Son Dakika
21 Eylül 2017 Perşembe

Küreselleşme, Milli Devlet ve Milli Kültür

06 Mayıs 2014 Salı, 13:28

Dr. Erkan Göksu

Giriş

emen her kavramda olduğu gibi küreselleşmenin de herkesi memnun edecek bir tanımını yapmak oldukça zordur. Bununla birlikte kürselleşme denilince akla “ekonomik faaliyetlerin dünya çapında birbirine bağlanması” gelmektedir. Buna göre küreselleşme; sermaye, yönetim, istihdam, bilgi, doğal kaynaklar ve organizasyonun uluslararası bir hale geldiği hatta tam anlamıyla birbiriyle bağımlı bir hale geldiği ekonomik ve siyasi yapılanmadır. Başka bir ifadeyle küreselleşme, çok genel olarak sermaye, mal ve hizmet pazarları ile bilim, teknoloji ve kültürün de yer aldığı ortak bir havuza, bu sistemdeki bütün aktörlerin giriş imkânını elde ettiği bir ortamda yaşanan ekonomik, siyasal ve sosyal değişiklikleri içeren bir süreç olarak görülebilir.

Bu tanımdan hareket edildiğinde küreselleşenin günümüz dünyasının ulaşmış olduğu medeniyet seviyesiyle alakalı olduğu söylenebilir. Zira günümüzün siyasî, sosyal, iktisadî ve teknolojik gelişmeleri hemen her alanda dünyayı küçük bir köy haline getirmiş, farklı coğrafyalarda yaşayan farklı milletleri, farklı devletleri birbiriyle kaynaştırmıştır.

küreselleşme

Bu çalışmada genel olarak küreselleşme hakkında bilgi verdikten sonra küreselleşmenin öngördüğü devlet ve kültür anlayışı, bu anlayış içerisinde millî devlet ve millî kültür mefhumlarının yeri üzerinde durarak “Varlığını millî kültür ve millî devlet davasına adamış Türk Ülkücülerinin küreselleşme süreci karşısındaki tavır ne olmalıdır?” sorusuna cevap arayacağız. Bunun için ilk olarak küreselleşme mefhumunun tarihî arka planını ortaya koyarak ve üzerinde yaşadığımız Türkiye coğrafyasının, Türk olmanın boynumuza yüklediği büyük sorumluluğa dikkat çekerek meseleyi ele almayı uygun görüyoruz.

 1- Kavramlar ve Tanımlar

Günümüz dünyasında en etkili baskı aracı olarak kullanılan kavramlarından biri olan küreselleşme, sadece ülkemizde değil, dünyada da kâmil anlamıyla yerli yerine oturmuş bir kavram değildir. Neyin küresel olduğunun veya olabileceğinin başlı başına tartışma konusu olması bir tarafa, küreselleşme kavramından ne anlamamız gerektiği bile yeterince açık değildir.[1]

Küreselleşme denilince genellikle ekonomik faaliyetlerin dünya çapında bir­birine bağlanması, millî ekonomilerin artan ölçüde birbirine bağlantılı hâle gelmesi anlaşılmaktadır. Terim olarak küreselleşme, hem dünyanın küçülerek yoğunlaşmasını, hem de bir bütün olarak dünya bilincindeki yoğunlaşmayı ifade etmektedir. Küreselleşme sosyal, kültürel ve ekonomik yönleri bakımından coğrafî sınırların önemini kaybetmeye başlaması ile birlikte toplumların da gitgide bunun bilincine varmaları süreci olarak anlamlandırılmaktadır. Küreselleşme, sömürgeci ve sömürgecilik sonrası hiyerarşi ile Birleşmiş Milletler, yardım kuruluşları gibi uluslararası düzenleyici organların oluşumuyla doğrudan ilişkili olarak, siyasî yapıların küresel kurumsallaşmasını içeren bir süreç olarak da açıklanmaktadır.[2]

Önceleri ekonomik etkinliklerin aynı anda birçok ülkeyi kapsayacak ölçüde uluslarötesi bir nitelik kazanması, dünya ekonomisinde bir bütünleşmeden söz edilmesine ve bu olguyu ifade etmek üzere “küreselleşme” sözcüğünün kullanılmasına rağmen, “bütünün kucaklanması ve kuşatılması” anlamında küreselleşme giderek siyasî oluşumları da kapsayan bir içeriğe kavuşmaya başlamıştır.

“Küresel” ve “küreselleşme” mefhumlarının kökeni hakkında farklı görüşler ile sürülmüştür.[3] Ancak bu mefhumların yaygın ve modern anlamda ilk defa 1961 yılında Webster sözlüğünde tanımlandığı bilinmektedir.[4] Daha sonraki yıllarda ortaya çıkan nükleer silahlarla ilgili tartışmalar ve Çernobil gibi birden fazla devleti ilgilendiren büyük tehlikeler, dünyanın tehditler ve tehlikeler bakımından küreselleştiğine dair izlenimler vermiştir. Enformasyon alanında görülen hızlı değişim, televizyon ve diğer toplu iletişim araçlarının, bilgisayar teknolojisi, telefon ve internetin yaygınlaşması, finans piyasaları ve insanların yaşantısı üzerindeki etkilerinin artması gibi gelişmeler, sosyal ve ekonomik bakımdan küreselleşmenin ilk göstergeleri olarak nitelendirilir.[5]

1980’li yılların ortalarından itibaren meydana gelen siyasî gelişmeler de küreselleşme sürecini hızlandırmıştır. Özellikle Sovyetler Birliğinde Gorbaçov’un işbaşına gelmesi ve Berlin Duvarının yıkılmasıyla ünü bütün dünyaya yayılan küreselleşme, ideolojik bir boyut kazanarak “yeni dünya düzeni” olarak nitelendirilmiştir.[6] Bütün dünyayı etkileyen bir değişim rüzgârına yol açan bu gelişmeler, demokratikleşme, bölgeselleşme, pazarların küreselleşmesi, uluslararası sermaye karşısında hükümetlerin zayıf kalması, çokuluslu şirketlerin öne çıkması, sınır tanımayan finans sektörü, milli devlet ve egemenliği tartışması, demokrasi ve insan hakları ihlal iddiaları üzerinden ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesi gibi bir dizi olguyu, bu değişim rüzgârının içerisine almıştır. İşte bazılarına göre bu değişim rüzgarının ortaya çıkardığı yeni dünya düzenin kaçınılmaz ve karşısında durulmaz sonucu küreselleşme olmuştur. Yani dünya hızla küçülmüş, küreselleşme konusunda bütün farklı yaklaşımların ortak sloganı olarak dünya “küresel bir köy” haline gelmiştir.[7]

Bazı yazarlar tarafından “sosyal ilişkilerin ülke dışı boyutlarının doğması ve hızla yayılması” olarak tanımlanan küreselleşmeyi, esasında daha önceden de var olan ilişkilerin kuvvetlenmesi ve yaygınlaşmasının ideolojik söylemi olarak değerlendirmek mümkündür. Giddens’ın küreselleşme tanımı bu yargıyı doğrular niteliktedir: Ona göre küreselleşme; “bir ülkede meydana gelen olayların, başka yerlerdeki olaylar üzerinde etkiye sahip olması ya da ulusal sınırlar dışında meydana gelen olaylardan etkilenme bağlamında sosyal ilişkilerin dünya ölçeğinde yoğunlaşmasıdır.”

Bu açıdan bakıldığında küreselleşme, önceden de var olan bir dizi etkileşim ve ilişki biçiminin, hızla gelişen ulaşım ve iletişim teknolojileri ile yoğunlaşması olarak tanımlanabilir. Bu süreç içinde sadece bir takım geçirgenlikler artmış, herkesin birbirinden rahatlıkla ve hızla haberdar olabileceği bir yapısal dönüşüm yaşanmaya başlamıştır. Dolayısıyla, “Küreselleşme millî, ekonomik, siyasî, kültürel yapının bir dizi ulus ötesi gelişme ile koalisyonudur ve ideoloji olarak da her ülkenin bir diğerini etkilemesidir” diyen Mittleman’ın tanımı küreselleşmenin genel çerçevesini çizmektedir.

Bir başka açıdan yaklaşıldığında küreselleşme, yeni iletişim biçimlerinin, bilginin akışı ve iletişiminin devlet ya da başka bir otorite tarafından denetimi ve sınırlandırılmasının önüne geçmesi sürecidir. Aslında bu gelişme, sadece diktatörlükleri değil, her türden devletin ve tabii ki millî devletlerin egemenlik alanını daraltan bir durumdur ve küreselleşmeye siyasî anlamlar yüklenmesinin ardında da bu gerçek bulunmaktadır. Küreselleşmeye atfedilen bu siyasî misyon, onun tanımında yeni pencereler açılmasına sebep olmuştur. Örneğin küreselleşmenin “sınırların kalkması” ile bağlantılandırılması, bu yansımalardan biridir: “Küreselleşme; sosyal, kültürel ve iktisadî yönleri bakımından coğrafî sınırların önemini kaybetmeye başlaması ile birlikte toplumların da bunun bilincine varmaları sürecini ifade etmektedir.”

Küreselleşmeyle birlikte sınırların kalkacağına dair iyi niyetli mi yoksa art niyetli mi olduğu belirsiz yorumların mevcut oluşu, buna mukabil küreselleşmenin sürükleyicisi konumundaki ülkelerde, mesela ABD’de, sınırları açma yönünde hiçbir temayül bulunmaması, hatta istenmeyen göçmenlerin girişini engellemek için sınırların eskiye oranla daha sıkıca kapatılması, aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. “Sınırlar kalkıyor.” türünden içi doldurulamamış söylemlerle kastedilmek istenen şey, bilgi ve haber iletimi ile sermaye akışkanlığının sınır tanımaz bir boyuta ulaşmışlığı olsa gerektir. Yoksa dünya ne kadar küreselleşse de sınırlar hâlâ varlık ve anlamını muhafaza etmektedir.

Sınırların kalkmasının daha çok ekonomik entegrasyonlar ve sermaye hareketleriyle ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Zaten küreselleşmenin en önemli göstergelerinden biri, üretimin yeniden tasarlanması ve üretilen malların yeni pazarlama ve satış ilkeleriyle dünya pazarına sunulmasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.

Millî ekonomilerin özerk konumlarından sıyrılarak dünya ekonomileri ile bütünleşmesi ve böylece devletlerin ekonomik alanlardaki işlevlerinin farklılaşması, küreselleşmenin bugün için tespit edilen en önemli sonuçlarından birisidir. Bu bağlam içinde düşünüldüğünde, küreselleşme her şeyden evvel ekonomik bir süreçtir. Küreselleşme denilince ilk akla gelen şeyin ekonomik faaliyetlerin dünya çapında birbirine bağlanması, bağlantılı hâle gelmesi de bundan dolayıdır.

Küreselleşmenin her şeyden evvel ekonomik bir süreç olması, onun bütün dünyada yaygın bir söylem olarak kullanılmasını temin eden baş faktörün çokuluslu şirketler olmasından da bellidir. Günümüzde uluslararası şirketlerin dünya ekonomisinin çevriminde oynadıkları rol çok dikkat çekici bir boyuta ulaşmıştır. Zamanımızda en büyük 1000 uluslararası şirket, dünya sanayi üretiminin yaklaşık %80’ini gerçekleştirmektedir. Ulaşılan bu hacim, beraberinde siyasî ve sosyal argümanların üretilmesini de getirmiştir.

Öte taraftan uluslararası büyük şirketlerin hem yerli ve hem de ulusötesi niteliği olan her türden küçük şirketi sürekli yuttuğu ve dünya piyasasında tekelleşme eğilimlerinin kuvvetlendiği de rakamlardan anlaşılmaktadır: 1997 yılında, en büyük 100 uluslararası şirketin, yaklaşık 60 bin uluslararası şirketin yabancı ülkelerde sahip olduğu varlıkların %15’ine, toplam satışlarının %22’sine ve toplam istihdamlarının %19’una sahip oldukları görülmektedir.

Gelişmiş ülkeler ve onların çokuluslu yapıya kavuşmuş şirketleri yeni bir dünya tasarımı için bu şekilde kolları sıvamışken, gelişmemiş ülkelerin durumları ise pek iç açıcı değildir. Sermayenin gücünün bilgi gücüyle buluştuğu bu tarihî aşamada önde olanların ileri konumları pekişirken, geride olanların sefil ve açması vaziyetleri de gelişmiş iletişim teknolojileri sayesinde herkes tarafından bilinir ve gözlenir hale gelmiştir.[8]

Dünya gelir dağılımındaki adaletsizliğin rahatsız edici durumu kadar, dünya ekonomisindeki etkin aktörlerin dünyanın çeşitli yerlerinde çıkması muhtemel huzursuzlukları engellemek amacıyla tesis ettikleri çeşitli yardım/iyileştirme kuruluşları da (IMF, Dünya Bankası, vs.), son tahlilde ekonomik sistemin rehabilitasyonu için düzenlemeler yapmaktadır.

Ne var ki bu rehabilitasyonun da özünde mevcut sistemin devamıyla ilgili felsefî bir dayanağı olduğu anlaşılmaktadır: IMF ve Dünya Bankası gibi norm gözetici kurumlar, devletleri karşılıklı bağımlılık sisteminin kurallarını uygulaması için dışarıdan zorlayabilmektedir. Mal ve hizmet üretiminin, bilgi iletiminin ve sermaye hareketlerinin muhtevası ve çehresinde özellikle son on yılda meydana gelen büyük dönüşümler, bu dönüşüme paralel biçimde mahallî kültürlerin zayıf düşmesi ve geleneksel sosyal bağların çözülerek millî devletin meşruiyetinin tartışmaya açılması, bu sürecin anlamlandırılması için birçok düşünürün harekete geçmesine sebep olmuş ve ortaya “küreselleşme” tabiri atılmıştır.[9]

 II-Küreselleşmenin Tarihi Temelleri

Daha önce de belirttiğimiz gibi küreselleşme mefhumunun kökenleri çok eskilere dayandırılmakta ve bu konuda farklı görüler ileri sürülmektedir. Ancak kesin olan bir şey vardır ki o da küreselleşme kavramı ve ideolojisi, Batı tarafından üretilen ve bütün dünyaya ihraç elden eski ideolojilerin geliştirilmiş bir şeklinden başka bir şey değildir.[10] Nitekim X. yüzyıldan itibaren Batı’nın Doğu’yu tanımak amacıyla giriştiği bilimsel faaliyetler (oryantalizm[11]), daha sonraki yıllarda siyasî ve ideolojik bir boyut kazanarak Batı emperyalizminin aracı haline gelmiş ve bu süreç, Avrupa’nın iç dönüşümü süresince geçirdiği yeni dünya görüşlerine göre yeni söylemlerle varlığını devam ettirmiştir.[12] 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da belirginleşen ve giderek dünyanın diğer yörelerini de etkisi altına alan kapitalizm[13], 19. yüzyılda Sanayi İnkılabı ile yeni bir aşamaya girmiştir. Bu dönemde emperyalizm ve sömürgeleştirme Avrupa ideallerinin ve metotlarının yayılışından ibarettir. Makineleşmenin yani Sanayi İnkılabının başlangıcından itibaren bu akımı durdurabilecek ciddi bir engel görülmemiştir. Sömürgeleştirme, Avrupalılaştırma davasının bir yönü olarak ortaya çıktığında zaman zaman kanlı ve karanlık, zaman zaman sinsi ve barışçı bir görüntüye bürünmüştür.[14]

Avrupa’yı dünya ekonomisinin ve siyasetinin merkezi konumuna getiren ve 19. yüzyılı tam manasıyla Avrupa’nın çağı yapan[15]sanayileşme süreci, makineleşmeye bağlı olarak üretimi sürekli artırmış ve ortaya çıkan ham madde ihtiyacı, önceden beri var olan klasik sömürgecilik anlayışında değişik yapılmasını gerektirmiştir. Buna göre koloniler, bir alış-veriş yeri ve aracı olarak sadece “iyi ticaret yapmanın vasıtaları” olmanın dışında “ham madde deposu ve üretilen malların satılacağı yeni pazaryerleri” olarak görülmeye başlamıştır.[16] Böylece klasik sömürgecilik anlayışı[17], Yeniçağ başlarından bu yana sürdürdüğü “yağmacılığı andıran” mahiyetini değiştirerek, daha çok “yeni pazar bulma” temeline dayanan “emperyalizm” haline gelmiştir.[18] Şu halde emperyalizm kavramı, Avrupa güç dengesi sisteminin bir parçası olarak diplomasi literatürüne girmiştir.[19] Avrupalı devletler emperyalizmi Avrupa dışına taşıyarak Avrupa içi çatışmaları da başka bölgelere kaydırmışlardır. Nitekim Almanya ve İtalya’nın, Avrupa güç dengelerini bozacağı zamana kadar, Emperyalizm, Avrupa içi çatışmaları önleyen bir emniyet sübabı olmuştur.[20] Böylece emperyalizm, kendine özgü metot, hedef ve argümanlarıyla bir ideoloji haline gelmiş, Batı ile Doğu arasında önceden beri devam eden ilişki, artık tamamen Batı hegemonyasına dayanan, bilinçli ve sistemli bir sömürü sistemi oluşmuştur.

20. yüzyıl, iki büyük dünya savaşını, eski sömürgelerin “millî devletler” kurarak bağımsızlaşmalarını, nükleer silâhların geliştirilmesini, soykırımları, bilim ve teknoloji alanındaki hızlı gelişmeleri bünyesinde barındırmıştır. Son 15-20 yıl içinde ise, büyük ve evrensel bir dönüşümün yaşanmakta olduğu görülmekte, ekonomideki yapısal oluşumlar ve hızlı teknolojik gelişmelerle birlikte küreselleşme adı altında âdeta tüm dünyayı etkileyen bir değişim sürecine tanık olunmaktadır.[21]

Bu süreç içerisinde Batı, kavram olarak yıpranan, kuram olarak eskiyen, uygulama olarak iflâs eden emperyalizm, kapitalizm, sosyalizm ve buna benzer birçok ideolojik yaklaşım yerine yeni felsefî, insanî ve ahlâkî açılımlar üretmeyi ihmal etmemiştir. Kapitalizm ve sosyalizm ekonomik temellerini büyük ölçüde zihinsel inşa üzerine kurmuşken, yeni kuram ve yaklaşımlar gerçekler ve uygulamalar üzerine bina edilmiştir. Küreselleşme de işte böyle bir zorunluluktan doğmuştur. Yıpranmış, insanî değerler karşısında meşruiyetini kaybetmiş bu ideolojilerin yerine felsefî, insanî ve ahlâkî açılımlar üretmek gerekmiştir. Bu noktada çok eski dönemlerden itibaren bazı devlet, din ve ideolojiler tarafından felsefî olarak dile getirilmiş “bütünleşme” olgusu, hem tanıdık ve zararsız bir mefhum hem de kolayca biçimlendirilecek, istendiği zaman  farklı şekillerde anlamlar yüklenebilecek geniş bir kavram olarak “küreselleşme” olgusu oraya atılmıştır.

Gerçektende küreselleşme, globalleşme, çokuluslulaşma, uluslarüstü kuruluş söylemleri dikkatle incelendiğinde kapitalist ve sosyalist ideolojilerin bir arakesiti olarak karşımıza çıkar. Bu bakımdan kapitalizm hâkim sınıfın, sosyalizm ezilen sınıfın, küreselleşme ise süper zengin ve egemen oligarşinin ideolojisi, bazen de hem kapitalizm hem de sosyalizm ideolojilerinin ortak paydası olarak fikir pazarında kolayca yerini almıştır.

Gelişmeler yaygın imge ve imaj bombardımanından ayrıştırılarak değerlendirildiğinde, küreselleşmenin başlangıçta bir “ideolojik kavram”dan ziyade bir “olgu” olduğu, daha sonra siyasî ve sosyal tesirleri göz önüne alınarak ona “ideolojik anlam yüklemeleri” yapıldığı görülmektedir. Kendi içinde şiddetli tenakuzları ve ahlâkî açmazları da bulunan bu olgunun, bir süreç analizi çerçevesinde değerlendirilmesi, konunun eleğe çevrilmiş zihinlerin daha fazla karıştırılmasına yol açmadan anlaşılabilmesi için asgarî bir gerekliliktir.[22]

Görüldüğü üzere küreselleşme, kökleri çok eskilere giden bir mefhum olup, kapitalizmin gelişme sürecindeki bir aşama, ekonomik boyutu ve kutuplaşmayı öne çıkararak gelişmiş bazı ülkelerce manipüle edilen bir ekonomik, sosyo-kültürel, siyasî ve ideolojik  bir kavramdır. Bu bakımdan, her ne kadar bu kavramın kendiliğinden gelişen dinamik bir süreç olduğu iddia edilse de “küreselleşme”den ziyade “küreselleştirme”ye dikkat edilmeli, küreselleştirme sürecinin ekonomik olduğu kadar, siyasî ve kültürel boyutlarına da dikkat edilmelidir.

III-Küreselleşme ve Milli Kültür

Küreselleşme denilince akla ilk gelen mesele ekonomik faaliyetler olmakla beraber, bu sürecin milletlerin toplumsal ve kültürel yapısı üzerindeki yapacağı etkiyi de incelemek gerekir. Küreselleşmenin kültür ayağında en çok dikkat çeken nokta, “dünya vatandaşlığı” gibi en azından şimdilik hayalden öte bir anlam taşımayan kavramlar üzerinde yükseltilen “küresel kültür” tartışmalarıdır.

Günümüzde kültürün insan toplulukları için ne derece önemli bir unsur olduğu konusunda herkes aynı görüşü paylaşmaktadır. Bununla beraber kültürün tanımı ve unsurları hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Bu çeşitliliğe dikkat çeken Cemil Meriç, kültürü tahlili imkânsız “kaypak” bir kavram olarak nitelendirir.[23] Nitekim çok farklı ilmî veya popüler yaklaşımlara konu olan kültür kavramına tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce anlam yüklenmiştir. Meriç’in ifadesiyle “kültürün manasını kelimelerle belirtmeye kalkmak, elinizde havayı tutmak gibidir. Her yerde hava vardır, ama avuçlarınız bomboştur.”[24]

Latince kökenli bir kelime olan ve “toprağı işlemek, tarıma hazır hale getirmek” anlamına gelen kültürün, günümüzdeki yaygın tanımlarından biri, “toplumların kendilerine özgü hayat tarzları”dır.[25] Bir toplumu diğer toplumlardan, geniş halk yığınlarını birbirinden ayıran veya farklı bir millet haline getiren karakteristik kültür özellikleri vardır. İşte kültürün milletlere has bir şekle bürünmesiyle ortaya “milli kültür” kavramı çıkmıştır. Diğer bir ifadeyle evrensel yaşayış, duyuş ve davranış şekillerinin, sosyolojik bakımdan millet seviyesine erişmiş toplumların yorumlarıyla şekillenmesi ile milli kültürler doğmuştur.[26]

Millet olmanın en bariz özelliği, milli kültürdür. Nitekim birçok yazar, millet tanımını “medeniyet ve kültür birliğinin cari olduğu en büyük içtimaî varlık” olarak yapmıştır.[27] Esasen milliyetçilik fikrinin gücü de millî kültüre dayanmaktadır.[28]

Daha önce de belirttiğimiz gibi günümüzde kültürün milletler için ne derece öneli olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Herkes bilir ki sağlam temellere dayanan kültür, şahsiyetli gençliğin yetişmesinde en büyük amildir. Ecdad ile bağı kopmuş, dili diline, töresi töresine uymayan nesiller, kökleri ve dalları budanmış, ancak yine de meyve vermesi beklenen ağaç gibidir.

Bu noktadan hareket edecek olursak kültür, kökü en eski atalardan gelen bir gen gibi nesilden nesle aktarılmış, her devirde insanların birlikteliklerini sağlayan bir unsur olarak hep var olmuştur. Ancak kültürün tarih içinde bilinç seviyesinin artması, başka milletlerle temas, coğrafya değişikliği gibi sebeplerle sürekli geliştiğini ve değiştiğini unutmamak gerekir.

Genel olarak kültür değişmeleri olarak adlandırılan bu durum, bütün milletler ve kültürler için geçerli olup gayet doğal ve sağlıklı bir durumdur. Ancak bu konuda araştırma yapan bilim adamlarının da dikkat çektiği gibi, kültür değişmelerinin birkaç şekli vardır. Bunlardan biri az önce bahsettiğimiz doğal ve sağlıklı kültür değişmelerini kapsayan “serbest kültür değişmeleri”dir. Diğeri ise milletlere ve milli kültürlere en ağır darbeleri vuran, en tehlikeli hastalıkları bulaştıran “güdümlü, mecburi veya empoze yani dayatılmış kültür değişmeleri”dir. Serbest kültür değişmeleri ne kadar doğal ve sağlıklı ise mecburi, dayatılmış kültür değişmeleri o kadar gayri tabii ve sağlıksızdır.

Varlığın özünde yatan, insan medeniyetinin gelişiminin daimi bir faktörü olan kültür değişmeleri üzerinde yapılan ilk araştırmalar müstemlekeci Avrupa ülkeleri ve misyonerlere aittir. Bu tür araştırmaların kısa ve uzun vadeli faydalarını kavrayan ilk sömürgeci devlet Hollanda’dır. Başlangıçta ilkel yerli kavimleri anlamaya ve onları makul insani bir şekilde idare etme gibi amaçlarla ortaya çıkan bu araştırmalar, daha sonra zamanın en büyük ve gelişmiş sömürgeci ülkelerinden olan İngiltere ve Amerika’da büyük gelişme göstermiştir. İşte emperyalist güçlerle kültürün bu buluşması, ortaya yeni bir kavram “kültür emperyalizmi” olgusunu çıkarmıştır.

Batı’nın Doğu üzerindeki emperyalist politikalarını ilk dönemlerinden itibaren inceleyerek çok esaslı tahliller yapan Edward Said, emperyalist ideolojinin kültür ayağını şu şekilde özetler:

“İmparatorlukları ayakta tutan, yalnızca askerî güç değil, bu askerî gücü etkinleştiren, yeri geldiği zaman kullandıran ve daha sonra baskıcı bir siyasî otoritenin bilinen/alışılmış metotları ile bütün bunları pekiştiren etkenler olmuştur. İngiltere, Hindistan’ın geniş topraklarını çoğu Hintli olan birkaç bin sömürge memuru ve bundan birkaç bin fazla askerle yönetmiştir. Fransa Kuzey Afrika ve Çin Hindi’nde; Hollanda Endonezya’da, Portekiz ve Belçika da Afrika’da aynı şekilde hakimiyet kurmuşlardır. Bu sömürgeci devletlerin hepsindeki anahtar öğe emperyal bakış açısıdır. Bu bakış açısı genel olarak “uzaktaki yani hakimiyet kurduğu topraklar ve bu topraklar üzerinde yaşayan toplumların gerçekliğini, kendi bakış tarzlarına indirgeyerek görme, o gerçekliğin tarihini kendi bakış açısına göre inşa etme, oranın insanlarını kendi kaderleri hakkında karar yetkisi olmayan, ancak uzaktaki yöneticilerin onlar için düşündükleri “en iyi”nin belirlediği kadere uyan bir tebaa olarak görme şeklidir.

Emperyalizmin tehlikesiz ve gerekli bir şey olduğunu öne süren teori de dahil olmak üzere güncel fikirler böyle kasıtlı bakış açılarından beslenir. İmparatorlukları bir arada tutan bu kavramsal tutkal hakkındaki en zekice yorumlardan biri, Anglo-Polonyalı değerli yazar Joseph Conrad tarafından yapılmıştır. Conrad’a göre “Dünyayı, derileri bizimkinden farklı bir renkte, burunları bizimkinden hafifçe basık olanlardan alıp koparma anlamına gelen dünyanın fethi, dikkatlice incelenirse, çok da hoş bir şey değildir. Bunu bize bağışlatan, makul bir şeymiş gibi gösteren sadece düşüncedir. Bunun arkasındaki fikir, duygusal bir aldanış değil, bir düşüncedir; ve tasarlayıp, önünde boyun eğebileceğiniz, uğruna kurbanlar sunabileceğiniz bu düşünceye yönelik bencil olmayan bir inançtır.”[29]

Said’in dikkat çektiği hususlar, emperyalizm olgusunun ne derece sistemli ve sinsi bir kuşatma halinde insanlığı tehdit ettiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır. Bu süreçte emperyalist ideoloji, ne askeri güç ne de ekonomik ve diğer maddi öğeler üzerine değil, kültür dezenformasyonuna dayandırılmıştır. Cemil Meriç de “Batı, ruh yapımıza kendi mefhumlarını zerk etmek suretiyle idrakimizi mefluç (felç geçirmiş) hale getirmektedir.” derken “kavganın öncelikle kelimeler dünyasında kazanılması gerektiğine” işaret etmektedir. Nitekim kültür dezenformasyonu, ilk önce milletlere ait temel mefhumların dezenformasyonu ile başlar.

Herhangi bir ülkede meydana gelen gelişmelerin millî sınırları aşarak kolayca başka toplumları etkilemesinin, onların karar alma süreçlerinde, yaşama biçimlerinde, alışkanlıklarında ve kültürel değerlerinde değişimlere sebep olmasının “küresel bir kültür”ün yaratılmasında ilk adım olduğunu düşünenler, bu kavramsallaştırmanın soyut ve kopuk bir mahiyet taşıdığı gerçeğini ihmal etmektedirler. Gittikçe türdeş ve tekbiçimli hale gelen bir yapının insanları içselleştirdiği değerlerden koparmasının, “küresel medeniyet” tasarısının parçası olmak dışında hiçbir olumlu tarafı bulunmamaktadır.

Bir medeniyeti çekici ve imrenilir, aynı zamanda küresel (evrensel) kılan şeyin, o medeniyetin derininde yer bulan kültürel renklerin zenginliği ve çeşitliliği olduğu tespiti, yeni küresel düzenin hiç umursamadığı bir gerçektir. İnsanlık, teknolojik gelişmenin her şeyi belirlediği, tek-tipleştirdiği, standart hale getirdiği, bütün ara renkleri öldürdüğü bir süreçle karşı karşıyadır.

Diğer yandan, küresel kültürün yapısı­nın bütün kültürlerin eşit veya orantılı katı­lımıyla gelişmemiş olması, onun daha âdil ve sonunda hemen kabullenilebilecek bir özellik taşımamasının en önemli sebebidir. Bu kültürün kategori ve standartlarını belirleyen unsur Batı orijinli kültürdür ve Batı’nın yasal, bürokratik, teknolojik ve sosyal kurum ve ilkelerinin bütün dünyaya dayatılmasının neresi “küresel”dir?

Dünya üzerindeki kültürlerin mümkün olan en üst düzeydeki katılımıyla gerçekleştirilecek ve uzlaşmacı bir zeminde “ortak iyi” üzerine inşa edilecek bir “küresel kültür/medeniyet” tasarısı belki de gerçekten dünyadaki insanların birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlayabilir, savaşların azalmasına ve huzur ortamının gelişmesine katkıda bulunabilirdi. Ancak bugünkü mevcut uygulamada, “ileri olan kuralı koyar” düşüncesinden hareketle geliştirilen bir kültürel yaklaşım mevcuttur ve bunun eninde sonunda başarısız olacağı açıktır.

Tüketimin ideoloji hâline getirilerek tüketim toplumlarının yaratılması ve Illich’in muhteşem tabiriyle “tüketim köleliği”nin yaygınlaştırılması da küreselleşme sürecine koşut biçimde gelişen ve bireysel düzeydeki yabancılaşmayı besleyen tehlikeli meselelerden biridir. Vaktiyle emperyalizmin temel metotlarından biri olarak uygulanan ve şimdi küreselleşmenin bir dayatması olarak ortaya sürülen bu tüketim köleliği ile her türlü mal veya ürün fetişleştirilmekte, normalde mahallî kültürlerin göstergesi olan ürünler (Çin yemeği, İtalyan pizzası, Afrikalı kadınların taktığı el yapımı boncuklar, Budist giysileri, vs.) ait oldukları kültür coğrafyasının hâkim kodlarından ve taşıdıkları kültürel arka plandan soyutlanarak endüstrileşmiş halleriyle evrensel tüketimin hizmetine sunulmaktadır. Horkheimer ve Adorno’nun “Ekonomik aygıt, topyekûn planlamadan önce, metaları otomatik olarak insanların davranışlarını belirleyen değerlerle donatıyor.” şeklindeki tespitlerinin gerçek olduğu bir süreç yaşıyoruz. Bu da kültürel zenginliğin zayıflamasına, hatta kaybolmasına, öte yandan tekbiçimleşmenin yaygınlaşmasına hizmet etmektedir.[30]

Küreselleşmenin kültür konusunda yaptığı tahriplerden biri de küresel bir boyut kazanan ve dünya çapında yaygınlaşan bireyselleşme/bireyselleştirme olgusudur. “Bireyin kendini ait hissettiği tarihî, millî, manevî birliktelik ve özelliklerin bireyde bir kimlik baskısı yaptığı ve onu köleleştirdiği” iddiasıyla idealize edilen bireyselleştirme olgusu, bireyin kültürel kimliğinden uzaklaştırılması ile özgürleşeceği varsayımına dayanmaktadır. Halbuki özgürlük için bireyi bütün otoritelere, aidiyet bilinçlerine ve kimliklere isyana çağıran bu anlayış; bireye yeni bir kimlik, yeni bir aidiyet, dolayısıyla yeni bir “kölelik” önermekte ve ona topyekûn yeni bir “bağlılık elbisesi” dikmektedir. Küreselleşme teorisyenleri ve bu yaklaşıma destek verenler bu “yeni kölelik”in ya farkında değiller ya da yüzyıllardır devam eden empeyalizm ideolojisinin bu yeni metoduna bilerek veya bilmeyerek destek vermektedirler. Ortak paydası kırılmış insanlar için yeni ortak paydaların bulunamaması, onları kimliksizliğe ve anomiye sürükler. Modern zamanların yönetim biçimi olan demokrasiyi bekleyen en büyük tehlikelerden biri de budur.[31]

VI- Küreselleşme ve Milli Devlet

Milli devlet kavramı, insanların kendi kaderlerini millî politik mekanizmalar ve kurumlar çerçevesinde belirleme fikrini ifade etmektedir. Tarihî süreçte sosyolojik bir olgu olarak milli devlet, feodal karakterdeki bir siyasî düzenden merkeziyetçi özellikleri ağır basan bir siyasî düzene geçişi temsil etmiş, aynı dili konuşan, aynı soydan gelen, aynı dine mensup, aynı kültüre sahip, aynı tarihî geçmişi paylaşan, ortak düşmanı veya düşmanları bulunan bir insan topluluğu olarak “millet”in, siyasî olarak örgütlenmiş biçimi şeklinde algılanmıştır.[32]

Millî egemenliğin doğal sonucu olarak, bu süreçte insanların birtakım hak ve yetkilere sahip olduğu ve sorumlulukları bulunduğunun kabulünü kapsayan “vatandaşlık” anlayışı gelişmiştir. Böylece devlet; merkezîleşerek topluma nüfuz etme yeteneğini artırmış, hukukta eşitliği ve ekonomide bütünleşmeyi sağlamaya çalışarak vatandaşlığa sosyal ve siyasî boyutlar katmış, belirlenmiş sınırlar dahilinde yönetme gücü tekeline sahip, bu gücü hukuk yaptırımına tâbi kılan, iç ve dış şiddet araçlarını doğuran ve kontrol eden bir kurumsal egemenlik yapısı hâline gelmiştir.

Modern milli devletler, meşru otorite alanında yapılan anlaşmalar yoluyla herhangi bir faaliyet için konacak kuralları ve bu kuralların konuluş statüsünü belirleme kapasiteleriyle en önemli siyasî yapılanma biçimidirler.

Ulus devlet düzeni, meşruluğunun temelini ilâhî veya kalıtsal bir temele değil, seçme seçilme ve dayanışma esasına dayalı vatandaşlık anlayışına dayandırmak zorundadır. Bu anlamda, geleneksel aile ve grup bağlılıklarının ve dağınık cemaat bağlarının yerini, yeni bir kimliğin alması gerekmektedir. Bu yeni kimliği sağlayacak ideolojinin adı ise milliyetçiliktir.

Önceleri ekonomik etkinliklerin aynı anda birçok ülkeyi kapsayacak ölçüde uluslarötesi bir nitelik kazanması, dünya ekonomisinde bir bütünleşmeden söz edilmesine ve bu olguyu ifade etmek üzere “küreselleşme” sözcüğünün kullanılmasına rağmen, “bütünün kucaklanması ve kuşatılması” anlamında küreselleşme giderek siyasî oluşumları da kapsayan bir içeriğe kavuşmaya başlamıştır. Nitekim, Fransa Başbakanının, 6 Nisan 2001 tarihinde “Küreselleşme siyasî yapıda bir sorundur, siyasî bir cevabı gerektirmektedir.” şeklindeki konuşmasından altı ay önce, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 5 Kasım 2000’de yapılan MHP 6. Olağan Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında, küreselleşme olarak tanımlanan çok yönlü değişme ve gelişme süreçlerinin siyasî ve sosyal boyutlarının olumlu ve olumsuz yönlerini kapsamlı olarak açıkladıktan sonra, “Küreselleşmenin siyasî yansımalarıyla, ekonomik ve teknolojik gelişmeler, bu noktada birbirini tamamlayan bir rol oynamaktadır.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.[33]

1990 sonrasında yeniden biçimlenen dünya dengeleri ve yaşanan gelişmeler, özellikle gelişmiş Batılı ülke aydınları arasında; millî devletlerin yönetme ve hükmetme kabiliyetlerini yitirdiği, millî önceliklerin zamanla önemlerini kaybederek yerlerini küresel önceliklere bırakacağı, millî devletlerin bundan böyle malî/finansal piyasalar ve küresel aktörler karşısında çok zayıf bir rol oynayabileceği türünden fikirlerin yayılmasına ve bunların kısmen kabul görmesine yol açmıştır. Bu fikrin temel dayanağı, soğuk savaşın sona ermesiyle millî devlete duyulan ihtiyacın azalmış olması ve gerekli sosyal/siyasî/ekonomik düzenlemelerin bundan böyle ulusdışı organizasyonlar tarafından gerçekleştirilebileceğidir.

Şurası açıktır ki küreselleşme olgusu, millî-devletin var ettiği bütünsel yapının parçalanmasına yönelik bir tutumu beraberinde getirmiştir. Millî devletin dayandığı ve kendisine meşruiyet sağladığı topluluğun yapısını değiştirmek eğiliminde olan küreselleşme, böylece bu topluluğun varlığına mündemiç siyasî egemenliği de tartışmaya açmaya ve hatta yok etmeye yönelmektedir.[34]

Egemen devlet, egemenliğini başka bir otoriteden almayacağı gibi, egemenliğini kullanırken, kendisinden daha üstün başka bir otoriteye de bağımlı değildir. Bu anlamda egemenlik; devletin, kendi yetkilerini ve kendi temel hukuk kurallarını serbest iradesiyle belirlemesidir. Egemenlik kavramı iki unsuru içermektedir. Bunların ilki, “olumsuz” hiçbir şeyle bağımlı olmama, diğeri ise “olumlu” her şeyi zorlayabilirledir. Yine egemenlik, yetkinin en üst kullanım biçimidir. Bu anlamda egemenliğin iki unsuru bulunmaktadır. Dış egemenlik, devletin diğer devletlerle hiçbir biçimde bağımlılık ilişkisi olmaması, yani bağımsızlığa sahip bulunmasıdır. Devletin egemenliği, devletin kayıtsız ve şartsız bağımsızlığa sahip olması, diğer devletlerle hukuken eşit durumda bulunması ve sahip olduğu üstün kudret ve kuvvete ülke dahilinde rakip olabilecek veya karşı gelebilecek bir başka kudret ve kuvvetin bulunmaması anlamına gelmektedir. Ancak devlet kudreti veya devlet iktidarı, mutlak bir kudret veya iktidar anlamını taşımamakta, özünde bir sınırlılığı da ifade etmektedir. Hukuk, devlet kudret ve iktidarını sınırlandırdığı gibi, aynı zamanda egemenliği de sınırlamaktadır. İç egemenlik ise devletin, ülke içi aslî ve üstün güç ve yetkili olması anlamına gelen devletin uyruğunda bulunan özel ve tüzel kişiler ya da guruplar karşısında üstün yetkilerle donatılmış olmasıdır. Devletin hukukî şahsiyete sahip olmasının sonucu, devlet egemenlik ve iktidarının belli bir kişiye ve gruba değil, devletin manevî ve hukukî şahsiyetine, yani siyasî olarak örgütlenen millete ait olmasıdır. Bu sebeple, topluluk içerisinde yaşayan herhangi bir kişi veya grup devletin şahsiyetine bağlı olan egemenlik hakkı üzerinde şahsî bir hak iddiasında bulunamaz.[35]

Ulus devlet, devletin egemenliği ve ulusal egemenlik esasına dayanmakta, ulusların karşılıklılık ilkesi uyarınca uluslararası ilişkilerde eşitliğini öngörmektedir. Geçmişte, tüm dünyayı kapsamına alan ve birbirleriyle etkileşim hâlindeki ulus devletlerin karşılıklı bağımlılığına dayanan bir sistem şeklinde örgütlenmeye, ulus devletler aşamasından önce rastlamak mümkün değildir. Ulus devletler; nüfusları, doğal kaynakları, ekonomik yapıları, siyasî ve askerî kapasiteleri, dış çıkarları ve politikaları, sosyo-kültürel özellikleri bakımından birbirinden farklı oldukları hâlde, bir uluslararası sistem oluşturup bu sistem içinde fonksiyon icra edebilmektedirler.

Ulus devletlerin arasındaki ilişki ağlarının oluşturduğu sisteme dahil olan her üye devlet, diğer üye ülkelerle olan siyasî, ekonomik ve kültürel ilişkilerden ve bu ilişkilerin oluşturduğu bütünsel yapıdan önemli ölçüde etkilenmektedir.

Geleneksel devlet yapısından modern devlete geçişle birlikte devletin belli başlı işlevleri; iç ve dış güvenliği sağlamak, hukuk ve yargı düzeni kurmak ve ekonomi politikaları geliştirmek olmuştur. Ancak günümüzde ulus devletin millî sınırlar içindeki yönetim ve düzenleme işlevleri yoğun bir şekilde tartışılmakta, devletin ulusaltı ve uluslarüstü birimlerle daha sıkı ilişkiye girmesi ve işbirliği yapması önerilmektedir. Aksi hâlde “ulus devletin sorun çözme kapasitesini giderek kaybedebileceği” belirtilmektedir.

Bu anlamda bizdeki belli çevreler ve özellikle Avrupalı politikacılar devleti kü­çültmenin üstünde çok durmaktadır. Bunun gibi, öğretide de ulus devletlerin tarihteki yerlerini aldıkları ileri sürülmektedir. Fakat bu mit’ler, analiz sonuçlarına uymamaktadır. Daha kötüsü bu görüş, uluslararası sistemde güç dağılımını gizlemekte ve küreselleşme ile gelen anti-sosyal politikaları meşrulaştırmaktadır.[36]

Küreselleşme sürecine paralel gelişen ve paradoksal bir durum ortaya çıkaran etnik anlayışların güçlenmesi, parçalanma ve ufalanma trendlerini popüler hale getirmiştir. Böylece millî devlet yapısı, bir yandan uluslararası ve ulusötesi yeni aktörler ile güç odaklarının taarruzlarına maruz kalırken, diğer yandan da etnik ayrılıkçılıklar ve mikro-kimlik politikalarının içten yaptığı siyasî basınçlarla muhatap olmuştur.

Hem bu gelişmelerin etkisi hem de sermaye, enformasyon, imaj ve imgelerin çok hızlı bir şekilde yayılma istidadına ka­vuşması, millî-devletin çeşitli konularda müdâhale gücünü azaltmıştır. Bu dönemde millî-devletin bir miktar aşınmaya uğramış olduğu gerçektir, ancak millî-devlet hâlâ birçok insan için kim­liğin birinci dereceden merkezi olma konumunu korumaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, millî-devletin dış müdahalelere karşı bütünüyle koruyucu bir şemsiye ve bu anlamda bir özerklik sağlayan bağımsız yapısının, teknolojik gelişmelerin şiddeti ve sermaye hareketliliğinin sürati karşısında bir miktar yıpranmaya ve aşınmaya uğradığı doğrudur. Ne var ki millî devletin yerine konulabilecek ve yeterli nitelikleri hâiz bir başka siyasî/sosyal unsur da henüz neşet etmiş görünmemektedir. Hatta bu türden bir organizasyonun habercisi olarak algılanabilecek tek oluşum sayılan AB’de bile, gerçekleşmesi öngörülen bütünleşme modelinde “millet” kavramının yerine konulacak geçerli ve kabul edilebilir başka bir siyasî/sosyal unsur hâlâ bulunabilmiş değildir.

AB’de bütünsel ve kapsayıcı bir kimlik olarak ortaya konmaya çalışılan “Avrupalılık” kavramının henüz “gelişmiş beyaz Batılı ırk” tasavvurundan bir adım öteye gidememiş olması bir yana, bu kimliğin hangi etnik ve dinî grupları içine aldığı, hangilerini dışladığı, göçmenlere ve azınlıklara verilecek statünün ne olacağı veya olması gerektiği bile tartışmalıdır. Millî-devletin vatandaşlık ekseninde kimliklendirdiği çeşitli azınlıkların, grupların ve toplulukların “Avrupa kimliğinin” neresinde yer bulacağı, kaç yıl Avrupa’da yaşamış olmanın Avrupalı sayılmaya kifayet edeceği gibi sorunlar, şimdilik teorik tartışma aşamasında olan bu tasarının açmaz ve zorluklarının basit örnekleridir.

Teknolojinin baş döndürücü gelişmesinin, millî devletin kendi toprakları ve vatandaşları üzerindeki temsil, hükmetme ve onlar adına irade sergileme yetkisine getireceği sınırlamalar da özünde “sınırlı”dır. Örneğin bir devletin sınırları içinde arazi satın alabilmek, mülkiyet edinebilmek veya bir arazi üzerinde bina yapabilmek hâlâ belli kurallara bağlı kalmaya devam edecektir. Tapu ve noter işlemlerinin elektronik ortamda takip edilmesi ya da elektrik, su, telefon, doğalgaz gibi hizmetlerin teknoloji sayesinde daha kolay elde edilebilmesi, devletin düzenleyici rolü ile kontrol edici egemenliğine bir halel getirmemekte, sadece bunların daha hızlı ve etkin gerçekleştirilmesinde destekleyici bir rol oynamaktadır. Sözgelimi, Türkiye’de bir bina kiralayan uluslararası bir şirketin su faturasını nasıl ödeyeceği uluslararası toplumun sorunu değildir, bu ancak, Türkiye Devleti’nin koyduğu kurallar ve yaptığı uygulamalarla değerlendirilebilecek bir konudur.

V-Küresel Güçler: Avrupa Birliği ve ABD

21. yüzyıl küresel imparatorluğunun patronluğuna ve jandarmalığına soyunan ABD,  küresel güç için dört unsur belirlemiştir. Bunlar “ekonomik üstünlük”, “askerî üstünlük”, “teknolojik üstünlük” ve “kültürel üstünlük”tür. Günümüzde bu dört alanda rakipsiz bir konuma gelmek için her yolu mubah sayan ABD, her alanda olduğu gibi kültürel üstünlük alanında da dünyayı hegemonyası altına alma gayretindedir. Bu konuda ilk silah, milli kültürün en önemli öğesi olan dildir. İngilizce, Amerika’nın kültürel üstünlüğünü, küresel imparatorluğun kurumsallaşması yolunda en önemli şans olarak belirtmektedir. Bu yaklaşımına delil olarak da, İngilizcenin dünya dili olmasını, Amerikan filmlerinin dünya film piyasasının dörtte 3’ünü kapsamasını, Amerikan tüketim kültürünün ve markalarının dünya gençliği için çekim ve cazibe merkezine dönüşmesini göstermektedir.

ABD dışında ikinci küresel güç ise Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği teorisyenlerinin bu birliğe keşke “Avrupa Ekonomik Topluluğu” değil de “Avrupa Kültürel Topluluğu” olarak başlamanın daha uygun olacağı şeklindeki yaklaşımları, küreselleşme sürecinin “kültürel üstünlük” ilkesine ne derece değer verdiklerini göstermektedir.

Günümüzde bir yandan Amerika ve İngiltere kültür temelinde milletleşme projesini yürütme ısrarından asla vazgeçmemekte; Fransa, ülkesinden başka, dominyonlarında bile, Fransızcanın geleceği ve korunması konusunda yasalar çıkarmakta, bu dilleri kendilerinin merkezde bulunduğu bir küreselleşme projesinin ilk adımları olarak kullanmaktadırlar.

Batı, kendi kültür anlayışları konusunda bu denli kıskanç ve hassas iken, bizim, millî kültürümüzü kendi elimizle dinamitlemek isteyişimizi anlamak son derece zordur. Avrupa Birliğine üyelik kapsamında devletimize ve milletimize dayatılan uygulama ve sözleşmeler de  ülkemiz için bu tarz tuzak ve dinamitler barındırmaktadır.

Küreselleşme adı altında birçok ülkedeki mahalli dil ve kültürler yok olmaya yüz tutmuş, Türkiye Cumhuriyetinin de üniter ve millî devlet yapısını zedelemek için her türlü gizli ve açık faaliyetlere hız verilmiştir.

Küreselleşme ideologları, bir yandan millî kültürleri küçümseyip, horlayıp, yerlerine “evrensel kültür” adı altında İngiliz Anglosakson orijinli Amerikan kültürü ve dilini ikame etmeye çalışmaktalar; diğer taraftan ise, bu tavırlarıyla taban tabana çelişme pahasına da olsa, yerel kültürleri ve bu yolla mikro milliyetçileri ayartmaya gayret etmektedirler. Bu amansız çelişki, esasen kendileri açısından son derece tutarlıdır. Çünkü her iki halde de, küresel saldırılar karşısındaki en önemli dayanak ve direnme kalesi olan millî kültürler ve millî devlet yapılanmaları hedef alınmakta ve yıpratılmaktadır. Bütün bunlar yapılırken de, insan haklarının dokunulmazlığı, demokratik açılımlar, çok kültürlülük gibi örtüler ve kılıflarla, art niyetler ustalıkla gizlenmektedir.

Gaflet ve dalalete kapılıp, bu tür oyunları görememek suretiyle millî yapıda verilen açıklar ve gedikler, iç ve dış düşmanlarca derhal değerlendirilmektedir. Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin, onca iç ve dış kıskaca rağmen, belini kırıp böcek gibi ezdiği bölücü bir örgütün, çaresiz olarak siyasallaşma çizgisine kaydığı ve bu doğrultuda stratejiler geliştirmeye başladığı hepimizin malumudur. Anılan örgüt kalıntılarının, son günlerde sistemli ve sinsi bir şekilde başlattıkları “Kürtçe eğitim” kampanyasının zamanlaması ve arka planını iyi görmeliyiz.

Kendi okullarında kendi anadilleri dışında konuşulmasına bile yasak getiren küresel Avrupa güçleri ülkemizdeki bölücü hareketleri de demokrasi şemsiyesi altında kışkırtmaya devam ettirmektedir. Bu tür tetikçileri azmettiren hangi güçlerin kişisel çıkar ve beklentilerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit etmek istedikleri ortadadır.

Türkiye, jeopolitik, jeo-stratejik ve sosyo-kültürel özellikleri itibarıyla dünya güç dengesi içerisinde gayet hassas bir noktada bulunmaktadır. Dünyanın herhangi başka bir yerinde gerçekleşen hadiseler çoğu zaman devletlerin dikkatini çekmese de, Türkiye coğrafyasındaki her gelişme bütün dünyayı etkileyecek durumdadır. İşte bunun için dünya güç dengesi üzerinde etkin olmak isteyen bütün devletler, bu coğrafyadaki gelişmeleri kontrol etmek istemektedir. Bu amaçlarına ulaşabilmek için de güçsüz bir Türkiye yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunun için ülkemiz üzerinde kökenleri çok eskilere dayanan siyasi, ideolojik, askeri, psikolojik ve sosyo-kültürel bir takım silahlar kullanılmaktadırlar. Bunların en tehlikelisi ise kültür dezenformasyonu ile bu toprağın çocuklarını bu toprağa, bu millete yabancı hale getirmek, milli hassasiyetlerini, milli reflekslerini kaybettirerek devleti ve milleti üzerinde oynanan oyunlara karşı çıkma azim ve kararlığını kırmaktır.

V- Küreselleşme Karşısında Ülkücü Tavır

Küreselleşme taraftarlarına göre, mal, hizmet, yatırım, finans ve teknoloji hareketleri, sınırların kalktığı bir dünya ortaya çıkarmıştır. Hükümetler, siyasal, toplumsal ve güvenlik rollerini; iş dünyası ile uluslararası örgütler ve hükümet dışı örgütlerle paylaşmaya başlamışlardır. Bazı küreselleşme taraftarları bu süreçte devlet mefhumunun yok olacağından söz etmişlerdir. Buna karşılık bazıları devletin yok olmamakla beraber parçalara bölüneceğini, bir kısım küreselleşmeci ise söz konusu bu parçaların, diğer ülkelerdeki akranları ile işbirliğine giderek, bütün dünyayı meşgul eden terör, örgütlü suçlar, çevre kirliliği, kara para aklama gibi suç türlerine karşı mücadelede işbirliğine gideceklerini öngörmektedir.[37]

Küreselleşmenin “yüksek insani değerler”e hizmet etmeye yönelik hedefleri bunlarla da bitmez. Milli devlet ve milli kültürleri aşan bir dünya toplumu oluşturulacak, “yerel” ve “milli” olan her şey, küresel olana tabi olacaktır. Devlet, vatandaşına istediği gibi muamele edemeyecek, herkesi ilgilendiren bu konu küresel bir denetime tabi olacaktır.

Devletlerin kendi hakları ve kaynakları da kalmamıştır. Küreselleşme, bazı uluslararası normları ve ahlâk standartlarını doğuracak, bunlar ortaklaşa tanınacak ve bu suretle silahlanma, savunma, güvenlik gibi sorunlar çözülecek ve insanlığın diğer ortak problemlerine ortak çözümler üretilecektir. Görüldüğü gibi küreselleşme taraftarlarının, küresel güçlerin “yüksek insani değerler”e hizmet amacı taşıyan düşünceleri, öngörüleri bitmek tükenmek bilmiyor.

Küreselleşenin eski mahalle dükkânlarının duvarlarında yazan “Her şey bulunur, derde devadan gayrı” cümlesiyle özetleyebileceğimiz bu söylemlerini, bütün dünya asırlardır dinliyor. Asırlardır, Dünyayı tek merkezli bir küresel imparatorluğa dönüştürme projesine yönelen, küresel imparatorluğun jandarmalığına, patronluğuna soyunan batılı güçlerin insanlık, medeniyet, teknoloji, güvenlik ve demokrasi götürmek amacıyla el sürdüğü hiçbir coğrafyada kan ve gözyaşı dinmiş değildir.

Küreselleşme olgusu kuvveden fiile çıkmış, artık bir vakıa haline gelmiştir. Teorik olarak insanlığın ulaştığı medeni ve teknolojik seviyenin bir ürünü olarak algılanmalıdır. Ancak bütün bunlar, uygulama itibarıyla küreselleşmenin, tarihte birçok örneğine rastladığımız emperyalist politikaların yenidünya düzenine uydurulmuş bir şekli olduğu gerçeğine gözlerimizi kapatmamızı gerektirmez.

Küreselleşmenin özellikle milli kültürleri tahrip etme konusunda yürüttüğü politikalar, günümüzde açık bir şekilde anlaşılmıştır. Küreselleşme, önündeki en büyük engel olarak milli kültür ve milli devletleri görmekte ve bunlara karşı açık veya gizli yollarla yürüttüğü türlü politikalarla milli kültürleri, milli refleksleri ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Zira kültürüne yabancılaşmış milletlerin, kendilerine yönelecek işgal ve saldırılara karşı direnç gösteremedikleri, hatta milli kültür tahrifatı neticesinde yabancılaştıkları devlet ve milletlerini, türlü yalanlara kanarak işgalcilere bizzat kendilerinin teslim ettiği birçok tarihi vakayla sabittir.

Milliyetçi Hareketin Lideri Dr. Devlet Bahçeli de bu konuya dikkat çekerek “küreselleşmenin milli kültür ve hassasiyet konusunda meydana getirdiği yıkımın artarak devam ettiğini, Türk ülkücülerinin bu konuda her zamankinden daha duyarlı olmaları gerektiğini” vurgulamıştır. Bu noktada Türk ülkücülerine düşen, manzarayı doğru değerlendirmek ve çözüm yollarını tespit ederek vakit kaybetmeden, korkmadan ve yılmadan mücadele etmektir.

Türk devletini yönetmeye memur edileceklerin kanlarındaki ve vicdanlarındaki cevher-i aslîyi daha bir özenle değerlendirmek, millî birlik ve bütünlüğümüzü, üzerinde titrenilecek temel ilke ve değerler olarak görmek bizler için millî bir ödev olmalıdır.

Bu konuda Türkiye’nin en büyük ümidi ve gücü Türk ülkücüleridir. Ülkücü gençliğin davalara sahip çıkması, hal, hareket ve düşünceleriyle küreselleşmenin Türklük aleyhine giriştiği gizli veya açık politikalarına, kavram kargaşasına, manipülasyonlara kapılmadan dikkatli olması ve topyekûn bir ülkücü duruşu dosta düşmana göstermesi gerekmektedir.

Bu konuda Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları’nın çizgisi esastır. Bu kurumların milli davalara yaklaşımına kesin destek verilmeli, lider ve teşkilat tartışmalarının, muhalif hareketlerin küresel güçlere hizmet edeceği unutulmamalıdır.

Başbuğumuzun dediği gibi:

“Ben sizleri kolay bir başarı vaat etmiyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda  karşımıza menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engeller  çıkacaktır. Bu çetin yola dayanabilecekler bizimle gelsin. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar. Gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar.”

Dipnotlar

1] Taşkın Takış, “Fantastik Bir Festival: Küreselleşme”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002., s.5-6.

[2] Fikret Çelik, “Küreselleşme Karşısında Ulus-Devletin Geleceği”, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Dergisi, Şubat Sayı. 32, Şubat 2006,  s.43.

[3] Konu hakkındaki görüşeler hakkında ayrıntılı bilgi ve değerlendirmeler için bkz., Paul Hirst–Grahame Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Çev. Ç. Erdem-E. Yücel, Ankara 1998.; Mehmet Dikici, İnsanlığa Dayatılan Küreselleşme, ATO Yay., Ankara 2004.Hatice Nur Erkızan, “Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine”, Doğu Batı, Sayı.18, 2002, s.68 vd.; Serhat Gürlek, “Küreselleşme ve Milli Devletin Geleceği Bağlamında Türk Milliyetçiliğini Yeniden Düşünmek”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım-Aralık 2001), s.27 vd.

[4] Gürlek, a.g.m., s.27.

[5] İletişim ve ekonomik faaliyetlerin “küreselleşmesi” hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.; Armand Mattelart, İletişimin Dünyasallaşması, Çev.H. Yücel, İletişim Yay., İstanbul 2001; Dani Rodrik, Yeni Küresel Ekonomi ve Gelişmekte Olan Ülkeler, Çev. S.Gül, Sabah Kitapevi, İstanbul 1998.; Ali Alp, Finansın Uluslararasılaşması, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2000.; Paul Hirst–Grahame Thompson, “Küreselleşme ve Milli Devletin Geleceği”, Çev. A. Selçuk Can,  Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001), s.137 vd.

[6] Esat Öz, “Küreselleşme, Demokrasi ve Milli Devlet: Yeni Çağda Milliyetçi Bakış Açısının Anlamı ve Gerekliliği Üzerine”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001), s.16.; Dikici, a.g.m., s.123-124.

[7] Nevzat Kösoğlu, “Küreselleşme ve Milli Hayat”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5, (Kasım Aralık 2001), s.97.

[8] Cem Somel, “Az Gelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002.

[9] Gürlek, a.g.m., s.27-30.

[10] Dikici, a.g.e., s.52 vd.

[11] Oryantalizm, Avrupalıların Doğu’ya hakim olmak, Doğu’yu yeniden kurmak ve bu bölgenin amiri olmak için geliştirdikleri bir kurumdur. Yani, Hıristiyan Batı’nın Müslüman Doğu’yu siyasi, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel ve estetik bakımdan yönetmesi demektir. Bu bakımdan Doğu ile Batı arasındaki ilişkilerinin ve günümüz politikalarının anlaşılması konusunda oryantalizm, anahtar bir kavramdır. Ayrıntılı bilgi için bkz., Edward Said, Oryantalizm, Sömürgeciliğin Keşif Kolu, Çev. N. Uzel, İstanbul 1995.

[12] Değerlendirme için bkz., E. Fuat Keyman, “Kapitalizm-Oryantalizm Ekseninde Küreselleşmeyi Anlamak”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002.

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz., Henri Sea, Modern Kapitalizmin Doğuşu, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul 1971.

[14] Cemil Meriç, Kırk Ambar, İstanbul 1980, s.289.

[15] Oral Sander, Siyasi Tarih (İlkçağlardan 1918’e), Ankara, 1995, s.152 vd.

[16] Klasik sömürgecilik anlayışı için b.k.z., Bayram Kodaman, “Osmanlı Siyasi Tarihi (1876-1920)”, DGBİT, XII, s.25

[17] Sömürge ve sömürgecilik kelimelerinin kullanışı ve manasıyla ilgili olarak 1956’da yayımlanan İktisadi İlimler Sözlüğü’ne göre koloniyalizm (sömürgecilik ya da emperyalizm) kelimesinin kökünü tayin etmek güçtür. Sistematik olarak kullanışı koloniyal yayılma politikalarının muarızları arasında ve bilhassa XIX. asrın ikinci yarısındaki sosyalistlerde rastlanmaktadır. Marx kelimeyi eseri Kapital’de birçok kez kullanmıştır. Ona göre koloniyalizm Avrupa ekonomisinin gelişmesinde kapitalizm öncesi döneme has bir vakıadır. Koloniyalizm denilince kastedilen genellikle farklı milletlere mensup sosyal guruplar arasındaki münasebetlerdir. Yani yabancı bir azınlığın yerli bir çoğunluğa empoze ettiği hakimiyettir. Bu yabancı azınlık gerek soy gerekse kültür bakımından farklıdır. Bunlar üstünlüklerini bir kural olarak dayatırlar. Yerli çoğunluk iktisaden geridir. Koloniyalizmin etkisi farklı alanlarda yoğunlaştığına göre çeşit çeşit koloniyalizmden bahsedilebilir. İktisadî koloniyalizm, kültür koloniyalizmi, hatta dinî koloniyalizm. Bütün siyasi yapılar aynı ölçüde yayılmacı değildir. Gücün verdiği saygınlık pratikte başka bir topluluk üstünde siyasal iktidar kurmanın şan ve şerefi demektir. Her zaman ilhak etme ve egemenlik altına alma biçiminde olmasa da gücün genişlemesi demektir. Büyük siyasi topluluklar bu tür saygınlık iddialarının doğal yandaşlarıdır. Bütün siyasi yapılar tabii olarak güçlü komşulara değil, zayıf komşulara sahip olmayı yeğlerler. Güce dayalı saygınlık iddiası taşıyan siyasi topluluklara Büyük Devletler denmektedir. İşte bu büyük devletler geniş bir yörünge içindeki siyasi ve iktisadi süreçler içerisinde çıkar ve hak iddiasındadırlar. Max Weber, Sosyoloji Yazıları, İstanbul 1993, s.155-157.

[18] Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, İstanbul, 1994, s.196

[19] Kissenger emperyalizmin temel felsefesini şöyle açıklıyor. “Ortaçağ Avrupa’sında Roma İmparatorluğunun ve Katolik Kilisesi’nin dünya görüşleri birleştirilerek bir dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmış, “Dünya, göklerin bir yansıması gibi düşünülmüştür. Buna göre Tek bir Tanrının “cennette” egemen olması gibi, bir imparator “laik bir dünyaya” ve bir Papa da “Evrensel Kiliseye” egemen olmalıdır.” Henry Kissenger, Diplomasi, (Çev: İbrahim H.Kurt), Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1998, s.41.

[20] Mustafa Yılmaz, “Osmanlı Yenileşmesi”, (Editör: M. Derviş Kılınçkaya), Atatürk ve Cumhuriyet Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara 1998,, s.22-23.

[21] Çelik, a.g.m.,  s.43.

[22] Gürlek, a.g.m., s.27-30

[23] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İstanbul 1986, s.9.

[24] Meriç, aynı yer.

[25] Kültürün tanımları, kültür medeniyet farkı ve tartışmalar için bkz., Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1994.; YılmazÖzakpınar, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, İstanbul, 1999.; Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, İstanbul, 1970.; T. S.Eliot, Kültür Üzerine Düşünceler, Çeviren: S.Kantarcıoğlu, Ankara, 1981.

[26] Milli kültür kavramı için bkz., Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1986; Aynı yazar, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul 1986.; Orhan Türkdoğan, Milli Kültür, Modernleşme ve İslam, İstanbul 1983; Nevzat Köseoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, İstanbul 1992.

[27] Turhan, a.g.e., s.40.

[28] Ernest Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, Çev: Simten Coşar-Saltuk Özertürk-Malan Soyank, İstanbul, 1998, s.93.

[29] Edward Said, “Emperyal Bakış Açıları”, el-Ahram, Çev. Ali Özgür Adana, 24 Temmuz 2004.

[30] Sözgelimi expresso kahvesi içen pek çok dünyalı, onu farklı tat arayışının nes­nesi olarak değerlendirmekte, bu kahve­nin çıkış bölgesinde sözkonusu kahvenin ifâde ettiği muhtemel derin anlamı es geç­mekte ve dolayısıyla sâdece bir dil lezze­tiyle iktifa etmek zorunda kalmaktadır. Bir Türk için çayın anlamı, çoğunlukla hara­retli ve muhabbet dolu sohbetlerin katığı olmak iken, bir İngiliz için saat 5’te aristokratik ritüeller eşliğinde yerine getirilen me­rasimin vazgeçilmez bir parçası olmak an­lamını taşır. Oysa expresso kahvesi hem İngiliz ve hem de Türk insanı için benzer bir özel anlama sahip değildir. Bir yerel kahvenin dünyanın her yerinde içiliyor olması, ona evrensel bir boyut katmamakta ve onu zenginleştirmemektedir. Kendi za­manından ve mekânından koparılarak tü­ketime sunulan nesnelerin küreselleştirildiği doğrudur. Ama onların anlamlarını muhafaza edebildiklerini ve küresel kültü­re bir zenginlik kazandırdıklarını söylemek mümkün değildir. Gürlek, a.g.m., s.32; ayrıca bkz. İvan İllich, Tüketim Köleliği, İstanbul 1990.

[31] Gürlek, a.g.m., s.33.

[32] Çelik, a.g.m., s.44.

[33] Devlet Bahçeli, Yeni Çağa Bakış: Eleştiriler, Tespitler ve Öneriler, Ankara 2000, s.7-10.; Muharrem İskenderoğlu, “Küreselleşme, Ulus-Devletin Geleceği ve Türkiye”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001), s.192.

[34] Gürlek, a.g.m., s.34.; daha fazla bilgi için bkz., Erol Manisalı, Yirmi Birinci Yüzyılda Küresel Kıskaç-Küreselleşme, Ulus Devlet ve Türkiye, İstanbul 2001.

[35] Devlet ve hakimiyet konusu için bkz.; Ali Fuad Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, C.I, İstanbul, 1960, s.130.; Hüseyin Nail Kubalı,Devlet Ana Hukuku, İstanbul, 1950,  s.129  vd.; Recai Galip Okandan, Umumî Amme Hukukumuzun Ana Hatları, İstanbul, 1948.; Coşkun Üçok-Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, Ankara, 1991, s.167

[36] İskenderoğlu, a.g.m., s.196

[37] Bu iddiaların reddi ve değerlendirilmesi için bkz., Özcan Yeniçeri, “Küreselleşme ve Entelektüel Terörizm, 2023 Dergisi, Sayı.6 (Ekim 2001), 34 vd.; Dikici, a..g.e., s.259 vd.

Bibliyografya

Alp, Ali, Finansın Uluslararasılaşması, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2000.

Ateş, Toktamış, Siyasal Tarih, İstanbul, 1994.

Bahçeli, Devlet, Yeni Çağa Bakış: Eleştiriler, Tespitler ve Öneriler, Ankara 2000

Başgil, Ali Fuad, Esas Teşkilât Hukuku, C.I, İstanbul, 1960

Çelik, Fikret, “Küreselleşme Karşısında Ulus-Devletin Geleceği”, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Dergisi, Şubat Sayı. 32, Şubat 2006.

Dikici, Mehmet, İnsanlığa Dayatılan Küreselleşme, ATO Yay., Ankara 2004.

Eliot, T. S., Kültür Üzerine Düşünceler, Çeviren: S.Kantarcıoğlu, Ankara, 1981.

Erkızan, Hatice Nur, “Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine”, Doğu Batı, Sayı.18, 2002.

Gellner, Ernest, Milliyetçiliğe Bakmak, Çev: Simten Coşar-Saltuk Özertürk-Malan Soyank, İstanbul, 1998.

Güngör, Erol, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul 1986.

Güngör, Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1986.

Gürlek, Serhat, “Küreselleşme ve Milli Devletin Geleceği Bağlamında Türk Milliyetçiliğini Yeniden Düşünmek”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım-Aralık 2001).

Hirst, Paul–Grahame Thompson,  “Küreselleşme ve Milli Devletin Geleceği”, Çev. A. Selçuk Can,  Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001).

Hirst, Paul–Grahame Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Çev. Ç. Erdem-E. Yücel, Ankara 1998.

Illich, İvan, Tüketim Köleliği, İstanbul 1990.

İskenderoğlu, Muharrem, “Küreselleşme, Ulus-Devletin Geleceği ve Türkiye”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001).

Keyman, E. Fuat, “Kapitalizm-Oryantalizm Ekseninde Küreselleşmeyi Anlamak”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002.

Kissenger, Henry, Diplomasi, Çev: İbrahim H.Kurt, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1998.

Kodaman, Bayram, “Osmanlı Siyasi Tarihi (1876-1920)”, DGBİT, XII, s.25.

Kösoğlu,  Nevzat, Milli Kültür ve Kimlik, İstanbul 1992.

Kösoğlu, Nevzat, “Küreselleşme ve Milli Hayat”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5, (Kasım Aralık 2001).

Kubalı, Hüseyin Nail, Devlet Ana Hukuku, İstanbul, 1950.

Manisalı, Erol, Yirmi Birinci Yüzyılda Küresel Kıskaç-Küreselleşme, Ulus Devlet ve Türkiye, İstanbul 2001.

Mattelart, Armand, İletişimin Dünyasallaşması, Çev.H. Yücel, İletişim Yay., İstanbul 2001.

Milliyetçi Hareket Partisi Programı, Ankara 2000.

Meriç, Cemil, Kırk Ambar, İstanbul 1980.

Meriç, Cemil, Kültürden İrfana, İstanbul 1986.

Okandan, Recai Galip, Umumî Amme Hukukumuzun Ana Hatları, İstanbul, 1948.

Öz, Esat, “Küreselleşme, Demokrasi ve Milli Devlet: Yeni Çağda Milliyetçi Bakış Açısının Anlamı ve Gerekliliği Üzerine”, Türkiye ve Siyaset, Sayı 5 (Kasım Aralık 2001).

Özakpınar, Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, İstanbul, 1999.

Rodrik, Dani, Yeni Küresel Ekonomi ve Gelişmekte Olan Ülkeler, Çev. S.Gül, Sabah Kitapevi, İstanbul 1998.

Said, Edward, “Emperyal Bakış Açıları”, el-Ahram, Çev. Ali Özgür Adana, 24 Temmuz 2004.

Said, Edward, Oryantalizm, Sömürgeciliğin Keşif Kolu, Çev. N. Uzel, İstanbul 1995.

Sander, Oral, Siyasi Tarih (İlkçağlardan 1918’e), Ankara 1995.

Sea, Henri, Modern Kapitalizmin Doğuşu, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul 1971.

Somel, Cem, “Az Gelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002.

Takış, Taşkın, “Fantastik Bir Festival: Küreselleşme”, Doğu Batı, Sayı 18, 2002.

Turhan, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1994.

Türkdoğan, Orhan, Milli Kültür, Modernleşme ve İslam, İstanbul 1983.

Üçok, Coşkun-Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, Ankara, 1991.

Weber, Max, Sosyoloji Yazıları, İstanbul 1993.

Yeniçeri, Özcan, “Küreselleşme ve Entelektüel Terörizm, 2023 Dergisi, Sayı.6 (Ekim 2001).

Yılmaz, Mustafa, “Osmanlı Yenileşmesi”, (Editör: M. Derviş Kılınçkaya), Atatürk ve Cumhuriyet Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara 1998.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz