanevî bir Türk hakanına ve İli nehri vadisine bağlanmıştır. Oğuz destânı Sır nehri havzasını Oğuzların ana-yurdu olarak tasvir ederken, Çin kaynakları da Kunların neslinden gelen Göktürklerin, istiklâl kazanmadan önce, Al tayların cenubunda oturduklarını ve demircilikle meşgul bulunduklarını belirtirler. Burası millî an’anelerin Ergenekon adını verdikleri yer olup Türkler, Kun ve Göktürk devrinde, her yılın beşinci ayının sekizinci günün­de, orada Tanrı’ya ve atalarının ruhlarına kurban kesip dinî âyin ve bayram yapıyorlardı”. Mukaddes kitaplara bağlı rivayetler de Yâfes’in oğlu “Türk” ün vatanını yine Isık-göl bölgesinde göstermiştir. Nitekim bu rivayetlere göre peygamber Nuh dünyayı oğullan Ham, Sam ve Yâfes arasında taksim ederken Türklerin ceddi olan bu sonuncuya Ceyhun (Amu) nehri ötesindeki memleketleri yâni Türkistan’ı vermişti. Ak-hunların, garbı Göktürklerin, muahhar Oğuzların ve Karlukların Sır nehri ve Isık-göl havzalarında otur­maları bu rivayetlerin tarihî menşeini göstermektedir.

türklerin ana yurdu

İran millî destanına veya Şâhnâme’ye göre dünyayı üç oğluna taksim eden Feridun Türkistan ve bütün Şark ülkelerini (Çin dahil) Türklerin ceddi Tûr veya Tûrec’e, İran ve Arap ülkelerini İranlıların ceddi İrec’e, Rum ve Rus ülkelerini de Selem’e vermişti. İran kaynakları gibi, Çin, Yunan ve Arap kaynakları da Turanî ve İranî kavimlerin ananevî hududunu Ceyhun nehri teşkil ettiğini ve Türk-anayurdunun Türkistan olduğunu belirtirler. İranlılar Tûr’a nisbetle bu ülkeye “Turan” adını verirler, ki bu isim farsça “Türk” kelimesinin cemi’ şekli olan Tur(k)an dan, Tûr veya Turec de Türkten başka bir şey değildir. Aynı İran kaynaklarına göre; Türklerin efsânevî padişahı Afrâsyâb bu Tur(k)’un torunu olup Türkistan’dan sonra İran, Hindistan, Rum ve Rus ülkelerini fethetmiştir. İran-Turan mücadelelerinin kahramanı olan Afrâsyâb’ın payitahtı Merv veya Belh şehri gösterilmiştir, ki tarih de Ak-hunların veya Eftalitlerin merkezi burası olduğunu bildirir. Destânî tarih bu memleketlerde Afrâsyâb’ın kurduğu bir çok şehirler ve ona ait hatıralar nakleder. Böylece Türk destanı rivayetlerinde Oğuzhan İran rivayetlerinde Efrâsyâb olmuştur. Oğuz destanının İslâmî rivayeti Oğuzhan’ı Yâfes’in torunu olarak gösterir, ki bunun da İslâm an’anesinden geçtiği muhakkaktır. Fars kaynakları gibi Çin tarihleri de kendi mitolojik cedleri Hia’lar (M.Ö. XXII – XVIII. asır) ile Türklerin ceddi Hiungnu’ların aynı menşe’de birleştiğini yazarlar.

Eski İran imparatorlukları, İskender’in istilâsı, İslâm ordularının baskısı ve nihayet Maveraünnehir’de Sâmânî devletinin kurulması Türk halklarının şarka doğru kaymalarına sebep olmuş; bu husus tarihî ve destânî rivayetlerle de te’yid edilmiştir. Buna mukabil Hun, Ak-hun, Göktürk ve Oğuz istilâları da Türklerin tekrar Maveraünnehir, Şarkî Türkistan, Efganistan ve Horasan’da kesafet kazanmalarına yardım etmiş ve Ceyhun nehri yine İran-Turan kavimlerinin an’anevi hududu kalmıştı. Tarihî devirler esnasında bu nehrin şarkında nasıl İranî Soğdak’lar ve Harezmliler bulunmuş ise Turanî Ak-hunlar, Gök-türkler ve Kalaç’lar da onun garbinde yerleşmişlerdi. Garba doğru artan göçler dolayısı ile Türkler, X.asırda, Moğolistan’da çok azalmış ve Çingiz’den sonra artık bu ülkede Türk kalmayarak şarktan gelen Moğollarla burası Moğolistan olmuştur.

XI. asırda büyük Türk ve Selçuklu göçleri ile Türk illerinin hudutları çok genişlemiştir. Bu sebepledir, ki XIII. asırda Türkistan veya Türk-ili (Arz üt-Türk) Çin ve Hindistan hudutlarından Rum ve Rus ülkelerine kadar yayılmış ve dünyanın dörtte biri olarak kaydedilmiştir. Aynı asırda Avrupalı seyyahlar da Kıpçak-ili (Kumania) dahil olmak üzere Tuna boylarından Altay dağlarına kadar uzayan bütün bölgeleri “Büyük Turkia” ve Selçuklu Anadolusunu da sadece “Turkia” adı ile gösteriyorlardı. Böylece Türkistan veya Türkiye adı Türklerin yayılışlarına göre geniş ülkeleri hudutları içerisine alıyordu. Buna mukabil X. asır Arap coğrafyacıları, Türk adını sadece Şamanî Türklere tahsis eylediği ve Müslüman Türkleri onlardan ayırdığı için, Türkistan adını İslâm hudutları dışında kalan ve Fârâb, hattâ Talaş ötesinde bulunan Türk memleketlerine veriyorlardı. İslâmiyetin yayılışı ile hudutlar değiştiği halde bu hatâ muahhar kaynaklarda da tekrarlanmış ve bu husus bir takım tarihî karışıklıklara sebep olmuştur. Bundan dolayıdır, ki eski İran kaynaklarının “Turan” (Türklerin yurdu) adım verdikleri Türkistan Selçuklu devrine kadar İslâm eserlerinde, ekseriya, Mâveraünnehr ismi ile anılmıştır. Bununla beraber Araplar Türkistan’a geldikleri zaman Mâveraünnehr dedikleri ülke Göktürklere veya onlara tâbi’ Han, Yabgu, Tarhan, Tekin, Tudun unvanlarını taşıyan Türk hükümdarları tarafından idare edili­yor; Araplara karşı Türk orduları savaşıyor ve bu sebeple de Ceyhun nehri ötesinde oturan halkları Türk olarak gösteriyorlardı. Nitekim Araplarla savaşan Buhara’nın kadın hükümdarı da Türk idi. Hattâ Arap mütefekkiri Câhiz“Horasan lisânı ile Türk dili arasındaki fark Mekke ve Medine lehçeleri ara­sındaki farka benzer” derken de Türklerin Ceyhun nehrinin berisinde de bu­lunduğunu ifâde etmiş olur. Bu da Ak-hunların veya Eftalif lerin buralarda hâkimiyetleri ve yerleşmeleri vakıası ile alâkalıdır. XIII. asırda etnik hudutlara delâlet eden Türkistan adı Tuna nehri boylarına kadar uzadığı gibi Osmanlı devrinde de Türkiye adı bazen siyasî bir mâna almış ve imparatorluğun geniş hudutları içindeki memleketleri göstermiştir.

Türk adının tarih sahnesine çıkışı VI. asırda Göktürk devletinin kuruluşuna bağlıdır. Nitekim bu kavmi Çinliler Tu-kiuBizanslılar da Tur-koi adı ile tanıyorlardı ki Orhun kitabelerinin keşfinden önce bu isimlerin “Türk” olduğu anlaşılmıştı. İslâmdan önce Câhiliyye şâirleri (A’şâ ve Nâbiga gibi) ve Hezret-i Peygamber’in hadîsleri de Türkleri kendi isimleri ile tanıyor ve kaydediyorlardı. Göktürk kağanları tabiiyetlerinde bulunan ve hattâ kendi devletlerine karşı isyan eden Oğuz, Türkeş ve Kırgız uluslarını da Türk adı ile zikrediyor ve bunları “kendi Türk milletim idi” (Türküm budunum erti)ifâdesi ile gösteriyorlardı. Bu durum Türk adının sadece Göktürk hakanları hanedanının, mensup oldukları bir boya veya devlete ait olmayıp bütün bir millete şâmil bulunduğunu ifâde eder. Türk adının bu kadar geniş bir mâna kazanması onun Göktürklerden önce mevcut olduğuna bir delil teşkil eder. Nitekim eski İran ve Arap kaynaklarında Ak-hunlar (Hayâtîle) da Türk adı altında gösterilmiş; destanı Turan isminin Türkten geldiği anlaşılmıştır. I. asır Lâtin müellifi Pompenius Ural (Yayık) ve İtil nehirleri arasında bir Turkae kavminin yaşadığını kaydeder. Hattâ meşhur Sinoloji âlimi De Groot Hunlardan önce Çin’in şimalinde Tik adlı bir kavmin bulunduğu­nu ve bu adın da Türk ile ilgili olduğunu ileri sürmüştür

Türk adının bu derece yaygın ve şümullü mânası onun Gök-Türk’lerden önce mevcut olduğuna delâlet ederse de eski devre ait kayıtlar henüz müphemdir. İsmin etimolojisi de onun eskiliği ile alâkalı olsa gerek. Çin kaynakları Türk ismini Gök-Türklere bağlamakta isabet göstermekle beraber onun etimolojisini verirken de o derece masal kabilinden izahlar yapmışlardır. Filhakika bir rivayete göre Altay dağlarının cenubunda, Avar’lara tâbi’ olarak, yaşayan Gök-Türkler onlara demirden silâhlar yapıyorlardı. Yakınında bulundukları dağlardan biri tulgaya benzediği ve Türkçe buna Tu-kiudenildiği için bu millet bu adı almış imiş. W. Thomsen ve G. Nemeth gibi meşhur Türkologlar Uygurca kuvvetli mânasında ve sıfat olarak kullanılan Türk veya Türük kelimesinin isim haline gelip Türk milletini ifâde ettiği kanaatini ileri sürmüşlerdir. Halbuki Munkacsi ve Vambery gibi âlimler Türk adının türemek kökünden gelmiş olduğu düşüncesinde idiler. Nitekim nizâm, örf ve an’ane mânasında kullanılan türe kelimesi de bu köke bağlıdır. Bu görüşün isabeti bakımından göçebe Yürük isminin de yürümek kökünden doğduğunu kayda değer buluruz . Bu izah Türk adının türemiş, yaratılmış, yâni mahlûk ve insan mânasında (türük, türk) olduğunu belirtir. Bu münasebetle yabancıları barbar sayan eski kavimlerin telâkkisina uygun olarak Türklerin de kişi ve insan mânasında bu kelimeyi kendilerine tahsis ettiği ve her Türk kavim ve devletine ait isimler üstünde Türk adının bütün Türkleri ifâde için kullanıldığı kabule şâyân gözükür. Nitekim “Türk Uygur tili” tâbiri de her iki hususu ifâde eder. Gök-Türkler ismin başına gök (kök) sıfatını ekleyerek ona semavî ve kendilerine delâlet eden bir mâna vermiş oluyorlardı. Türk adının kuvvet mânasını kazanması ise Türk milletinin kudreti dolayısı ile aslî değil muahhar bir mânayı gösterir.

Türk ismi yalnız bütün Türk kavimlerini değil zamanla komşu ve akra­ba kavimleri de şümulüne alıyordu. Meselâ VI.asırda İslâm ve Hıristiyan müellifleri Kuban havalisinde oturan Macarları, şarkta bulunan Moğol ve Kıtay’ları da Türk sayıyorlardı. Hattâ Oğuz destanı ve İslâm coğrafyacıları Türklerin hâkimiyetinde yaşayan Saki ab (Sİ av) lan da Türklük camiası içine almışlardı. Araplar önce Amu ve daha sonra da Sır nehri ötesinde yaşayan bütün kavimleri ve Moğolları Türk sayarken bu isim, Türklerin İslâmlaşması ile, Şamanı veya Müslüman olmayan bütün diğer Türklere tahsis edilmişti. Müslüman Türkler de bu telâkkiye uymuş ve nitekim Müslüman Karahanlılar kendilerine Türk ve memleketlerine Türkistan adım verdikleri halde cihâd yaptıkları ırkdaşları Uygurları, kendilerinden ayırmak için, Türk(Kâfir Türk) ve kendilerini de Müslüman ismi ile gösteriyorlardı. Bu münasebetle Arapların ilk defa İranlılara verdikleri Acem (Yabancı) adını sonraları bütün Arap olmayan kavimler için kullandıklarını hatırlatmak ve Türk ismini de onların tarafında ve şarkında bulunan Moğol ve sair kavimlere teşmil ettiklerini belirtmek yerinde olur. Bu sebepledir, ki Hârizmşâh Alâeddin Muhammed, askerleri ve teb’ası arasında henüz çok miktarda Şamanı, Kıpçak ve Kanglı ulusları yaşadığı halde, gayrimüslim Türkleri, hattâ Karahıtay ve Mogolları “Türk” ve hükümdarlarını da “Türk hanı” sayıyor; kendisine de “Pâdişâh-i Acem” ve “İskender-i sâni” unvanlarını veriyordu. Türkiye Selçukluları sultam Alâeddin Keykubâd’m denizaşırı Kırım ve Kıpçak seferi münasebeti ile de Şamanî Kıpçaklar Türk adı ile gösterilirken kendileri de İslâm umumî ad veya sıfatı ile anılıyordu. Selçuklu ve Osmanlılar Oğuz hanveya Afrâsyâb soyuna mensup olmakla, Türklük şuuru ve gururuna bağlı bulunmakla beraber Türk adını eskiden Şamanî uruğdaşlarma, sonra da İslâm kültürü zayıf bulunan göçebelere ve köylülere tahsis ediyorlardı . Bununla beraber göçebe ve köylüler dışında Türk adını asıl, doğru ve kahraman mânaları ile kendileri için de kullanıyorlardı. Bu tefrik Şamanî ve İslâm Türkleri adlandıracak başka bir isim bulunmamasından ve kendilerini gayrimüslim Türklerden ayırmak endişesinden ileri geliyor; ve Türk adı da daha ziyade bu gibi ahvalde meydana çıkıyordu. İlk Osmanlı kaynakları derin bir İslâm mefkuresine rağmen daima ve gururla kendilerini Türk adı ile adlandırıyorlardı. Nitekim Bizanslılar ve Avrupalılar da Selçukluları ve Osmanlıları, umumiyetle, Türk adı ile anıyor ve hanedan veya devlet isimlerine pek az yer veriyorlardı. Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Anadoluda Selçuklu-İlhanlı devlet nizâmının müdafii olarak, göçebe Türklerin ve hususiyle Karamanlıların isyan ve tanripleri dolayısıyle, bir yerde Türk adını yağmacı mânasında kullanırken bu göçebeleri kasdediyor ve sempatisini Türk olduğunu bildiği Selçuklular içîn İzhar ediyordu. Esasen kendisi de bir rubaisinde “Aslım Türktür” ifâdesi ile de Türklüğe yüksek mevki veriyordu.

Asırlar boyunca din, kültür ve devirlerin değişmesi ile Türk adı ve Türklerin yayılışı ile de Türkistan hudutları nasıl mâna farkları göstermiş ve buna dikkat etmeyen ilim adamları Türk tarihinin anlaşılmasında ne derece hatâlara düşmüş ise, Türk milletinin hep göçebe sanılması da o nispette yanlış anlayışlara ve karışıklıklara sebebiyet vermiştir. Bu da Kun, Göktürk, Uygur, Hazar, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı hemen bütün Türk devletlerinin göçebeler tarafından kurulması ile alâkalıdır. Nitekim Hunlardan beri askerî kudret ve teşkilât olarak bütün Türk devletleri göçebelere dayanırken ziraat, sanayi, ticaret ve kültürce de yerleşik ve şehirli Türkleri de idarelerinde bulunduruyorlardı. Gerçekten biz İslâm’dan önce Gök-Türk, Uygur ve Hazarların bir çok şehirleri, yüksek kültür ve sanat hayatları hakkında zengin tarihî kayıtlara sahip bulunuyoruz. Esasen Türk hakanları da kışın şehirlerde yazın da şehir gibi ordugâhlarında oturuyorlardı. Bu vesile ile Şamanî Türk devletlerinin hep göçebe Türklerden müteşekkil halklara dayandığı hatasına dikkati çekmiş bulunuyoruz.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz