Son Dakika
21 Kasım 2017 Salı

Eski Türklerde Millet ve Devlet

12 Mayıs 2014 Pazartesi, 23:16

Erol Güngör

Türk cemiyetinin temeli aile idi. Aile, daha çok anne-baba ve çocuklardan meydana geliyordu. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı; zâten evlenmek sözü ayrı ev kurmak, ev sahibi olmak demektir. Kadınlar hemen hemen erkeklerle eşit haklara sahipti. Onların da erkeklerinkine benzer bir hayatı vardı; ata biner, kılıç kullanırlardı.

Aileden sonraki en büyük sosyal birlik “Uruk” (sülâ­le) idi. Uruk veya soylar topluluğuna İse “Boy” denirdi. Boyların kendilerine âit toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi.

türklerde ordu

Boylar birleşerek bir siyâsî birlik kurdukları zaman buna “Budun” denirdi. Budunun başında “Han” bulunurdu. Budunların her zaman siyâsî istiklâli olmazdı. Çok defa birden fazla budun bir merkezden idare ediliyor ve buna “il”deniyordu ki, bugünkü devlet teriminin karşılığıdır.

Türk cemiyeti iki tabaka halinde idi. Birincisi idare edenler zümresi ki, bunlar belli ailelerden gelirlerdi. Beylerin dışındaki büyük halk kitlesine “Karabudun” denirdi. Fakat beylerin idareci olmaktan daha fazla bir imtiyazı yoktu, yâni bunlar servetleri ve yaşayışları dolayisiyle halktan ayrı insanlar değildi. Esasen Türkler geniş bozkırlarda çiftçilikten çok hayvancılıkla uğraştıkları için, onlar arasında birbirinden kesin olarak ayrılan sosyal sınıfların ortaya çıkması imkânsızdı. Savaşlarda esîr alıyorlardı, fakat esîr çalıştıracak bir iktisâdı düzenleri bulunmadığı için içlerinde ayrı bir köle tabakası da yoktu.

Devlet

Türkler’in en belirgin özelliklerinden biri kuvvetli bir teşkilâtçılık kabiliyetine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, İstiklâle alıştırdığı için hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır. Gerçekten, en az iki bin beş yüz yıllık târihlerinde devletsiz kaldıkları, yâni istiklâllerini tamamiyle kaybettikleri bir zaman olmamıştır. Dünyâda dâima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

Türkler kendilerinin Dünyâ’yı idare etmekle görevli olduklarına inanırlardı. Bu görevi onlara Tanrı vermişti. Zaten kendi kağanlarının kutsal olduğuna, ilâhî bir kay­naktan geldiğine inanıyorlardı. Orkun Âbideleri’nden de anlaşıldığına göre, Türk kağanlarının yaptıkları işlerin Tanrı’nın iradesiyle olduğu inancı vardır. Hun imparatorları’na, meselâ Mete’ye “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kut’u Tanhu” denirdi. Bu yüzden Türkler’de asilzadelerin ve hükümdarların îdâm edilmelerinde kanları akıtılmaz, yay kirişiyle boğulurlardı, çünkü kanları kutsaldı. Bu uygulama Osmanlı Türkleri’nde de devam etmiştir.

Türk Kağanları kudretlerini Gök’ten (Tanrı’dan) alırlardı. Bu yüzden iktidar gökten yere doğru kademe kademe dağılmaktaydı. Gökte bir güneş olduğu gibi yerde de bir kağan bulunmalıydı. Gündoğusu, günbatısına dâima üstündü, bu yüzden Doğu’ya hükmeden Batı’ya hükmedenden üstün olurdu.

Bir hükümdar Tanrı’nın inayet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet İçinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağan’dan Tanrı’nın Kutunu geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar devlet işlerinde dâima büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı istediği gibi tenkîd edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri asıl kuvvetlerini temsil ettikleri zümrelerden alırlardı.

Devlet Teşkilâtı

Türk devletinin başında bulunan kimselere tanhu, kağan, han, yabgıı, ilteber gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri taht, otağ, tuğ, davul, sorguç gibi şeylerdi. Hükümdar tuğunun tepesinde altından bir kurt başı bulunurdu, çünkü Türkler’de hükümdar ailelerinin. Aşına (Kurt) soyundan geldiğine inanılırdı. Çok sonraları, Osman Gâzî Osmanlı Devleti’ni kurunca, o da hükümdarlık alâmeti olarak davul ve sancak sahibi olmuştu.

Hükümdarların eşlerine Katan (Hâtûn) denirdi. Türk Kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenslerle -daha çok siyâsî sebeplerle- evleniyorlardı, ama oğulları hükümdar olacağı için ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtûnlar devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Onların devlet işine karışmaları çoğunlukla kötü sonuçlar vermiş, dâima şikâyet konusu olmuş, fakat Müslümanlıktan sonra bile bu âdet uzun müddet devam etmiştir.

Kağanların oğullan devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanlarında yetişirler, sonra devletin Sağ veya Sol kanadına vâlî olurlardı. Bunlar han, şad, tigin unvanları alırlardı.

Gerek hükümdarın, gerek kanat valilerinin emirlerinde çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı. Eski Türk devlet adamlarının isimlerindeki kelimelerden çoğu, onların bu görevlerini belirten birer unvandır. Meselâ atabey, tarkan, buyruk, tudun, üge, apa, boyla, külüg ilh. birer unvandır. Devletin dış siyâset işlerini idare eden memuruna tamgacı{damgacı; Osmanlılar’da tuğracı), hükümdarın başvezîr durumundaki baş müşavirine ise aygutcu denirdi.

Türk Ordusu

Eski Türkler devamlı olarak şehirlerde yaşamadıkları için yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen herkes -hattâ kadınlar bile- savaş san’atını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin komutasında orduya katılırdı. Askerlik hizmetlerinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi hissesine düşeni götürürdü.

Askerî teşkilât, şimdi de kullandığımız gibiydi. En büyük savaşçı birliğe tümen deniyordu ki, bir tümen on bin kişiydi. Tümenler bin, yüz ve on kişilik gruplara bölünüyordu; bunların başında binbaşı, yüzbaşı ve onbaşı denen komutanlar bulunurdu. Şimdiki komutanların yıldızlı flama veya sancakları yerine at kuyruğundan yapılmış tuğlar kullanılırdı. Kağanın tuğunun tepesinde altından bir kurt başı vardı, diğer komutanların her birinin rütbesine göre değişik sayıda tuğları vardı. Bu âdet Osmanlı İmparatorluğu’na kadar devam etmiştir.

Askerler silah olarak en çok ok ve kılıç kullanırlardı. Bunların yanısıra mızrak, kargı, bıçak kullanılırdı. Düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar okçu süvari birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğinin ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederdi. Savaş sırasında yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları takip eden düşman, sol ve sağ kanatların kapanmasıyla çevrilmiş olurdu.

Türk ordularının en belirgin özelliklerinden biri yüksek disiplinleriydi. Savaşta bir asker komutanından gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka bir şey düşünmezdi. Türkler özellikle Çin gibi sayıca çok kalabalık ve iktisadî bakımından daha güçlü düşmanlarla baş etmek zorunda kaldıkları için askerlik sanatını çok geliştirmişler, bu konuda adetâ bütün dünyânın hocası olmuşlardı. Batı Roma ve Bizans’tan İslavlar’a, Moğollara kadar pekçok devlet ve kavim askerlik konusunda Türkler’i taklîd etmişlerdir.

Türk Töresi

Töre, hukuk düzeni demektir. Türkler dâima etrafları düşmanla çevrili bir hayat yaşadıkları için çok disiplinli, hep birlik ve beraberlik içinde yaşamak zorundaydılar. Bu yüzden Türk ülkesinde nizâmı sağlayan töre her şeyden önce gelirdi.

Türk Töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde değildi; örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti. Her konuda töre’nin ne olduğunu küçükler büyüklerden öğrenerek yetişirdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyâsî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre’nin hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi; tersine, töre’ye aykırı düştüğü için kağanlar tahtlarından indirilir, hattâ îdâm edilirlerdi.

Türk töresi oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi. Cezaları ağırdı, ama töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi. Töre’nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibaretti.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz