Son Dakika
22 Eylül 2017 Cuma

3 Mayıs 1944’de ne olmuştu?

02 Mayıs 2013 Perşembe, 22:25

I. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımı, sefaleti ve acıları aynı demlikte harmanlayan Türk Milleti’nin, harple birlikte ve harp sonrasında verdiği cihâna değer mücadele ile  Bağımsızlık Savaşı kazanıldı. Can havliyle kurtarılan Anadolu’da yenilmişliğin, yokluğun ve yılgınlığın sebep olduğu, kurulan Genç Cumhuriyetin ‘emperyal’ yahut ‘irredantist’ sinirlerinin alınması hali; yani dönemsel bir mecburiyet olan “Yurtta sulh cihanda sulh” şiarı yanlış bir şekilde kökleşip, ana akım dış politik perspektif haline geldi. Buna karşın, zamanın kalbi vatanla ve vatan dışındaki soydaşlarla çarpan Pantürkist-Turancı elitlerinin ruhi genlerinden, tarih felsefesinden ve büyük jeopolitik fikirlerinden neşet eden  ‘büyük devlet’ ve ‘büyük millet olmak’ şuuru; ilerleyen zamanlarda kendisini kabına sığmaz, infilak etmeye hazır ve oldukça coşkun bir hissiyatın dışavurumu şeklinde göstermiştir.

Kuzeydeki Sovyet gücünün ve tehdidinin tetiklediği, Pantürkçü ve Turancıların bertaraf edilmesi operasyonlarıyla birlikte Türk Ocağı’nın kapatılıp yerine Halkevlerinin ikame ettirilmesi, Orhun, Ergenekon, Bozkurt, Tanrıdağ gibi Milliyetçi-Türkçü dergi ve yayınların kısıtlanması ve bunları çıkaranların baskı altına alınması gibi otokrat devlet refleksleri, bu elitlerin kabaran duygularını dışarı çıkarmak için yetmişte artmıştır. Türk Tarih Kongresindeki Reşit Galip bıçkısıyla zaten iyiden iyiye sistem muhalifi olarak arzı endam etmeye başlayan bu aydınlara yönelik operasyonlar, Hüseyin Nihal Atsız’ın 20 Şubat ve 21 Mart 1944 tarihlerinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı meşhur açık mektupları neticesinde yeniden alevlenmiş ve bunun sonucunda Orhun Dergisi kapatıldı. Derginin kapatılmasını ve Atsız gibi aydınların ihtarlarına kulak tıkayan yöneticilerin komünist faaliyetlerine karşı ılımlı tavrını protesto etmek amacıyla; sıkıyönetim uygulamalarına rağmen İstanbul ve Ankara’da düzenlenen, Türkçü ve Turancıların katıldığı büyük sivil ve demokratik eylemlerde komünizmin ve iktidarın gür bir sesle eleştirisi yapılmıştır. 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayışı”‘ neredeyse bardağı taşıran son damla oldu.  Bu eylemlerde; komünistlerin Türk bürokrasisine ve eğitim sistemine sızdıkları belirtiliyor, buna karşı önlemlerin vakit kaybetmeden  alınması, Orta Asya’daki ve dünyanın çeşitli yerlerindeki Türkî halklara karşı politikalar üretilmesi, Türk Düşmanı Sovyetlere karşı ise açık bir cephe alınması  – bunda Sovyetlerin geleceğindeki belirsizliklerin de etkisi vardır-  çağrıları yapılıyordu. Bu gösterilerden 6 gün sonra başlayan tutuklamalarda; Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Necdet Sançar, Peyami Safa, Hikmet Tanyu, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu gibi 30’dan fazla Pantürkçü-Turancı tutuklanıyor ve şimdilerde çok moda olan bir uygulamayla –Ergenekon ve Balyoz Operasyonlarındaki gibi- ispatı olmayan akıl-mantık ve gerçek dışı iddiaların isnad edilmesi sağlanıyor ve neticesinde kişilere göre değişen şekillerde tabutluklarda işkencelere maruz kalıyorlardı.

 

Tüm bu yaşananlarla birlikte ülkedeki anti-milliyetçi rüzgârlar iyice ivme kazanmış ve Cumhuriyet Halk Partisi ve yandaşları olan iktidar elitlerince anti-milliyetçi söylem ve kampanyalar artırılmıştır. Kurtuluş savaşımızın efsane komutanlarından İsmeti İnönü gösterilerden 16 gün sonra Ankara Stadyumunda “Türkiye’nin bir milli ve milliyetçi fikirlere sahip devlet olduğunu, hâlbuki Pantürkçülüğün ve Turancılığın Türkiye’nin ortadan kalkmasına neden olacak tasarıları barındıran bir görüş olduğu ve Turancıların bu çerçevede gizli dernekler oluşturarak yıkıcı faaliyetlere bulaştıkları suçlamalarını söylemiştir.” 

 

‘Turancılık ve Pantürkçülük suçlarını’ işleyen gözü kara münevverlerin bir kısmı dayanılmaz işkenceler sonunda bir kısmı da işkence görmeden serbest bırakılmıştır. 1947 yılına kadar süren bu dava da mahkeme sona erecek ve Pantürkçülüğün ve Turancılığın bir ‘suç teşkil etmediği’ kabul edilecekti. Bu sonucun ardından şu yargıya varmak oldukça makul bir seçenek olarak karşımızda durmaktadır:

İkinci Cihan harbinin öncesinde ve sonrasında denge siyaseti izlemek uğruna içerideki ‘ayak bağları’ kontrol altına alınmış, dizginlenmiş ve konjonktürün gerektirdiği tarafsızlık politikasının uygulanması sağlanmıştır. Konjonktürün dayattıkları ihmal edildiği zaman, Türkçülerin ve Turancıların çektikleri eziyetlerin ve haksızlıkların müsebbibi olarak karşımıza bu sefer, hiçbir ideolojik zemini olmayan uydurma bir ‘Atatürk Milliyetçiliği’ söylemi çıkar ki; bu söyleme sahip olan zihniyetin, Atatürk’ün Türkçülüğü ve Milliyetçiliği ile zerre kadar alakasının olmadığı tarihsel realiteler karşısında çırılçıplak bir vaziyette kendisini göstermektedir. Bu durumdan çıkarsanan bir gerçeklik vardır ki; o da her dönemde Milliyetçi perspektiften hareket eden onurlu insanların bu ülke de hakir görüldüğü gerçeği olup, ‘özvatanda parya’ olmaklık gibi bir garip haldir. O idealist insanların işaret ettikleri gerçeklik, 90’lı yılların başında S.S.C.B’nin dağılmasıyla kendisini gösterirken, onlar ve onlar gibi kaypaklığı şiar edinmiş aydın görünümlüler bu durumu öngöremediklerini beyan edeceklerdi. Bu olay ise, o insanların mücadelesini verdikleri ideallerin ne derece reel temellere dayandığını tüm dünyaya göstermiştir.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz