Son Dakika
20 Ağustos 2017 Pazar

Küreselleşme ve Emperyalizm Karşısında Milliyetçilik

10 Mayıs 2014 Cumartesi, 03:11

Ahmet Erdoğan

1990 sonrası iki bloklu uluslararası sistem algılaması sona erdikten sonra, bu sona ermenin temelini teşkil eden küreselleşme evrimleşerek, dalga dalga yayılarak, yeni görünümünü somutlaştırarak, tüm ideolojileri kendilerini yeniden sorgulamaya itmiştir. Bu ideolojilerden biri de hiç kuşkusuz ki 19. ve 20. yüzyıla damgasını vuran milliyetçilik ideolojisidir. Bu yazıda “bir duygu olarak milliyetçilik” algılamasından ziyade 18 yy. sonrası ortaya çıkan “bir ideoloji olarak milliyetçilik” algılaması üzerinden gidilmiştir. Özellikle okuyucunun yazıyı okurken bu hususu dikkate alması çok önemlidir. Çünkü “bir duygu olarak milliyetçilik”’in, bazı yazarlar tarafından insanlığın var olduğundan beri mevcut olduğu ileri sürülürken, bazı yazarlar ise bunu beş altı yüzyıl öncesine götürmeyi kafi olarak görmektedir. Burada iki görüşün yazarları da bu konuda ölçüt olarak “biz ve onlar bilincinin oluşturulmasını” alırlar. Ancak bu ölçütün ne kadarı ile doğru yahut yanlış olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

emperyalizm

“Bir ideoloji olarak milliyetçilik” algılamasına gelecek olursak, bu nokta bir önceki tartışmanın aksine her iki tarafta, milliyetçiliğin ideoloji olarak tezahür edişinde 1789 Devrimini ölçüt almakta mutabıklardır. Ancak konunun ilgililerinin belki de milliyetçilik üzerinde tek mutabık oldukları nokta neredeyse bu diyebiliriz. Örneğin, milliyetçilik birleştirici midir, ayrıştırıcı mı? Baktığınızda milliyetçilik bir yandan 1861’de ve 1871’de birleştirici özelliğini gösterip sırası ile İtalyan ve Alman Birliği’nin kurulmasını sağlarken, aynı milliyetçilik Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorluklardan kopmalara sebep olmuştur. En basitinden burada da görüldüğü gibi milliyetçilik üzerinde yüzyıllardır tartışılmış ve hala da oldukça fazla tartışılan bir ideoloji olmaya devam etmektedir.  Önceki yüzyıllarda tutunum ideolojisi din, üretim biçimi feodalizm olduğu için, bir bireyin ekonomik pazar olarak vatan anlayışı malikanedir. Ancak 18. yüzyıl ile beraber üretim biçiminde feodalizmden kapitalizme geçiş ile beraber tutunum ideolojisi milliyetçilik olarak değişmiş, bu aidiyetin yüce sadakat odağı ise ulus olmuştur. Bu söz konusu dönemde artık her şey milletin yararına, millet için olmalıdır. Ancak buradaki millet anlayışı ümmet anlayışından farklıdır hiç kuşkusuz. Bilindiği üzere Osmanlı’daki millet sisteminde temel ölçüt Müslüman yahut gayrimüslim olmaktı. Ancak kapitalizmle beraber bilindiği üzere 19. yüzyılda imparatorluktan kopmalar ulus algılaması temelli isyanlar ile beraber olmuştur. Örneğin, Yunanlılar yayılan milliyetçilik akımı ile beraber Osmanlı’dan Hıristiyan olarak değil, Yunanlı olarak isyan etmiş ve ayrılmışlardır. Çünkü yukarıda bahsedilen söz konusu değişim ile beraber siyasal örgütlenme de değişmiş, vatan anlayışı bağımsız ulusal devlet şeklinde algılanmaya başlanmıştır ve görüldüğü gibi de bu algılama devam etmiş ve başarılı da olmuştur. Bir düşünsel ve siyasi akım olarak milliyetçilik, ulus-devletin oluşmasında en belirleyici etmendir. Ulus-devlet şeklinde örgütlenen siyasi iktidarın dayandığı meşruiyet ilkesi olan ulus kavramının içeriği, yüklendiği bu işlevi yerine getirebilecek şekilde milliyetçilik akımı tarafından şekillenir.[1]

Doğduğu günden bu yana en çok tartışılan kavram olan milliyetçilik, emperyalizm kavramı ile beraber düşünüldüğünde durum daha da karmaşıklaşmaktadır. Batı Avrupa’da kapitalizm çıkışı ve tüm coğrafyaya hâkim olmaya başlaması ile milliyetçilik kendini dışarı vurmak zorunda kalmıştır. Çünkü yaşaması için yeni pazarlar, yeni hammadde kaynakları bulması gerekiyordu. İşte sömürgeler böyle doğdu. Kendini dışa vuran Batı Avrupa milliyetçiliğin aç burjuvazisi, kendi içerisinde kavga etmektense, kendi milletinin yararı için kapalı topraklar olarak nitelediği diğer toprakları ve bu toprakların insanlarını sömürmeye başladı. İşte emperyalizm de böyle doğdu. Doğan bu emperyalizmin itici gücü milliyetçilik, lokomotifi ise bu milliyetçiliğin doğmasını sağlayan ve buradan beslenen çıldırmış Avrupa burjuvazisi idi.

Yukarıda bahsedilenin aksi ise Batı Avrupa’daki gibi bir burjuvaziye sahip olmayan, sömürmeye pozitivist veya idealist olarak yönelmeyen topraklarda, bu toprakların insanlarında cereyan etti. Arkasına Batı Avrupa milliyetçiliğini alan emperyalizme karşı yine arkasına örneğin Türk milliyetçiliğini alan bu halk karşı durdu ve savaştı. İşte tam bu noktadan ötürü “bir ideoloji olarak” Türk milliyetçiliği, Batı Avrupa milliyetçiliğinden ayrılır. Türk milliyetçiliğinin hiçbir zaman emperyalizm gibi tutkusu olmamıştır. Bunun sebepleri nedir ne değildir o da ayrı bir tartışma konusu olup, bu yazının konusunu teşkil etmemektedir. Bu iddiayı temellendirecek olursak, örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin verilen Milli Kurtuluş Savaşındaki başarısının ardından kurulması ile beraber genel olarak Türk Dış Politikası istisnalar dışında statükoculuğu benimsemiştir. Türk Milliyetçiliği emperyal amaçlar gütmemiştir, gütmeyecektir de hiç kuşkusuz. Ancak Türk Milliyetçiliğinin evrenselci bir yönü vardır. Siyasal örgütlenmesi konusunda soyut hafızasında her zaman bir evrenselci devlet anlayışı vardır. Bu, gün gelir Turan olur, gün gelir nihai olarak tüm dünyayı kapsayacak olan Nizam-ı Alem olur. Örneğin emperyalist bir anlayışla Çin üzerine saldıran Japonya’ya direnen Çin milliyetçilerinde ve bugünkü Çin devletinde de bu evrenselci anlayış yoktur. Bu gün dünya devi olmaya aday Çin, dış politikasında oldukça pasif davranmakta, tüm dünya için herhangi bir alternatif düzen sunmamaktadır.

19. yüzyıl sonları ile beraber iyice yorulan ve yıpranan Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak için etkin olarak Üç Tarz-ı Siyaset belirmiştir. Çünkü arkasına Avrupa milliyetçiliğini alan emperyalizm Türk topraklarına girmiştir. Bu Üç Tarz-ı siyaset ise ilk defa Yusuf Akçura’nın yazdığı bir makaleden sonra konuşulmaya başlanmıştır. Yusuf Akçura’ya göre yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak için ilk önce tüm Osmanlı tebaasını bir arada tutmak için Osmanlıcılık fikri ortaya atıldı. Ancak bu tutmadı ve başarılı olamadı. Daha sonra ise Osmanlı Padişahının halifelik sıfatına binaen tüm Müslüman tebaa bir arada tutulmak istendi. Ancak bu İslam temelli politikalarda başarıya ulaşamadı. Ve son olarak Türkçülük adı altında ilk defa ideolojik milliyetçilik algılaması ile Türk Milliyetçiliği bu İmparatorluğu kurtarmaya soyundu. Belki de “bir ideoloji olarak Türk Milliyetçiliği”nin ilk defa kendini bu kadar belirgin bir şekilde gösterdiğini söyleyebiliriz.

Küreselleşme ve Milliyetçilik

Tıpkı emperyalizm ile milliyetçilik arasındaki ilişkinin boyutlarında belirgin olarak görülen tüm çelişkiler ve hatta daha fazlası küreselleşme ve milliyetçilik arasındaki ilişkide de bulunmaktadır. Bu çelişkileri daha iyi anlamak ve zihinde havada kalmasını önlemek, yerli yerine oturtmak için milliyetçilikten ziyade milliyetçiliğin siyasal örgütleniş biçimi olan millî devlet ile küreselleşme arasındaki ilişkilerden yol almak gerekir. Bu yazının bu bölümünde de bu yol üzerinden hareket edilmiştir.

Milliyetçilik asıl olarak küreselleşmenin ekonomik boyutu ile beraber en şiddetli uzlaşmalarını ve çatışmalarını 1990 sonrası küreselleşmenin üçüncü ayağının[2] yaşanmaya başlandığı süreçte yaşamaya başlamıştır. 1990 sonrasında küreselleşme millî devlet ile yahut milliyetçilik ile büyük oranda askeri emperyalizm şeklinde değil de ekonomik emperyalizm olarak adlandırabileceğimiz şekilde ilişkiye girmiştir. Oysa ki ikinci ayağın yayıldığı 1890larda ise ekonomik emperyalizmin yanında ağırlıklı olarak askeri emperyalizm eş güdümlü hareket etmiştir. Sözde uygar Avrupa “White Man’s Burden (Beyaz adamın yükü)” meşruluk kılıfı ile emperyalizmini uygulamış ve bu teze anti-tez olarak karşısında milliyetçi hareketleri doğal olarak yaratmıştır. İleride de ayrıntıları ile değinilecek olduğu gibi bugün Türk Milliyetçiliği’nin yapması gereken küresel ekonomiden, küresel sermayeden olduğunca korunacak tedbirleri almaktır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki küreselleşmenin olumlu yanları da Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için yok da değildir.

Türk Milliyetçiliği küreselleşmeyi yok sayacak veya sadece “Biz küreselleşmeye karşıyız” diyerek küreselleşme ile yüzleşmekten kaçacak kadar akılsız değildir. Unutulmamalıdır ki küreselleşme karşı olunacak bir ideoloji değildir veya seçeceğiniz, vazgeçeceğiniz bir şey de değildir. Aksine küreselleşme yaşanan ve önümüzdeki yıllarda yaşanacak olan (ne zaman sona ereceğini kestirmek mümkün gözükmemektedir) bir süreçtir. O yüzden Türk Milleti’nin çıkarını temel alan Türk Milliyetçiliği de bu süreci yok sayamazdır, bizatihi tüm küreselleşmenin olumsuz yönlerini saptayarak, ona karşı milli-ulusal politikalar geliştirmek zorundadır.

Küreselleşme olgusu ile çatışan millî devlet küreselleşme karşısında 3 düzlemde güç yitirmektedir. Bunlardan birincisi yukarıya doğru gerçekleşiyor. Millî devlet uluslararası örgütlere karşı güç yitiriyor, onların karşısında zayıflıyor. İkincisi, alta doğru bir zayıflama, yani devletin yerel yönetimlere, belediyelere karşı güç yitirmesi. Son olarak ise yana doğru zayıflama geliyor. Burada da devlet hükümet dışı kuruluşlar (NGO) gibi devlet-dışı kuruluşlara karşı güç yitiriyor. Burada önemli olan bu zayıflamaları tespit etmek değil, bu sürecin ne yönde seyredebileceğini öngörmektir. Görülüyor ki yukarıda bahsedilen zayıflama sebepleri artık iyice yerleşmiştir. Bu gün bir belediye küresel dünyanın ona sağladığı imkanlar vesilesi ile gidip kendi devletinin dışındaki bir başka ülkede parasını değerlendirebiliyor, işlem yapabiliyordur. Örneğin, Murat Karayalçın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile Japon borsası arasında ilişkiler kurmuştur. Siz bu durumu 1900lerin başında hayal dahi edemezdiniz. Bugün Diyarbakır Büyükşehir Başkanı DTP’li Osman Baydemir yer altı kaynaklarının yerel yönetimlere, belediyelere tahsis edilmesini istiyor. Çünkü belli ki Baydemir küreselleşmenin ona sunduğu nimetlerden olan Çok Uluslu Şirketleri arkasına almıştır. İşte bu iki basit örnekte de görüldüğü gibi küreselleşme karşısında milliyetçiliğin, kendi öz suyu olan millî devletini koruması için yapması gereken çok şey vardır. Türk’ün küreselleşme ile imtihanı Türk Milliyetçiliği’nin en çok ihmal ettiği konuların başında gelmektedir.

Bir diğer çelişki de Türk Milliyetçiliği’nin devlet algılamasının temelinde yer alan sosyal devlet anlayışı ile küreselleşmenin millî devletlere dayattığı uluslararası rekabet ve kaynakların sürekli ve durmadan üretime sevki arasında vuku bulmaktadır. Bir yandan Türk Milliyetçiliği küreselleşmenin millî devlete ayakta kalmak istiyorsan sosyal politikanın temel direkleri olan transfer harcamalar gibi giderlerini kısıtla diye dayatması ile mücadele edip, rekabetten kopmama ile savaşırken diğer yandan kendi teamüllerinin dışına çıkmama mücadelesi vermek durumundadır.

Türk Milliyetçiliği’nin iktidarda iken mücadele etmesi gereken bir başka çatışma ise millî devlet-Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) karşılaşması üzerinden ilerlemektir. Küreselleşmenin üçüncü ayağı ile beraber oldukça güçlenen ÇUŞ’lar sermayesi ile girdikleri devletlerde oldukça etkin bir şekilde hareket edebilmektedir. Özellikle medya, enerji, telekomünikasyon gibi millî devletin kilit kurumlarında yapılan özelleştirmeler ile beraber, ÇUŞ’lar devletlerin içlerine kadar sokulmuştur. Yeri geldiğince ve gerekli görüldüğünde bu ÇUŞ’lar kaynaklandığı devlet tarafından içlerine sızdıkları devletlerde Truva Atı misyonunu üstlenmektedir. İşte bu nokta da Türk Milliyetçiliği’nin devlet yönetme sanatında bu ÇUŞ’lar ile mücadelesini zorunlu kılmaktadır. Ancak bilindiği üzere küreselleşme sermayenin sınırlarını kaldırmıştır. Bu husus ise Türk Milliyetçiliğini bu mücadeleyi daha taktiksel bir strateji ile yürütmeye mecbur bırakmaktadır.

Yukarıda bahsedilen ekonomik ve siyasi ilişkiler ve mücadeleler ağı bir tarafa, Türk Milliyetçiliği’nin bir diğer mücadele alanı ise kültür üzerine olandır şüphesiz. Paranın bu çılgınca dolaşımı, iletişimin bu müthiş ulaşılabilirliği ve yayılımı ile beraber küreselleşme de yavaş yavaş kendi sözde kültürünü oluşturmaktadır. Çünkü en basitinden siz cep telefonunu ülkenize aldığınızda, mesajlaşma kültürünü de otomatik olarak promosyon şeklinde almak durumunda kalıyorsunuz. Bunun önüne geçmek ise belki de yukarıda bahsedilen çatışmaların verdiği zararın önüne geçmekten daha büyük bir çaba gerektirmektedir. Milli kültürün korunması görevi de bu topraklarda bu kültürün sahibi olan Türk Milliyetçiliği’ne düşmektedir. Bu alanda başarı ise gözüken odur ki manevi kurumların yaşatılması ve yozlaşmamış milli eğitim ile mümkün olmak durumundadır.

“Türk milli kültürünün yabancı kültürler karşısındaki durumu denince, elbette devamlı münasebette bulunduğu kültürlerden ne gibi tesirler aldığını, onlara neler verdiğini, aldığı tesirlerin kendi bünyesinde ne gibi değişmelere yol açtığını düşüneceğiz. Bu bakımdan Türkiye bir yandan “Batı Medeniyeti”ne intibak etmeye çalışan bir ülke olarak, bir yandan da kendi kültürünün yarattığı hususi durumlar içinde ele alınması gereken bir ülkedir.”[3]

Aslında yukarıda da Erol Güngör’ün de anlatmaya çalıştığı şey, bahsedilen dengeyi tutturabilme meselesidir. Tam manası ile başarılması gereken ve bir o kadar da başarılması güç olan nokta, bu anlamlı dengedir.

Kısaca son sözleri söyleyecek olursak, emperyalizm-küreselleşme-milliyetçilik üçlemesinin ne kadar birbiri içine girdiğini görmek mühimdir. Mesele aslında sizin bu üçgene nereden baktığınızdadır. Bu yazıda da bu üçgenin sadece belki de bir köşesine yer verilmiştir. Bu konu hakkında söylenmiş ve daha da söylenecek bir çok şey, cevap bekleyen bir çok soru, bu üçgenin üzerinde kafa yorulacak birçok köşesi bulunmaktadır.

Dipnotlar

[1] Şen, Furkan, Globalleşme sürecinde Milliyetçilik Trendleri ve Millî devlet, 2004, Yargı Yayınevi, Ankara.

[2] Küreselleşmenin birinci ayağı için 1490 tarihini verebiliriz, ikinci ayağı ise 1890 ile beraber kurumsallaşmıştır.

[3] Güngör, Erol, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik,sf.144,  1999, Ötüken yay., İstanbul.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz