Son Dakika
20 Kasım 2017 Pazartesi

“İnsan olmanın mevsimi geldi”

Mutasavvıf M. Fatih Çıtlak, “İbadet kişiyi ulvi alemlere bağlar. Ramazan insanın insanla terbiyesidir ve içimizdeki insanı ortaya çıkartır” diyor

09 Temmuz 2013 Salı, 12:03

Bugün ramazan ayının ilk günü. “11 ayın sultanı” olarak anılan ay birçok bekleyeninin muradı oldu. Mahya yazıları, sahuru, iftarıyla her sene olduğu gibi yeniden bir aylık bir nefis terbiyesi dönemi başladı. Ramazanın ne olduğunu, nefsi ve biraz da tasavvufu, özel radyo ve televizyonlarda tasavvuf ve İslam tarihi üzerine uzun senelerdir programlar yapmakta olan Mehmet Fatih Çıtlak, Taraf Gazetesi’nden Suzan Demir’e röportaj verdi

İnsan yeryüzüne düşer

İnsan yeryüzüne düşer fakat göğe yükselmek için Ramazan, insanın kendini tuttuğunda neler olabileceğini görmesidir. Ramazanı bir insan olma mevsimi olarak düşünebiliriz. İnsan nefis sahibidir, melekte nefis yoktur, hayvanda nefis vardır, akıl yoktur, şeytanda hem akıl hem de nefis vardır. Dolayısıyla insan kendini ve nefsini terbiyeye aldığı zaman meleklerden de üstün bir safhaya erişir. İnsan doğuşuyla birlikte bir miraca başlar, yükselişe geçer. İnsan yeryüzüne düşer fakat göğe yükselmek için. İbadet insanı ulvi alemlere bağlar. Dünya insan için bir sıçrama noktasıdır. Nefis de onun için bir binektir.

 

Evrende her şeyin dengesi vardır

Allah, Rabbülalemin’dir. Yerin belli bir çekim gücü vardır. Suyun belli bir kaldırma kuvveti vardır, güneşin ve ayın sistemi de böyledir. Her şeyin bir dengesi vardır. Ve bu Allah’ın takdirindedir. Böyle bir alemde, kurdun kuşun bile nizam ve terbiyede olduğu hususunu Allah beyan eder. “Rabbülalemin” olduğunu beyan ettikten sonra bütün alemleri terbiyesi ve nizam içerisinde yaşatan, devridaim ettiren Allah, insanın terbiyesini yine insana verir. O sebepten peygamberler gelmiştir. Ve insanın insanla etkileşime geçmesi murad edilmiştir. Ramazan insanın insanla terbiyesidir. İlk başta insanın kendi içindeki insanla terbiyesidir. Bizim içimizdeki insanı ortaya çıkartır.

Niyet, kişinin kalbindeki kayıttır

İnsan açlık terbiyesini kabul ederek açlıkla hareketlerini kısıtlar ve “Her istediğim yere bakamam, her istediğim şeyi rahatlıkla işitemem çünkü oruç denilen bir ibadet var. Benim bununla sıçrayışımı yapmam lazım” der. Bu sadece aç kalmak değil, harama bakmamak, dedikodu yapmamaktır. Kendisine gündelik hayatında hayat standardı gibi gelen, yemek-içmekle beraber kendi eğitimini unutturan şeylerden bir müddet alınıp “Esas işin neydi? Ne yapıyorsun?” denilerek bir alan açılmasıdır. Adetle ibadet de birbirinden çok farklıdır. Bu ikisini ayıran şey niyettir. Niyet, kişinin kalbindeki metafizik âlemle alakalı kayıttır.

Eski günleri nasıl anıyorsun

Merasimleri olmayan toplumlar, kendi güzelliklerini daha sonraki toplumlara, halklara ve sonrasına intikal ettiremezler. Ve dünya sahnesinden silinirler. İbadet olsun, inanç olsun, tarih olsun bunlardan, değer haline gelmiş ne varsa, bizi biz yapan, bunların bir şekilde örfî bir tarafı olmalı ki halkın her kesimine nüfuz etsin ve herkes bundan istifade edebilsin. Fakat örfler ve adetler, dinin esas ruhunu kaçıracak bir noktaya geldiyse “Nerede o eski ramazanlar” sözü de beyhudedir “şimdiki ramazanlar” sözü de. Kişi eğer eski günleri, o ramazanlarda mahallede aç insan kalmadığını hatırlayarak özlemle anıyorsa işte bu sünnettir. Ramazan hem yatay olarak bir genişlemeyi hem de dikey olarak bireylerin derinleşmesini sağlar.

Tasavvuf insanın mânâ ile dönüşmesi, aşkla yoğrulması

Kilisedeki ilahileri dinlerken İslam’daki ilahilerin makamlarına ne kadar benzediklerini fark edersiniz. Bu halde “Müslümanlıkla Hıristiyanlık birbirine mi benzeşti ya da aslında aynı şey mi” diye bir soru sorulduğunda bunun cevabı “Pekâlâ benziyordur” olabilir. Neden? Çünkü Hz. İsa Müslüman’dı. Bundan daha tabii bir şey olamaz. Şöyle ki hakikate dair bazı benzerliklerin olması çok muhtemel. Bunun gibi mistik, insan ve ruh terbiyesinde olan ilimlerin veya ekollerin birbirlerine benzerlik taşımasından daha normal bir şey olamaz. Fakat tasavvuf; muhteviyatı, müfredatı, dersleri, bütün nizamı ve nefis dereceleri belli olan bir kurumdur. Biz atadan, dededen ve bir de birkaç kişinin yazmış olduğu kitapla tasavvuf ve İslam’ı öğrenen toplumlar olduğumuz için çeşitli akımlara benzetebiliriz. Şu kadar benzerlik vardır: Farenin rengi gridir, filin de rengi gridir. Bunların ikisini aynı kabul eden bir insan Hint felsefesiyle tasavvufu aynı görebilir. O bakış açısıyla bu normaldir. Fakat detayına baktığınızda o kadar basit birbirinden ayrılan noktalar var ki… Misal Hint felsefesinde Tanrı’da yok oluş vardır ama tasavvufta Tanrı’da yok oluş mertebesi son nokta değildir. Bunun üzerine üç makam daha vardır. Hz. Mevlana’yı bile anlatamayacak durumdayız çünkü kürsümüz yok. Dünya üzerine 30’dan fazla Mevlana kürsüsü var. Durum bu vahamette, dolayısıyla taklidin taklidi olduğumuz için benzetilmesi normal. İnsanın mana ile dönüşmesi ve aşkla yoğrulmasına tasavvuf denir. Bu anlattıklarım bana ait şahsi görüşlerim değil. Zaten dinle ilgili “bana göre” diye başlayan her yorum yanlış bir yorumdur. Çünkü din sana bana göre olan bir yorum değildir.

Bu sözlerin altına imzamı atarım

DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “Gösterişli iftar programlarından kaçının. Sınıf ve itibar esasına dayalı ihtişam davetleri ramazanı yanlış bir şekilde bir tür eğlence, karnaval ve festival havasında gösteriyor. İftar çadırları gösteriş aracına dönüşüyor” sözlerine imzamı atarım. Çünkü Mehmet Görmez bey, senelerdir bizim infialimiz olan hadiseyi çok net, dürüst ve özgür bir biçimde özlediğimiz bir tarzda dile getirdi. Doğru, çünkü bu çok vahim bir durum. 100 fakiri doyurmanız sizin 50 zengine ithaf ettiğiniz bir iftarı meşru kılmaz. Bu “Ben 100 hastayı ameliyatla dirilttim, bir hastayı öldürebilirim” diyen bir doktorun davranışından farksızdır.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz