Son Dakika
21 Ağustos 2017 Pazartesi

İslamiyet Öncesi Türk Devletleri

12 Mayıs 2014 Pazartesi, 23:36

Erol Güngör

Türkler’in ilk kurdukları imparatorluk Hun İmparatorluğu’dur. Türkler’in daha eskiden de devletler kurduklarını biliyoruz, ama Hun Devleti çok geniş bir saha üzerinde başka milletleri de idaresi altına alan büyük bir devlet olduğu için, ona imparatorluk adını veriyoruz.

Hun İmparatorluğu Hun Türkleri tarafından M.Ö. 220 yılında kuruldu. Hunlar bugünkü Moğolistan bölgesinde, yâni Çin’in kuzeybatısında yaşıyorlardı. Bu bölgede hâkimiyet kurdukları ve genişlemeye başladıkları için Çinliler onları büyük bir tehlike sayıyorlardı. Gerçekten Hunlar, askerlikteki üstünlükleri sayesinde Çin ordularını devamlı bozguna uğratıyorlardı. Bu yüzden Çin Devleti, Hun saldırılarını önleyebilmek için Hun-Çin sınırı boyunca büyük bir duvar örmeye başladı. Çin Şeddi veya Büyük Çin Duvarı denen savunma hattı işte böyle ortaya çıkmıştır (M.Ö. 214). Sonraları Ming Hanedanı zamanında yenilenen bu büyük duvarın bâzı kısımları çok sağlam bir şekilde günümüze kadar ayakta kalmıştır.

İlk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu’dur (M.Ö. 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına “Yabgu” deniyordu. Teoman Yabgu birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek ilk Türk birliğini gerçekleştirmişti. Bu çağda Türkler’in askerî üstünlüklerinde süvârîlerin pek önemli bir yeri vardı. Çinliler atla çekilen savaş arabaları kullanıyorlardı, ama süvârî orduları yoktu. Türk atlıları çok süratli hareket kabiliyetine sahip oldukları için Çin birliklerini istedikleri yerde çeviriyorlar, düşman olunca da çabucak çekiliyorlardı. Onlara ummadıkları anda birdenbire hücum ediyorlardı. Çinliler bu yüzden ordularını Hunlar gibi donatmak zorunda kaldılar; askerlerini Hunlar gibi giydirdiler. Ama ne Çin Duyarı, ne Çin orduları, Hunlar’ın Çin içlerine kadar girmelerini engelleyebildi.

Teoman Yabgu’dan sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete zamanında Hun İmparatorluğu’nun toprakları Japon Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar uzanıyordu. Bu topraklarda çeşitli Türk kavimlerinin yanışım öbür Altaylı kavimler de yaşıyorlardı. Mete devri, Hun İmparatorluğu’nun en parlak devridir (M.Ö. 209-174).

Hunlar zamanında Çinliler medeniyet bakımından çok ileri bir durumdaydılar. Hem nüfûsları ve orduları çok kalabalık, hem medeniyetleri parlak olduğu hâlde Hunlar’la başa çıkamadılar. Bu da gösteriyor ki, Hun baskısının sebebi yalnızca askerî güç değildi. Gerçekten Hunlar teşkilâtçılık ve idare bakımından çok gelişmişlerdi. O sırada Çin’in ayrı ayrı prenslikler hâlinde bulunmasından da faydalanarak, Kuzey Çin’de sık sık iktidarı ele alıyorlardı. Fakat Çinlier’in şehir hayâtına kapılan simi boyu Türkleri yavaş yavaş Çinlileşiyor. Çinli prenses ile evlenen Hun hükümdarlarının saraylarında Çin dili ve gelenekleri yerleşiyordu.

Mete’den sonra gelen Yabgular zamanında Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla Türk ve Çin hükümdar aileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar ise Hunlar’ın iç işleri bakımından birçok karışıklığa yol açtı. Yine de Hun İmparatorluğu Milâttan önce Birinci Yüzyıl’a kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyılda ise Türk beyleri arasında taht kavgaları alabildiğine arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak, Türkler’i zayıflatmayı bildiler. Ancak Çinliler’in Hohan-şu dedikleri Yabgu’nun 27 yıllık imparatorluğu zamanında ve Çiçi Yabgu devrinde devlet eski gücünü biraz olsun toparlayabildi.

Milâttan sonraki ilk yüzyılda Hun İmparatorluğu Doğu ve Batı Hunları olmak üzere iki ayrı devlete bölündüler. Bunlara Güney ve Kuzey Hunları da denir. Milattan sonra üçüncü yüzyılın başlarında (220) başka bir Türk kavmi olan Siyenpi’ler Hunlar’la iktidar mücadelesine giriştiler. Sonunda Moğollar’ın ve bazı Türk boylarının da yardımıyla Hunlar’ın hâkimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu târihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğü idi. Hun hükümdarlarından Mete, Hohanşu ve Çiçi Yabgular, dahî denecek kadar büyük birer kumandan ve devlet adamı idiler. Bu büyük şahsiyetler hakkında Çin târihlerinde verilen bilgiler, en büyük düşmanlarının bile onlara hayran kaldıklarını gösterir.

 

Batı Hun Devleti 

Siyenpiler ile yaptıkları savaşları (220) kaybettikten ve Asya’daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra Hunlarîn bir kısmı Dinyeper Nehri ile Aral Gölü doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve Dördüncü Yüzyıl’ın ortalarına kadar orada yaşadılar. Bu târihten itibare Batı’ya akın etmeye başladılar. Hunlar’ın yurtlarım niçin bırakıp göçettikleri iyice bilinmiyor herhalde geçim şartlarının bozulması onları bu işe zorladı. Hakanları Balamır’ın idaresinde Volga’dan Batı’ya doğru ilerlemeye başladılar. O târihlerde Kuzey Karadeniz’den Macaristan’a kadar olan yerlerde Cermen asıllı kavimler oturu­yorlardı. Hunlar önce bunlardan Doğu Gotları’na hücum edip dağıttılar. (374), arkasından Batı Gotları’nı mağlûb ederek onların ülkesine girdiler (375).

Doğu’dan Batı’ya doğru uzanan Hun akınının yerinden yurdundan ettiği birçok kavimler böylece Batı’ya itilerek Roma İmparatorluğu topraklarını altüst ettiler. Kuzey Karadeniz’den İspanya’ya kadar her taraf allak bullak oldu. Avrupa’nın etnik manzarasını değiştiren bu büyük hâdiseye tarihte “Kavimler Göçü” denir.

Dördüncü Yüzyıl’ın sonunda Hunlar Batı’da Tuna’yı geçerek Balkanlar’a indiler, Doğu’da da Kafkaslar’dan Anadolu’ya girdiler. Bu ikinci akıncı kolu Güney Anadolu’dan Suriye’nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs’e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbaharda aynı yoldan Azerbaycan’a döndü. Roma İmparatorluğu bu akından o kadar şaşırmıştı ki, her tarafta Hunlar hakkında akıl-almaz hikâyeler anlatılıyordu. Batı’da ise Balamır’ın oğlu Ildız’ın komutasındaki Hun süvari birlikleri Bizans İmparatorluğu’nu barışa zorladı, Batı Roma İmparatorluğu ise kendi ülkesini talan eden barbar kavimler (Gotlar, Vandallar, Burgondlar, Saksonlar ilh.) karşısında Hunlar’la anlaşma yoluna gitti.

Ildız’dan sonra Hun tahtına geçen Karaton ve Rua  zamanlarında Hunlar Bizans’ı yıllık vergiye bağladılar, Batı Roma’yı da barbar kavimlerin ve Bizans’ı istilâ tehditlerine karşı korudular. Hun gücü bir masal gibi bütün Avrupa’yı âdeta büyülemiş ve korkutmuştu. Bu korkunun izlerini Batı milletlerinin hafızalarında hâlâ bulabiliyoruz.

Hun İmparatoru Rua’nın 434’de ölmesi üzerine dev­letin başına Attila geçti. Attila, Rua’nın kardeşlerinden Muncuk’un oğlu idi. Amcaları Aybars ve Oktar İmparatorluğun sağ ve sol kanat hanları idi. Attila kardeşi Bleda ile birlikte hükümdar oldu, ama asıl idare ve kudret Attila’nın elindeydi. Attila’nın hükümdarlık devri Hun İmparatorluğu’nun altın çağıdır. O târihte Hunlar Volga Nehri’nin doğusundan bugünkü Fransa’ya kadar olan bölgeye hakim olmuşlardı, idareleri altında çeşitli Türk boyları da dahil olmak üzere tam kırk beş kavim yaşıyordu ki, çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir.

Bütün dünyada Attila’nın karşısına çıkacak hiçbir güç yoktu. Hun hâkimiyeti Manş Denizi’ne kadar ulaşmıştı. Bizans kendisini devamlı baskı altında tutup vergiye bağlayan bu kuvvetten kurtulmak için Hunlar arasına nifak sokma yolunu denedi. Çeşitli sebeplerden Attila idaresiyle uzlaşamayan Hun beylerini Bizans’a davet ediyor, onları yüksek makamlara geçiriyor, Attila’ya karşı kendilerine yardım vâdediyordu. Attila nihayet Bizans’ı ortadan kaldırmak üzere harekete geçip ordularıyla Trakya’ya girdiği sırada meşhur Roma kumandanı ve konsülü Aetiüs araya girdi ve kendi oğlunu Attila’ya rehin vererek Bizans’ın barışı koruyacağına kefil oldu. Bu seferden yedi yıl sonra Bizans artık Hunlar’a bağlı bir devlet hâline gelmişti: Her yıl ödedikleri yıllık vergiyi üç katma çıkaracak ve bir defaya mahsûs olmak üzere altı bin libre altın ödeyeceklerdi.

Attila 451 yılında Batı Roma İmparatorluğu topraklarının bir kısmı üzerinde hak iddia ederek (Roma prensesi ile nişanlıydı) harekete geçti. Romalılar o zaman Hunlar’ın kovaladığı diğer Barbar kavimlerden de topladıkları kuvvetlerle iki yüz bin kişilik bir ordu kurup Paris yakınlarında Attila’nın karşısına durdular. Attila’nın ordusunda da Hunlar’ın yanısıra başka kavimlerden yüzbine yakın asker vardı. Orleans yakınında bütün bir gün yapılan savaşta her iki taraf on binlerce kayıp verdiği halde kimin yendiği belli olmadı, ama gece olunca Romalılar ve müttefikleri savaş alanından çekildiler. Attila onları o sırada takip etmedi, geri dönüp ordusuna çekidüzen verdikten sonra Roma’ya doğru yürüdü. Po Ovası’na geldi.

Roma’da halk korku ve panik içindeydi. Senato, ne pahasına olursa olsun barış yapılmasından yanaydı. Barış teklifini yapacak heyetin başında papa vardı: Papa, Hıristiyan dünyasını kurtarmak üzere bizzat Attila’nın huzuruna çıktı ve Roma’nın kendisine boyun eğdiğini bildirdi. Bunun üzerine barış yapıldı.

Attila 452 yılında 60 yaşında iken şüpheli bir şekilde öldü. Yerine sırasıyla oğulları İlek, Dengizik ve İrnek, Hun Hakanı oldular. Bu sonuncular önceki Hun hakanları gibi başarılı olamadı. 470 yılında Batı Hun İmparatorluğu artık dağılmıştı.

TABGAÇLAR

(Siyenpiler) 

M.S. Üçüncü Yüzyıl başında Türkler’in Tabgaç Hânedanı Hun hükümdar ailesinin elinden hâkimiyeti almış ve Hunlar’ın idaresi altındaki topraklan ele geçirmişlerdi. Tabgaç yabguları Hunlarınki kadar geniş bir ülke sahihi olamadılar, ama Çin üzerindeki baskıları çok kuvvetli oldu. Bunların asıl hâkimiyet bölgesi Kuzey Çin’di.

Tabgaç Devleti M.S. Dördüncü Yüzyıl sonuna kadar devam etti. Tabgaçlar Çin içlerinde çok ilerlemişler ve Çin’le çok fazla ilişki kurmuş olmaları dolayısıyla onların hayatlarına çok alışmışlardı. O kadar ki, bazı Tabgaç yabguları Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını ve kültürlerini hor gördüler; Türklerin kılık kıyafetini bile yasak ederek onları Çinliler gibi giyinmeye zorladılar. Çinlilerin değişik âdetleri onları o kadar kendine çekmişti ki, medeniyetin sadece Çin’de olduğunu sanıyorlar ve Türklerin Çinlilere benzedikçe daha medenî olacak düşünüyorlardı.

Böylece Tabgaçlar Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gittiler. Onların yerine Türk Devleti’nde iktidar, Avar Hanedanının eline geçti.

 

AVARLAR

(Aparlar)

Avarlar’ın devleti M.S. Dördüncü Yüzyıl sonundan Altıncı Yüzyıl ortasına kadar devam etti. Avar Türkleri eskiden Hun ve Tabgaç hanedanlarının hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Avarlar kendi hükümdarlarına “Kağan” diyorlardı. Böylece Türk târihinde eskiden “Yabgu” denen hükümdarlar, artık “Kağan (Hakan)” diye anılmaya başlamış, “Yabgu” sözü ise “Kağan”dan daha küçük prenslerin unvanı olmuştur.

Avar Kağanları hem Doğu’da, hem Batı’da fetihler yapmışlar, yine esas olarak Çin’le uğraşmışlardır. Bu devirde Türkler’in Hindistan’la da temas kurdukları görülüyor. Hun hâkimiyeti sona erince, bir kısım Hunlar Hindistan’a göç etmişlerdi.

Avar Devleti, Onabay Kağan zamanında Göktürkler (Kök Türk)’in isyanı üzerine yıkıldı (552). Avarlar’ın önemli bir kısmı Avrupa’ya gitmişlerdi; orada Avar Devleti uzun zaman devam etti.

 

GÖKTÜRKLER

Göktürkler’in boy beği olan Uluğ Yabgu’nun Bumin Ve İstemi adlarındaki iki oğlu, Apan Kağanı Onabay Kağan’a isyan ettiler ve devleti onun elinden aldılar. Bumin Kağan devletin Doğu bölgesine, İstemi de Batı bölgesine kağan oldular. Türk devlet geleneğine göre Doğu’da oturanlar Batı’da oturanlara üstün olur; Batı’ya hâkim olanlar Doğu’daki hükümdara bağlı bulunurlardı. Bu yüzden İlimin “Büyük Kağan” oldu. Fakat sonraları Doğu Kağanlığı zayıflayınca, Batı Kağanları onları zamanla dinlemez  olmuşlardır.

Doğu Göktürkleri siyâsî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. Çin’le sık sık savaş yapıyorlar, sonra arası uzun sürmeyen barış dönemleri geliyordu. Göktürk Kağanları da daha önceki Türk hükümdarları gibi zaman zaman Çinli prenslerle evleniyorlardı. Bu arada kendi kızlarını da Çin sarayına gelin ettikleri oluyordu. Göktürklerin ilk devirlerinde Çin’deki imparator ailesi Türk Tabgaç asıllı Wei Hanedanı idi.

Doğu Göktürk Devleti’nin başına Bumin Kağan’dan sonra kısa bir zaman İstemi Kağan geçmiş, sonra devlet Bumin’in oğulları yoluyla devam etmiştir. Bumin’den sonraki ilk kağan onun oğlu Kara Kağan’dır. Sonra sırasıyla Mukan Kağan, Tapo Kağan, Bağa İşbara Kağan, Çur Bağa Kağan, Tulan Kağan, Bilge Tardu Kağan, Türe Kağan, Şipi Kağan, Çuluk Kağan ve Kara Kağan Gök­türk tahtına oturdular. Kara Kağan zamanında (630) Çinliler büyük ordularla Göktürk ülkesine saldırdılar; yapılan savaşlardan birinde Kara Kağan esir düştü ve Türkler Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar. Böylece Doğu Göktürk devleti sona ermiş oluyordu. Fakat Çin eline esîr düşen Türk prensleri hiçbir zaman esareti kabul etmediler, ve her fırsatta başkaldırdılar. Bu isyanların hepsi de kanlı bir şekilde bastırılıyor, Çinliler isyanla ilgili herkesi öldürüyorlardı. Bu isyanların en önemlisi, meşhur Kür Şad İhtilâli’dir.

Kür Şad, Doğu Göktürk kağanlarından Çuluk Kağan’ın küçük oğlu idi. Çuluk Kağan ölünce yerine kardeşi, yâni Kür Şad’ın amcası Kara Kağan geçmişti. Çuluk Kağan’ın ikinci karısı İçing Katun adında bir Çin prensesi idi. Bu kadın Çuluk Kağan’ı zehirleyerek öldürmüştü. Eski Türkler’de büyük kardeş ölünce onun dul karısını küçük kardeşi aldığı için, Kara Kağan bu Çinli kadınla evlendi. İçing’in maksadı kendi ailesini Çin tahtına geçirmek için Göktürkler’i Çin üzerine savaşa sokmaktı. Devletin çok buhranlı bir döneminde Çin’le yapılan savaş, on binlerce Türk’ün Çin eline esîr düşmesiyle sonuçlandı. Kür Şad da bu esirler arasındaydı. Türkler Çin’in kendi ülkelerine oturttuğu kukla bir hükümdar olan Sırba Kağan’ı tanımadılar ve bütün ümîdlerini Kür Şad’a bağladılar.

Kür Şad 639 yılında, yânî esaretten dokuz yıl sonra Çin’in başkentinde seçme Türk savaşçılarından otuz dokuz kişi ile birlikte bir ihtilâl komitesi kurdu. Kendisiyle kırk kişi olan bu komite Çin İmparatoru’nu esîr ederek kaçıracak, bu siyâsî kargaşalıktan faydalanan bütün esîr Türkler de ayaklanacak, sonra İmparator’un hayâtı karşılığı Türk bağımsızlığının tanınması istenecekti. İmparator’un geceleri kılık değiştirerek gezdiği söyleniyordu. Kırk Türk bir gece harekete geçmek üzere karar aldılar.

Fakat o gece İmparator sarayından çıkmadı. Kür Şad gecikilirse hareketin duyulacağından ve pek çok masum Türk’ün öldürüleceğinden endîşe ettiği için ihtilâli ertelemedi. Adamlarıyla birlikte İmparator’u yakalamak üzere saraya hücum etti. Çin muhafız kuvvetleriyle kırk Türk arasında şiddetli bir çarpışma başladı. Ok ve kılıçla pek çok düşmanı yere seren Türkler, sayıları gitgide kabaran Çin birlikleri tarafından sıkıştırılınca, Kür Şad Çin sarayının ahırlarını basarak oradaki seçme atlan aldı ve sağ kalan Türk ihtilâlcileri Göktürk ülkesine doğru at sürdüler. Vey Irmağı kıyısına geldikleri zaman müthiş bir fırtına çıkmış ve sel köprüleri yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kür Şad ve arkadaşları son oklarını da attıktan sonra kılıçlarıyla düşman sürüsüne daldılar. Sonunda birer birer hepsi de ecelin şerbetini içerek dünyâdan göçtüler.

Kür Şad ve arkadaşları kanlarıyla bir destan yazdılar. Bu destan bin beş yüz yıl sonra onların torunları olan bizler tarafından hâlâ heyecanla okunuyor. Çünkü bu kırk yiğit Türk Milleti’nin kalbinde sönmez bir istiklâl ateşi yakmış oluyorlardı. Onlardan sonra bu ateşle yanan Türkler her fırsatta baş kaldırdılar. Birkaç defa daha başarısız ihtilâl teşebbüsünden sonra, nihayet 682 yılında Kutluğ Şad, etrafına topladığı Türkler’le istiklâlini ilân elti ve İlteriş Kutluk Kağan adıyla Doğu Göktürk tahtına olurdu. Kutluğ Kağan dağılmış boylarını yeniden topladı (Hu yüzden “İlteriş” adı verilmişti) ve devleti eski gücüne kavuşturdu. O, daha önceki birçok Türk Kağanı gibi, Çinli bir prensesle değil, bir Türk kızıyla evlenmişti. Eşi İlbilge Katun (Hâtûn) ona her işinde yardımcı oldu. Kutluğ Kağan’ın iki oğlu oldu ki, Bilge Han ve Kül Tigin adlarındaki bu Türk prensleri bizim târihimizde pek seçkin bir yer işgal eder. Kutluğ ölünce yerine kardeşi Kapgan Han, Kağan oldu. 22 yıl kağanlık yaptıktan sonra öldürülen Kapgan Kağan’ın yerine sırasıyle oğulları İnal Bögü Han, İni Han ve Yoluğ Tigin kağan oldular. Fakat bu üçü de başarısız kaldılar ve bir yıl içinde arka arkaya öldürüldüler. Bunun üzerine İlteriş Kutluğ Kağan’ın oğul­ları Bilge Han ile Kül Tigin birleşerek ülkeyi kargaşalıktan kurtardılar. Bilge Han kağan oldu, küçük kardeşi Kül Tigin de başkumandan olarak ordunun başına geçti. Böylece Türk târihinde ilk defa iki kardeş devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı.

Kapgan Han’ın son yıllarında devlet hem Çin tehdidi altında kalmış, hem de birçok Türk boyları Göktürk idaresine isyan etmişlerdi. Bilge Kağan ile Kül Tigin bütün bu tehlike ve tehdîdleri ortadan kaldırdılar, başkaldıran herkese boyun eğdirdiler. Bilge Kağan “Ülkenin, milletin ve devletin birliği” için ne gerektiyse yaptı. Türk beyleri esaret yıllarında görmüşlerdi ki, ne zaman Türk boyları birlik olsa Çin onlara harâç veriyor, ama ne zaman aralarında iktidar kavgası başlasa zayıflayan devletin üzerine yürüyor. Bu yüzden babaları İlteriş Kutluğ Kağan gibi, oğulları da hiçbir ayrılıkçı, bölücü harekete fırsat vermediler. Devlete isyan eden kabileleri gerektiğinde en şiddetli bir şekilde itaat altına aldılar. Bir de şuna çok dikkat ediyorlardı: Türklüklerini kaybetmemek. O târihte Türkler çiftçilik de yapmakla birlikte yarı göçebe yaşı­yorlardı. Yazın yaylalarda, kışın ise kışlıklarda otururlar, her zaman tabiatla kucak kucağa hareketli bir hayat yaşarlardı. Çinliler’in büyük şehirleri vardı, daha çok ticâretle uğraşıyorlardı. Bir Türk Çin şehrine gelince oradaki eğlence hayâtına kapılıyor, çarşı-pazarda satılan renkli ve ipekli kumaşlara hayran kalıyordu. Çinliler bunu fırsat bilerek Türkler’i içki, kadın ve mal vermek suretiyle kandırıp, onları Türk hayâtından uzaklaştırıyorlardı. İşte Bilge Kağan bütün Türkler’i bu tehlikeye karşı uyardı. Yabancı ülkelerle ticâret yapılmasını uygun görüyor, ama Türkler’in kendi vatanlarını bırakıp oralarda oturmalarını hiç istemiyordu.

Göktürk orduları başkumandanı Kül Tigin 731 yılında isyancı Dokuz Oğuz Türkleri’ne karşı yaptığı bir savaşta öldü. Ağabeyi Bilge Kağan ve vezir Bilge Tonyukuk ona büyük bir cenaze merasimi düzenlediler. Göktürk Devleti bu çağda o kadar tanınan ve saygı uyandıran bir devletti ki, bütün komşu ve uzak ülkeler cenaze merasimine temsilciler gönderdiler. Çin İmparatoru kendi taş yontucularım gönderdi ve Kül Tigin anıtının yazılıp dikilmesine yardımcı oldu.

Bilge Kağan ondan üç yıl sonra öldü. Ona da bütün ülke krallarının gönderdikleri temsilcilerin bulunduğu pek büyük bir cenaze merasimi düzenlendi. Hâtırası için Kül Tigin Anıtı’nın yanına bir anıt dikildi. Burada onun ağzından Türk Milleti’nin bir târihi ve bu târihten alınması gerekli dersler anlatılmaktadır. Kül Tigin’in, Bilge Kağan’ın ve büyük Göktürk veziri Bilge Tonyukuk’un hâtıraları için dikilen anıtlara Orkun Abideleri veya Orkun Kitabeleri denir. Bunlar Baykal Gölü’ne dökülen Orkun Nehri’nin doğu kıyısı yakınlarında dikilmiştir.

Orkun Âbideleri Türk Milleti’nin binlerce yıllık târihi boyunca meydana getirdiği eserlerin en başta gelenleridir; dünyâda başka hiçbir milletin târihinde bu derece ebedî hakikatleri bu kadar yüksek bir edebiyat diliyle ortaya koyan eser bulunmaz. Orada Türk târihinin ve Türk Milleti’nin özü, taşlara kazılmıştır. Öyle ki, Türk’ün bütün târihi kaybolsa, sâdece Orkun Abideleri’ne bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehâsını, ahlâk ve faziletini, askerî kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek mümkündür. Bakınız, Bilge Kağan Türklüğün doğuşunu nasıl anlatıyor:

“Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insan oğlu yaradılmış. İnsanoğlunun üstüne büyük dedelerim Bumin Kağan, İstemi Kağan hükümdar olmuşlar. Türk Milleti’nin iline, töresine çeki-düzen vermişler. Dört taraf hep düşman imiş. Ordular gönderip dört taraftaki milleti hep idaresi altına, almış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş…”

Kül Tigin âbidesinin baş tarafında ise Bilge Kağan Türk Milletinin halini şöyle anlatıyor:

“Ben Tanrı gibi gökte olmuşTürk Bilge Kağan, Tanrı’nın iradesiyle kağanlık tahtına oturdum. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki şadpıt beyleri, kuzeydeki tarkat, buyruk beyleri, Oğuz Tatar… Dokuz Oğuz beyleri, milleti. Bu sözümü iyi işit, adamakıllı dinle:

Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün milletler şimdi benim emrimdedir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk Kağanı Ötüken ormanın­da oturursa ilde sıkıntı yoktur… Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek ku­maşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, onun hakkında kötü şeyler düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş… Tatlı sözü­ne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp, ey Türk milleti, nice evlâdını kaybettin. Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin. Güneyde Çogay Ormanı’na, Tögültün Ovası’na konayım dersen, Türk milleti, öleceksin… O yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin. Ötüken yerinde oturup kervan gönderirsen hiçbir derdin olmaz, Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.

 

Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmedin. Açlık tokluk düşünmedin. Bir doyunca açlık aklına gelmedi, öyle yaptı­ğın için, seni besleyip bakmış olan kağanının sözünü dinlemeden kalkıp Çin’e gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla hep zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için, kağan oldum. Kağan olup aç, fakîr milleti hep topladım. Yoksul milleti zengin ettim, az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan mı var? Türk beyleri, millet, bunu iyi işittin. Türk milleti toplayıp il tutacağını bu taşa kazdım. Yanılıp öleceğini yine bu taşa kazdım. Her ne sözüm varsa ebedî taşa yazdım. Ona bakarak bilin… Beyler ve millet ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını câriye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı, Çinli adı alıp Çin beyi olarak Çin kağanına itaat eder olmuş. Elli yıl işini gücünü ona vermiş. Doğuda gün doğusuna kadar, batıda gün batısına kadar ordular gönderip Çin Kağanı adına hep kendi ilini töresini zaptetmiş.

Türk halkı şöyle dermiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani? Kime il kazanıyorum? Kağanlı millet idim, kağanım hani, hangi kağanın hesabına çalışıyorum? Öyle deyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olmuş, ama kendisini bir düzene sokamadığı için yine ona boyun eğmiş. Çinli onun kendisi için bunca çalıştığını hiç düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım dermiş. Millet yokolmaya gidiyormuş.

Yukarıda Türk Tanrısı öyle irâde etmiş de, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye Babam İlteriş Kağan’ı ve annem İlbilge Hatun ‘u tutup yukarı kaldırmış. Babam Kağan on yedi erle isyan etmiş. O başkaldırdı diye işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuşlar. Tanrı kuvvet verdiği için babam Kağan’in askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker gönderip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti; câriye olmuş, köle olmuş milleti; Türk Töresini bırakmış milleti atalarımın töresince düzenleyip yetiştirmiş…” 

Bilge Kağan Göktürk devletinin kuruluşundan kendi zamanına kadar geçen olayları böyle anlattıktan sonra milletine şöyle seslenmektedir:

“Türk Oğuz beyleri, millet, işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim bozabile­cekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol. Disiplinsizliğin yüzünden, seni beslemiş kağanına, hür ve müstakil güzel yurduna karşı hatâ ettin, onları kötü duruma düşürdün. Kutsal Ötüken ormanını bırakıp gittin. Doğuya gittin, batıya gittin. Gittin de ne gördün? Kanın ırmaklar gibi aktı, kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Bey olacak oğlun köle oldu, hanım olacak kızın câriye oldu. Yaptığın cahillik, kötülük yüzünden amcam kağan uçup gitti…”

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Türk milleti için en büyük tehlike kendi kültürünü, kendi töresini bırakarak başka milletlerin örf ve âdetlerini benimsemek, devletin kanun ve nizamlarına itaat etmemek, geçici rahatlıklara aldanıp ileriyi görememektir. Bu konuda asıl sorumlu olanlar ise milletin ileri gelenleridir. Halk tehlikeyi görüp kurtulmak için çalıştığı halde beyler Çinlileştikleri için halka kurtuluşu bulmakta rehberlik edemiyorlar.

Orkun Âbideleri’nin üçüncüsü vezîr Bilge Tonyukuk adına dikilmiştir. Unvanı Boyla Bağa Tarkan olan Bilge Tonyukuk büyük bir devlet adamı olup hem İlteriş Kağan, hem Kapagan Kağan ve Bilge Kağan devirlerinde Göktürk devletinin başvezîri olarak hizmet etmiştir. Bu âbidelerdeki yazıları yazan ise Kapagan Kağan’ın küçük oğlu Yoluğ Tigin’dir.

Bilge Kağan’dan sonra Göktürk tahtına oğulları İçen Türk Bilge Kağan ve Tengri Bilge Kutlug Kağan oturdular. Sonra hep küçük yaşta prensler Kağan olup bunların zamanında devlet idaresi ya annelerinin ya başkalarının eline geçtiği için devlet zayıfladı ve nihayet 745 yılında Dokuz Oğuzlar (Uygurlar), Göktürk ailesinin hâ­kimiyetine son vererek onların yerine geçtiler. Büyük Göktürk İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı olmak üzere iki kolu vardı. Doğu Kağanlığı Batıdakine üstün olmakla birlikte Doğu Kağanı Kimin Türe Kağan’ın ölümünden (609) sonra Batı Kağanları artık Doğu’yu tanımayıp müstakil olmuşlardı. Batı Kağanları Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Kağan’ın soyundan gelirler. Batı Göktürkleri bir taraftan Çin, bir taraftan İran, Bizans ve Arap dünyası ile temas halindeydiler. İstemi’den sonra Batı tahtına Bilge Tardu Kağan, sonra sıra ile Apa Kağan, İnal Kağan, Çulo Kağan, Şeku Kağan, Tung Yabgu Kağan, Bağatur Sepi Kağan geçtiler. 631 tarihinde Batı Göktürk tahtı Bumin Kağan’ın oğullarına geçti. 742’de Batı Kağanlığı Türgiş hanedanının eline geçti.

 

Kül Tigin

Kül Tigin Türk târihinin en büyük kumandanlarından ve en büyük kahramanlarından biridir. Türk milleti yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir zamanda, ağabeyi Bilge Şad (sonradan kağan) ile birlikte bütün ömrünü savaş meydanlarında harcayarak milletimizin varlığını ve birliğini korumuştur. Kül Tigin 685 yılında doğdu. Babası ilteriş Kutlug üç yıl önce Çin’e karşı başkaldırmış ve başarılı bir hareketle Göktürk Devleti’ni yeniden kurmuştu. Fakat Göktürkler daha derlenip toparlanmış değillerdi. İlteriş Kağan gece-gündüz çalışarak devleti yeniden düzenledi. 692 yılında öldüğü zaman Kül Tigin 7, ağabeyi Bilge ise 8 yaşındaydı. Amcaları Kapgan, kağan oldu. Bilge’yi Tarduşlar’in başına şad yaptılar. Kül Tigin merkez ordusuna girdi. Kül Tigin on altı yaşına geldiği zaman artık savaşçı bir asker olmuştu. İlk defa 701 yılında Batı’ya açılan sefere katıldı. Burada Türgiş başbuğlarından birinin emri altındaki Soğd askerini bozdular ve halkı itaat altına aldılar. Soğdlar yenilince Çin ilerleyen Göktürk ordusun durdurmak üzere ellibin kişilik bir ordu ile bunların üzerine yürüdü. Kül Tigin em­rindeki askerlerle Çin ordusunun merkezine saldırdı ve Çinli kumandanın kayınbiraderi olan bir komutanın üzeri­ne atlayıp yakaladı, ellerini bağlayarak geriye, Türk ordusuna dönüp esir komutam Kağan’a teslim etti. Çin ordusu orada imha edildi.

706 yılında Kapgan Kağan Çin seferi açtığında Kül Tigin yirmi bir yaşındaydı. Çin generali Çaça’nın ordusuna karşı savaşa girdiklerinde Kül Tigin beylerinden birinin çok süratli olan atına binerek düşman içine daldı. Kendisine durduramayan düşmanlar atını oklayarak öldürdüler. Kül Tigin hemen doğrulup bu sefer İşbara Yamtar adlı Türk beyinin atına binip onunla saldırdı, o at da öldü. Üçüncü sefer Yigen Silig Bey’in giyimli doru atına binip hücum etti. Sonunda o at da vuruldu. Zırhından, kaftanından yüzden fazla ok darbesi alan Kül Tigin başım ve yüzünü oklardan sakınmayı bildiği için ölmedi ve Çaça’nın ordusunu orada yok ettiler.

Sonraları Kül Tigin ve ağabeyi Bilge Şad dağınık Türk kabilelerini toplamak ve itaat altına almak üzere seferlere giriştiler.  

Bayırku beyi Uluğ Erkin devlete isyan etmişti. Türig Yargım gölü kenarında yapılan savaşta Uluğ Erkin’in ordu­su bozuldu, kendisi pek az askerle kaçarak kurtuldu. Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgızlar isyan ettiler ve Göktürkler’e hasım oları diğer boylarla anlaşarak birlikte Ötüken’e hücum etmeyi planladılar. Bu ittifakın gerçekleşmemesi için Göktürk ordusu kış ortasında Kırgızlar’a bir baskın hazırladı. Mızrak boyu kar sökerek Kögmen ormanını geçen Göktürk ordusu Kırgızlar’ı hiç ummadıkları bir zamanda gece baskınıyla dağıttı. Kırgız Kağanı toplayabildiği kadar orduyla Songa ormanında bunların karşısına çıktı. Kül Tigin Bayırkunun ak atına binerek hücum etti. Bir Kırgız’ı okla vurup ikisini mızrakla düşürdüğü sırada atını öldürdüler. O yine savaşa devam etti. Sonunda Kırgız Kağanı öldürüldü ve ülkesi Göktürkler’e bağlandı. Sonra Türgişler’i itaat altına almak üzere Ahun Ormanı’nı aşıp İrtiş’i geçerek yürüdü. Bolçu’da yapılan savaşta Türgiş ordusu adetâ bir fırtına gibiydi. Fakat Kül Tigin ön safta Türgiş askerinin arasına alnı beyaz boz atının üzerinde dalarak ordunun merkezine kadar girdi. Üzerine saldıran Türgiş askerlerinin çoğunu öldürdükten sonra Türgişler’in büyük beylerinden birini yakalayıp esir aldı. Türgiş Kağanı da orada öldürüldü ve ülkesi bağlandı.

Soğd halkını itaat altına almak için Batı’da Demir Kapı’ya kadar ordu gönderildi. O sırada Türgiş halkının tekrar isyan ettiği duyuldu. Kül Tigin bunların üzerine çok az sayıda askerle gönderildi. Kalabalık Türgiş ordusu karşısında sırf kendi cesaret ve kahramanlığı ile Göktürkler’i kurtardı ve galip geldi.

Ertesi yıl Çin’in kışkırttığı Karluklar büyük bir ordu ile Ötüken’e kadar sokuldular ve devlet merkezini tehdit ettiler. Kül Tigin Türgiş savaşında da kullandığı Alp Salcı adlı atıyla hücum edip mızrakla önüne gelen Karluklar’ı yıkmaya başladı. Karluk ordusu bozguna uğratıldı. Sonra Az kavmi isyan etti. Kül Tigin yine Alp Salçı’ya binerek hücum etti ve Az İlteberi’ni, yani Azlar’ın büyük beyini esîr etti. Az ordusu orada yok edildi. Arkadan İzgil halkı isyan etti. Onlarla olan savaşta Kül Tigin’in Alp Salcı adlı atı öldürüldü, ama İzgiller de yenildi.

En çetin savaşlar isyancı Dokuz Oğuz Türkleri ile oldu. Bir yılda beş savaş yapıldı. Togu Balık’taki ilk savaşta Kül Tigin, Azman adlı atıyla hücum edip altı eri mızrakladı, yedincisini kılıçla düşürdü. Dokuz Oğuzlar bozuldu. İkinci seferde Kuşalguk’ta Edizler’le savaş oldu. Kül Tigin yağız atına binip bir eri mızrakladı, dokuz kişiyi de çevirerek vurdu. Edizler’i orada bozdular. Üçüncü sefer Bolçu’da Oğuzlarla savaşa tutuştular. Kül Tigin onları da bozdu. Dördüncü seferde Dokuz Oğuzlar pek yaman saldırdılar. Kül Tigin kendi yiğitliğiyle bu hücumu zamanında püskürtmeseydi Göktürkler mahvolacaktı. Ezginti Kadızda yapılan beşinci savaşta Kül Tigin Azman adlı atıyla saldırıp Dokuz Oğuzlar ‘ı bozdu.

O yıl Amga kalesinde kışlayıp Dokuz Oğuz üzerine yeniden sefere çıktılar. Kül Tigin Göktürk Kağan Âilesi’nin korunmasıyla görevlendirilmiş, Bilge Kağan ve İnal Tiğin savaşa yürümüşlerdi. Dokuz Oğuz süvarileri, ordu merkezini bastılar. Bütün İmparatorluk ailesi esir düşecek ve Göktürkler’in orada sonu gelecekti. Kül Tigin Öksüz adlı atına binip düşmana göğüs gerdi. Saldıranlardan dokuz kişi onun mızrak darbeleriyle ardı ardına düştüler. Yanındaki pek az kişiyle ölesiye çarpıştı ve merkezi vermedi. Sonunda yetişen Göktürk birlikleri Dokuz Oğuzları bozdular.

Kül Tigin 731 yılında 47 yaşında iken öldü. Ağabeyi Bilge Kağan, küçük kardeşinin hâtırası için onun türbesi başına diktiği anıtta şunları söylüyor:

“Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Matemlere garkoldum. Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kaygıı ve tasa içinde kaldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse engel olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. İki şadın ve küçük kardeş yeğenimin, oğlumun, beylerimin, milletimin hâli fena olacak diye düşünceye daldım.

 

Ergenekon Destanı

Göktürkler bütün Türk illerinde herkesi itaat altına almış, başkaldıran kavim ve kabileleri devlete bağlamışlardı; hiç kimse onlarla boy ölçüşemezdi. Ama onların bu kudretini kıskanan düşman kavimler bir araya gelerek Göktürkler’i ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bir defasında hepsi de ordularını birleştirerek Göktürkler’e hücum ettiler. Günlerce boğaz-boğaza savaş oldu. Göktürkler düşmanı dağıttılar.

Düşmanlar baktı ki Göktürkleri erkekçe savaşta yenmeye imkân yok, bunları hile ile yok edelim dediler. Bir gün kaçıyormuş gibi yapıp saklandılar. Göktürkler’i gafil avladılar. Kılıç tutan erlerinin çoğunu kılıçtan geçirdiler, geri kalımını kadın ve çocııklariyle esîr alıp götürdüler. Göktürk ocağı artık sönmüştü. Kağanları İl Han ve onun oğulları da hep savaşta öldüler. Bir tek küçük oğlu Kayı sağ kalıp esîr düşmüştü. Kayı bir gece amcasının oğlu Dokuzla birlikte kaçmayı planladı, ikisi de eşlerini alarak gecenin karanlığında Göktürk iline doğru at sürdüler. Gündüzleri saklanıp geceleri yol alıyorlardı. Her taraf düşmanla dolu olduğu için, kimsenin görmeyeceği bir yer bulup orada oturmaya karar verdiler. Dışarıya geçit vermeyen bir vâdî buldular, hin bir güçlükle aşağıya inebildiler. Burası öyle kapalı, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi ki, kendileri bile bir daha geldikleri yolu bulamazlardı.

Geldikleri yere Ergenekon dediler. Ergenekon’un tatlı suları, türlü yemişleri, av için kuş ve geyikleri vardı. Ulu Tanrı’ya şükredip burada rahat ve güvenle yaşamaya başladılar.

Aylar, yıllar birbirini kovaladı. İkisinin de çocukları oldu, torunları oldu. Atları da çoğalıyordu. Birkaç yüzyıl bu­rada yaşadılar. Bir gün artık ne insanlarıyla ne hayvanlarıyla buraya sığamaz olmuşlardı. Ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Büyük dedelerinden Ergenekon dışında pek güzel ülkeler bulunduğunu, oralarda insanların yaşadığını işitmişlerdi. “Çıkıp atalarımızın yurduna gidelim” dediler. Ama dağlar yol vermiyordu. Dört bir yana koşturup etrafı yokladılar, bir adam sığacak yer bulamadılar.

Aralarında bir demirci vardı. “Şu dağda bir…..mâdeni var, demiri eritirsek belki dağ bize bir geçit verir” dedi. Dağın her tarafını odun ve kömürle kat kat doldurdular. Yetmiş manda derisinden körükler yapıp yetmiş yere koydular. Tanrı’nın yardımı ile, dağ ateşe dayanamadı, demir eriyip gidince bir geçit açıldı. Çıkıp Göktürk yurduna geldiler. Kayı Han’ın torunu Börteçine kağan oldu, dört bir yana adam gönderip yurtlarını yine aldıklarını bildirdi ve herkesin kendisine boyun eğmesini emretti. Göktürkler yine eski şân ve şereflerine kavuştular.

Dağı delip Ergenekon’dan çıktıkları günü kutsal kurtuluş günü ilân ettiler. Her yılın o gününde büyük merasim yapılır, Kağan bir demiri kızdırıp örse koyarak çekiçle döver, onun ardından bütün Türk beyleri demir döverek kurtuluşlarını anarlardı. 

 

TÜRGİŞ

veya

TÜRKEŞLER

Türkeş Hanedanı başlangıçta Göktürkler’e bağlı oldukları halde 630 tarihinden itibaren Talas’ı başkent yaparak ayrı bir devlet oldular. Devletin kurucusu Göktürk tarkanlarından Uçele Kağan’dır. Sekizinci yüzyıl başlarında Arap-İslâm orduları Mâverâünnehr’e girmişler ve Türkler’le karşılaşmışlardı. O sırada devletin başında bulunan Sulu Çor Kağan bu orduları durdurmak için şiddetli savaşlar verdi. Bir taraftan Araplar’ın baskısı, diğer taraftan Çinliler’in siyâsî entrikalarıyla Türgişler arasına nifak girdi ve Kül Çor adlı bir Türgiş kumandanı Sulu Kağan’ı öldürdü. Bundan sonra Türgeşler ikiye ayrıldı. Kül Çor, “Bağa Tarkan” unvanıyla Sarı Türgişler’in başına geçti ve devlete hâkim oldu. Sonra Kara Türgişler’in lideri İltemiş Kutluk bilge Kağan ve Tanrı Bolmuş Kağan hükümdar oldular.

766’da Türgiş Hânedâm’nın saltanatını Karluk Türkleri sona erdirdiler.

 

KARLUKLAR

Türgiş hâkimiyetine son veren Karluk Türkleri daha önce Göktürk Devleti’ne bağlı yarı-müstakil bir hayat yaşıyorlardı. Karluk beylerine “Kül Erkin” denilirdi. Bunlar imparatorluğun batısında oturdukları için, İstemi Kağan’ın Hazar ve Mâverâünnehir taraflarına yaptığı seferlerde Karluklar’dan çok faydalanıldı. Göktürk Devleti yıkılınca Çin ona bağlı diğer Türk ülkeleri gibi Karluk ülkesinde de hâkimiyet kurmak istemişti, fakat Karluklar Çin’e boyun eğmediler ve kendi başlarına bir devlet oldular. Karluk prensleri, Türkler’in Aşına (Bozkurt) soyundan gelmedikleri için “Kağan” unvanını alamıyorlardı. Bunlar ancak “Yabgu” olabiliyorlardı.

Göktürk Devleti tekrar kurulduğu zaman Kapgan Kağan bunları yeniden itaat altına almış, devlete bağlamıştı. Sonradan Karluklar Göktürk Devleti’nin yıkılmasında Uygurlar’la (Dokuzoğuzlar) işbirliği yaptılar. Uygur Devleti kurulunca Karluk beyine sol kol yabguluğu verildi. Daha sonra Karluklar Türkeş Devleti’nin zayıflamasından faydalanarak onların hâkim olduğu bölgelere yayıldılar. Bu yayılma onları Batı’da İslâm ordularıyla karşı karşıya getirdi. Bu sırada Çin, ilerleyen Müslüman kuvvetlerini durdurmak için büyük bir orduyla Batı seferi açmıştı.  Asya’da  Müslümanlığın kaderini  belirleyecek olan bu savaşta Çin’in bütün entrikalarına rağmen Karluklar, Müslüman olmadıkları halde İslâm ordusuyla bir­leştiler ve 751 yılındaki meşhur Talaş Meydan Muharebesi’nde birleşik Türk-Arap orduları Çinliler’i müthiş bir mağlûbiyete uğrattı. Bundan sonra Karluklar artık Araplarla daha yakın temasa geçecekler ve ilk Müslüman Türkler olacaklardır.

 

UYGURLAR

Uygurlar, Büyük Hunlar’ın torunlarıdır. Bunlar Selenga Irmağı etrafında yaşıyorlardı. Erkin denen Uygur beyleri Göktürk Devleti’ne bağlı iken Göktürk Devleti 630’da Çin hâkimiyetine girince Uygurlar bağımsız bir devlet oldular ve beyleri İlteber adını aldı. 646 yılında Uygur Kağanlığı kuruldu, fakat İkinci Göktürk Devleti’nin meşhur kağanı Kapgan bunları yeniden devlete bağladı. Uygurlar nihayet 745 yılında Göktürk Devleti’nin içine düştüğü kargaşalıktan faydalanarak, beyleri Kutlug Bilge Kül’ün idaresinde bu devleti ortadan kaldırdılar; Kutlug Bilge, Uygur Kağanı oldu.

Uygurlar bir taraftan dağınık Türk kabilelerini kendi idareleri altında toplarken bir yandan Çin üzerindeki baskılarını artırdılar. 751 yılında, yâni Uygur Kağanlığının ilk yıllarında büyük Çin ordusu Talaş Meydan Savaşı’ndan Karluk ve Araplar’a mağlûb olmuş, böylece Çin’in kuvveti büyük Ölçüde kırılmıştı. Türkler artık Çin’in iç işlerine karışıyorlardı. Kutlug Bilge’den sonra oğlu Moyunçur, sonra da onun oğlu Bögü Kağan Uygur tahtına oturdular. Uygur Devleti’nin en parlak çağı Bögü Kağan’in yirmi yıllık hükümdarlık devridir. 779’da Bögü’nün yerine Tung Bağa Tarkan, arkasından Külüg Bilge ve Kutlug Bilge kağan oldular. Son büyük hakan Küçlüg Bilge 833’de öldürüldükten sonra, devlette iç kargaşalıklar çıktı. Uygur federasyonu içindeki en güçlü Türk uruklarından Kırgızlar gitgide kuvvetlenerek onlara rakîb oluyorlardı. Bu arada Uygurlar’ı kuvvetten düşüren başka bir şey daha vardı. Vaktiyle Bögü Kağan Tibet seferinden dönerken oradan Mani Dîni rahipleri getirmiş, bunlar vasıtasıyla Uygurlar’ı Mani Dîni’ne sokmuştu. Türkler’in hareketli ve savaşçı tabiatına aykırı düşen, onları temel gıdaları olan etten bile uzaklaştıran bu dîn, memlekette genel bir uyuşukluk yarattı. Sonunda Kırgızlar 840 yılında Uygur başkentine girerek, Uygur Hakanı dahil, halktan pek çok kimseyi kılıçtan geçirdiler. Böylece Uygur Devleti son buldu.

Uygurlar bu mağlûbiyetten kendilerini kurtarıp toparlayacak bir varlık gösteremediler. Bir kısmı Kuzey Çin tarafına (Kansu bölgesine), bir kısmı da bugünkü Doğu Türkistan (Turfan ve Kâşgar) tarafına göç ettiler. Oralarda birer kağanlık kurdularsa da bunların fazla bir siyâsî ve askerî başarısı görülmedi. Ancak Doğu Türkistan’daki Uygur Devleti, Doğu-Batı ticâret yolları üzerinde bulunduğu için iktisadî bakımdan çok gelişti. Onuncu Yüzyıl başından Onüçüncü Yüzyıl başındaki Cengiz istilâsına kadar Uygur Devleti’nde san’at ve edebiyat çok gelişti. İslâmdan önceki Türk târihinde medeniyet eserle­ri bakımından en zengin dönem bu Uygur çağı olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti zamanında bâzı kimseler “medeniyet” kelimesi yerine Uygur adının yanlış bir şekli olan “Uygar” sözünden “Uygarlık” diye bir kelime uydurmuşlardır. Bugün bâzılarının “medeniyet” yerine kullandığı “uygarlık” sözünün aslı budur.

 

AVARLAR

Doğu Asya’daki Avar (Apar) Devleti 552 yılında Bumin Kağan idaresindeki Göktürkler tarafından yıkılınca, bir kısım Avarlar Batı’ya kaçmışlardı. Bunlar önce Kuzey Kafkasya’da hâkim olan ve gerek Bizans’ı gerek İran’daki Sâsânî imparatorluğu’nu tehdîd eden Sabar Türkleri’yle (“Sibirya” adı buradan gelir) mücâdele ettiler ve 558 yılında onları yendikten sonra Kuzey Kafkas, Kuzey Karadeniz yoluyla Tuna boylarını ele geçirdiler. Merkezi Macaristan olmak üzere Orta Avrupa’da büyük bir devlet kurdular. İdareleri altında ve ordularında birçok kavimler bulunmakla birlikte esas çekirdek Türklerden meydana geliyordu. Avarlar Batı’daki Frank (Fransız) Krallığı’ndan Doğu’da Bizans sınırlarına kadar olan bölgenin yegâne hâkimi olmuşlardı. İki defa İstanbul’u kuşattılar, fakat ikisinde de donanmaları olmadığı için başarısız kaldılar.

630’dan itibaren Avar hâkimiyeti zayıflamaya başladı. Buna rağmen Avarlar Dokuzuncu Yüzyıl’ın başına kadar ayakta kalmayı başardılar. Nihayet Frankların hücumları sonunda parçalanarak dağıldılar. Devletsiz kalan Avarlar bir daha kendilerini toparlayamadılar. Gittikleri ülkelerde dillerini unuttular, Hıristiyanlaşarak eriyip gittiler.

 

HAZARLAR

Avarlar Asya’dan Avrupa’ya geçerken Kuzey Kafkasya bölgesindeki Sabarlar’ın yurtlarım ellerinden almışlardı. Fakat Sabar Türkleri Avar fırtınası geçtikten sonra tekrar toparlandılar, Göktürk İmparatorluğu’nun Batı ucunda Göktürkler adına Bizans ve İran İmparatorlukları ile mücâdeleye devam ettiler. 630’dan sonra Göktürk İmparatorluğu Çin hâkimiyeti altına girince Sabarlar müstakil bir devlet haline geldiler. İşte Hazar Hakanlığı bunların eseridir.

Hazarlar, İran’daki Sâsânî İmparatorluğu’nu devamlı baskılarıyla çok zayıf düşürmüşlerdi. İslâm orduları Sâsânîler’in böyle zayıf zamanlarında İran’a girerek onları kolayca çökerttiler. İran aradan kalkınca Emevî orduları Hazar ülkesine doğru yürüdülerse de Hazarların şiddetli direnişi karşısında Ermenistan sınırından öteye geçemediler.

Hazarlar bütün Doğu Avrupa’yı ellerine geçirerek büyük bir devlet oldular. Bizans bunlarla iyi geçiniyor, ilerleyen Arap ordularına karşı Hazarların dostluğunu arıyordu. Hazar Hakanlığı Kafkaslar’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bir saha içinde öyle bir düzen kurmuştu ki, uzun yıllar savaş çalkantıları içinde yaşayan kavimler bu sayede ticâretle, san’atla, dîn hayâtının gelişmesiyle uğraşma fırsatını bulabildiler. Ticâretin getirdiği bolluk sayesinde Hazar şehirleri büyük bir canlılık ka­zandı. Hazar Hakanlığı Onuncu Yüzyıl ortalarına kadar, yâni tam üç yüzyıl büyük bir devlet olarak devam etti. Hazarlar’m yıkılması ve dağılması Türk târihinde büyük ibret alınması gereken olaylardan biridir. Bu devlet Türkler bakımından başarısız bir şehirleşmenin sonucu olarak dağılmıştır. Hazarlar eskiden olduğu gibi yan göçebe kabilelere dayanmadıkları için ücretli bir ordu kurmuşlardı. Fakat bu ücretli ordu sâdece kendi kavimlerinden değil, birbiri ile uzlaşması çok zor olan birçok kavimlerin insanlarından meydana geliyordu. Hazarlar aynı hatayı, dîn konusunda da işlediler. Memlekette bir dîn birliği sağlamayı düşünmediler. Hazar ülkesinde her dînin misyonerleri at oynatıyor, böylece Hazar halkı dînî inanç bakımından bir yamalı bohça haline geliyordu. Üstelik Hazar Hakanları Sekizinci Yüzyil’da Musevîliği kabul etmişlerdi.

Hazarlar’ın zayıflamasından en çok faydalanan İslavlar, yâni bugünkü Ruslar’ın dedeleri oldu. Hazar topraklarının büyük bir kısmı onların eline geçti. Ayrıca Ma­caristan da o devirde ayrı bir güç halinde ortaya çıktı.

 

PEÇENEKLER, UZLAR ve KUMANLAR

Peçenekler

Peçenekler Büyük Göktürk Hâkanlığı’na bağlı kavimlerden biriydi. Onuncu Yüzyıl’da Kuzey Karadeniz bölgesinde yaşıyorlardı. Uzun müddet Ruslar’ın Kiyef Prensliği’yle mücâdele ettiler ve 968 yılında Hazar Hakanlığı başkentini zapteden Kiyef Prensi Svyatoslav’ı yenerek öldürdüler. Bu mücâdelede Ruslara karşı Peçenekler’i tutan Bizans, onlarla dostluk kurmaya çalıştı. Ayrıca kendini tehdîd eden Bulgarlar’a karşı Peçenekler’i kullanmayı düşünüyordu.

Peçenekler daha doğudan gelerek kendilerini sıkıştıran Uz (Oğuz) Türkleri yüzünden ülkelerini bırakıp Orta Avrupa’ya dağılmaya başladılar.

On birinci Yüzyıl başlarında Peçenekler Balkanlar üzerine sarkmaya başlamışlardı. Fakat Bizans bu akınları durdurabilmek için Peçenek beyleri araşma nifak soktu. Birbirine düşen Peçenekler bir defasında zayıf kuvvetlerden meydana gelen Bizans ordusuna karşı ağır bir yenilgiye uğradılar. Bizans bunların savaşçı güçlerini bildiği için onlardan kendi güney sınırında faydalanmak istedi ve Peçenekler’i Selçuklu’lara karşı çıkarmayı denedi. Peçenekler bu teklifleri geri çevirdiler; Bizans ordusuna girmiş olan Peçenek birlikleri ise Malazgirt Savaşı’nda kendi soydaşlarının safına geçtiler. Doğu Avrupa’da kalan Peçenekler ise 1080 yılından sonra tekrar toparlandılar, yanlarına Macar ve Kumanlar’ı da alarak Bizans’ı birkaç defa mağlûb ettiler. 1090 yılında Çekmece’ye kadar bütün Trakya onların hâkimiyeti altına girdi. O sırada Çavuldur Oğuzları’nm beyi Çakan, İzmir’i ele geçirmiş, Adalar Denizi’ne hâkim olduktan sonra İstanbul’u zaptetmeyi planlamıştı. Bu iş için Peçenekler’in yardımını almak üzere onlarla temasa girmişti. Böylece Bizans bir tarafta Selçuklu, bir tarafta Çakan (Çaka) Oğuzları, bir taraftan da Peçenekler’in baskısı altında kımıldayamaz hale gelmişti.

Bizans, Çakan Bey ve Peçenekler’in ortak hareketlerini durdurmak için bir yandan Hıristiyan dünyâsını harekete geçirirken, bir yandan Kuman Türkleri’ni Peçenekler aleyhine kışkırttı. Peçenekler Çakan’ın donanmasıyla birleşmek üzere Meriç ağzında beklerken, Tugur Han idaresindeki kırk bin Kuman süvarisi bunların üzerine saldırdı ve hepsini mahvetti. Peçenekler dağıldılar ve eriyip gittiler.

 

Uzlar

Uzlar, Oğuz Türkleri’nden bir zümre idi. Peçenekler’i yurtlarından sürdükten sonra Özü (Dinyeper) Nehri etrafında yerleştiler. Fakat Rus Prensleri birleşerek onları bu bölgeden uzaklaştırdı. Bundan sonra Uzlar güneye sarktılar, Bizans ordusu ve Bulgarlar’ı yenerek Selânik’e kadar ilerlediler. Fakat buralara yerleşmeye fırsat bulamadan salgın hastalıklar ve Peçenek hücumları yüzünden dağıldılar. Bizans ordusuna katılan bir kısım Uzlar, Malazgirt’te Türk ordusu tarafına geçmiştir.

 

Kumanlar 

Kumanlar, târihte uzun zaman ve çok değişik bölgelerde kendilerinden söz ettirmiş bir Türk kitlesidir. Bunlar, yine kendileri gibi Göktürk İmparatorluğu’nun Batı topraklan üzerinde yaşayan Kıpçaklar’la birleşerek Batı’ya yöneldiler ve Kumanlar, Rus Prenslerinin ortak kuvvetini mağlub ederek Karadeniz kuzeyindeki bozkırlara yerleştiler. On birinci Yüzyıl sonlarında Balkaş Gölü’nden Batı Karadeniz’e kadar muazzam bir bölge Kuman-Kıpçaklar’ın eline geçmişti, bu bölgeye Kıpçak Sahası veya Kumanya deniyordu.

Rus prenslikleri Kumanlar’ı bu bölgeden atabilmek için birleşerek devamlı hücum ediyorlardı. Bu savaşlarda bazen Ruslar, bazen Kıpçaklar galip geldiler. Fakat 1185’te Kıpçak Başbuğu Könçek komutasındaki Türk kuvvetleri, Prens İgor’un emrindeki müttefik Rus ordusunu tamamiyte imha etti. Bir kısım Kumanlar Kırım’da yerleşik hayata geçerek, orada şehir ve kasabalar kurdular.

Kuzey Kafkas bölgesindeki Kuman-Kıpçaklar ise Gürcistan Krallığı’yla ilişkiler kurduktan sonra, Gürcistan üzerinden o sırada Selçuklu beyleri idaresinde bulunan Doğu Anadolu şehirlerine kadar sarktılar. Kutlu Arslan ve Sevinç Beyler zamanında güney Kafkasya’ya çok sayıda Kıpçak yerleşti.

Kıpçak sahasının Doğu bölgesinde bulunanlar, Harezmşahlar devleti hizmetinde çalıştılar. Meşhur Celaleddîn Harezmşah (Mengüberdi)’ın annesi bir Kıpçak prensesi idi. Harezmşah ordusunun büyük kısmı Kıpçak Türkleri’ydi.

Mısır’da Eyyûbî Devleti yerli halktan ordu kuramadığı için yabancıları ücretli asker olarak alıyordu. Çok sayıda Kuman-Kıpçak genci Mısır’a giderek orada özel eğitimle Eyyûbî ordusuna girmeye başlamıştı. Bunlar kısa zamanda orduda yüksek mevkiler kazanıyorlardı. 1250 yılında Kıpçak beylerinden İzzeddîn Aybeğ, kendisini Sultan ilân etti ve böylece Mısır’da On dördüncü Yüzyıl sonlarına kadar sürecek olan bir Türk Devleti kuruldu.

Mısır Kıpçak sultanlarından Baybars, “yenilmez” denen Moğol ordularını müthiş bir bozguna uğratmıştır. Fakat Asya’da kalan Kuman-Kıpçaklar, Moğol baskısına dayanamayıp dağıldılar. Burç Han idaresindeki bir kısım Kumanlar Moldavya’ya yerleşerek Hıristiyan oldu; Köten Bey’in Kumanları Macaristan’a yerleştiler. Geri kalanların herhangi bir siyâsî varlığı olmadı.

 

BULGARLAR

“Bulgar” kelimesi Türkçe “Bulgamak” (birbirine karışmak) fiilinden gelir. Bir kısım Hunlarla Dinyeper-Volga arasında yaşayan Ogur Türkleri’nin karışmasından Bulgar kavmi doğmuştur.

İlk Bulgar Devleti, Göktürk İmparatorluğu’nun 630’da dağılması üzerine kuruldu. İlk Bulgar hükümdarı, Asya Hun Tanhularının sülâlesinden gelen Kurt Han idi. Fakat Kurt Han’ın devleti, kendisinin 665’te ölümünden sonra Hazarlar’ın baskısıyla dağıldı. Bu ilk Bulgar Devleti, Kafkasya’nın kuzeyinde idi. Kurt Han’ın küçük oğlu bir kısım Bulgarlar’la birlikte Balkanlar’a geçti ve orada bir Bulgar Devleti kurdu (679). Şimdiki Bulgaristan topraklarında kurulan bu devletin toprakları üzerinde İslav kitleleri yaşıyordu.

Bulgar kralları Bizans’la bazan dost, bazan düşman yaşadılar. Bizans bunlardan Arap kuşatmasına karşı yardım görmüş ve kendilerine birtakım ticarî kolaylıklar sağlamıştı. Fakat Bulgaristan’ın Macaristan istikametinde genişlemeye başlaması üzerine Bizans ürktü ve Bulgarlar’ı ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başladı. Bulgarlar Bizans ordularını ardı ardına yendiler ve 814’te İstanbul kapılarına dayanarak şehri kuşattılar. Ancak bu sırada Bulgar Kralı Kurum Han öldü. Yerine geçen oğlu Omurtag Han Bizans’la barış yaptı. Tuna Bulgar Hanlığı’nın en parlak devri, bu Omurtag zamanıdır.

Bulgarlar kendi toprakları içinde yaşayan İslavlar’ı devlet idaresine kattılar ve onlarla evlenmeye başladılar. Kalabalık İslav kitleleri arasında Türkler yavaş yavaş erimeye başlamışlardı. Boris Han’ın 864’te Ortodoks Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra Bulgarlar iyice İslavlaştılar ve Türk karakterini tamamen kaybettiler. Bugünkü Bulgaristan bir İslav devletidir.

İtil boyunda kalan Bulgar kitlesi ticâret, çiftçilik ve hayvancılık yaparak büyük bir refaha kavuştu. İtil Bulgarları’nın hükümdarı Almış Han zamanında (Onuncu Yüzyıl başı) İslâm Dîni kabul edildi. On üçüncü Yüzyıl’da Moğollar bunların ülkelerini talan ederek halkı kılıçtan geçirdiler. Ama Bulgarlar tekrar toparlandılar. Ardından Altınordu Hanı Polat Timur ve en sonunda Timur Gürgan, Bulgar ülkesini tahrip ettiler. İtil Bulgarları Kazan bölgesine giderek oraya yerleştiler.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz