Son Dakika
26 Eylül 2017 Salı

BOP’un Irak Aktörleri ve Türkiye

16 Şubat 2013 Cumartesi, 17:54

Bu yazımızda, Türkiye’deki terörizmin, Irak’taki bir takım çevrelerin ve başta kuzeydeki yapılanmalarla olan karmaşık ilişkileri üzerinde duracağız.

 

Gündeme ilişkin öne çıkan açıklamalar ve gelinen noktada ülkemizdeki terörün siyasallaşan yapısıyla benzer özellikler taşıyan, Irak’ın kuzeyindeki yapılanmayı tartışacak, I. ve II. Körfez savaşlarının ülkemizdeki terörü nasıl tırmandırdığını izah edip, Büyük Ortadoğu Projesi hakkında yorumlarda bulunacağız.

 

Türkiye’deki Terör Eylemleri ve Irak İlişkisi

 

Bilindiği üzere Türkiye’de uzun yıllardır süre gelen bölücü terör eylemleri süreklilik halini almıştır. Ardından gelen siyasallaşma süreci de önemli bir dönüm noktası olarak ifade edilebilir. Bu dönüm noktasının Türkiye’nin aleyhine birçok çabalarda bulunması da açık bir şekilde görülmektedir.

 

Körfez Savaşı’nda BM güçlerinin, Saddam Hüseyin liderliğindeki yaptığı Irak’a yaptığı müdahale ve ardından gelen süreç Irak’taki üniter yapının sarsıntıya uğramasına yol açmıştır. Daha doğru ifadeyle federal bir yapı halini almasına neden olmuştur. Bu durum resmi olarak kabul edilmese de, Irak’ın kuzey bölgesindeki farklı bir güç otoritesi varlığını açık bir şekilde görülmüştür.

 

5 Nisan 1991’de, BM’nin 688 sayılı kararı çerçevesinde “Huzur Operasyonu” başlatıldı. Bu kararla birlikte, Irak-Türk sınırı boyunca yığılmış olan binlerce insanın can güvenliğinin sağlanması, insani yardımın tedarik edilmesini ve meydana gelebilecek herhangi bir Irak Ordusu’nun saldırısından korunmalarını garanti altına alıyordu. Bu kapsamda 36.paralelin kuzeyinde bir güvenlik bölgesi oluşturuldu. [1]Koalisyon kara birliklerinin Irak’ın kuzeyinden ve Türkiye’den çekilmelerinden sonra, Irak Hava Kuvvetleri’nin 36.paralelin kuzeyindeki “uçuşa kapalı bölge”ye girmesini önleme görevini yerine getirmeyi devam ettirmek üzere bir koalisyon hava kuvvetleri grubu, Türkiye’deki İncirlik NATO üssüne bırakıldı. TBMM, adı ve yapısı değiştirilen bu kuvvet için izni, “Çekiç Güç Operasyonu” adı altında ve 1996 yılına kadar olmak üzere altı aylık bir temelde yeniledi. Bu süreçte Türk siyasetçileri, “Çekiç Güç Operasyonu”nu eleştirmeyi sürdürdü ve Türk halkının da, Amerika’nın bu operasyonun bir parçası olan Amerikan askerleri aracılığı ile PKK’ya askeri destek sağladığı yönünde kuşkuları vardı.

 

I.Körfez Savaşı’nda ABD baskılarıyla Irak’ta 36 Paralel olarak ifade dilen bölge tarafsız ilan edilmiş ve Irak’ın kuzeyinde bugünkü yapının oluşmasına zemin hazırlanmıştır. Zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Irak’ın kuzeyindeki bu yapılanmayı desteklemesi ve ardından gelen süreçte Talabani-Barzani ikilisine kırmızı pasaport vermesi ise son derece düşündürücüdür. Tüm bu gelişmeler ışığında Irak’ın kuzeyinde merkezi yönetimden ayrı bir otorite doğmuş ve bu otoritenin yürütücüleri olarak da Talabani-Barzani ikilisi seçilmiştir. Zaman içinde bu yapı medyamız tarafından da meşrulaştırılmış ve Irak’tan ayrı bir bölge haline getirilerek ‘Kuzey Irak’ tanımlaması yapılmıştır.

 

Tüm bu süreçler esnasında Türkiye, terör eylemleri karşısında zor günler geçirmiş ve terörün en yoğun olarak görüldüğü dönemlere şahitlik etmiştir. Özellikle bölücü terör örgütünün kamplarının burada yaygınlaştırılması, kırmızı pasaport hediye ettiğimiz peşmerge başları tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

Irak’ın kuzeyinde kendi başlarına buyruk bir şekilde otorite kurarak, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin desteğini alan Tabalani-Barzani, Irak-Türkiye sınırına kurdukları ‘sınır karakolları’ aracılığıyla da Türkiye’nin başını ağrıtmışlardır. Terör örgütüne maddi gelir sağlayan kaçakçılık, uyuşturucu ve silah ticareti gibi yasadışı yollardan büyük kazançlar elde etmişlerdir. Irak’ın kuzeyinden gelip, Türkiye’deki hedeflere saldıran bir çok örgüt üyesi genellikle bu sınır karakollarına sığınmışladır. Bölgede görev yapan komutanların da basın ve kamuoyuna açıkladıkları gibi;

 

“Dostumuz olarak gördüğümüz peşmerge karakollarından üzerimize defalarca ateş açıldığına şahit olduk” şeklindeki söylemleri son derece önemlidir.

 

Bu süreçte belirtilmesi gereken önemli konu; Körfez Krizi’nin PKK’ya sağladığı avantajlardır. İlk olarak; Türkiye, İran ve Irak topraklarında aşiret ayaklanmaları, bölgesel isyanlar, silahlı çete faaliyetleri, legal ve illegal propaganda faaliyetleri şeklinde cereyan eden Kürtçü faaliyetler, uzun süre bölgesel ve mevzii olmaktan ileri gidememiş ve bu durum Kürtçü organizasyonlarda handikap yaratmıştır. Ancak, Körfez Krizi’nin bitiminde Irak Kuzeyi’nde meydana gelen değişmeler nedeniyle Kürtçülük sorunu, batılı devletlerin ve medyanın da çabalarıyla bir anda dünya gündemine girmiştir. Sözde kürt sorunu böylece uluslar arası bir boyut kazanmaya başlamıştır. PKK böylece Kuzey Irak’ın kuzey şeridine İran’dan Suriye hududuna kadar olan bölgede oluşturduğu kamplarda elemanlarını mevzilendirerek serbestçe hareket etme imkânı kazanmıştır. [2]

 

PKK’nın diğer bir avantajı, elde ettiği silahlar olmuştur. 1988 yılından itibaren Irak istihbaratı ile ilişki sağlayan PKK, bu irtibatını Körfez Krizi esnasında devam ettirmiştir. Savaşın bitiminde kuzeyden çekilen Irak ordusu silahlarını PKK’ya terk etmiştir. Ayrıca savaş sırasında ülkemize sığınan Kuzey Iraklılardan çok miktarda silah ve mühimmat gasp edilmiştir. Öte yandan 36’ıncı paralelin kuzeyindeki toprakların Irak yönetimine kapatılarak, Kürtlerin sözde koruma altına alınması iradesini “bölgede bir kürt devleti kurulmak istendiği” şeklinde değerlendiren PKK, diğer kürt örgütlerinin önüne geçerek bölgede varlığını güçlendirmeye başlamıştır. Bu amaçla Haziran 1991 tarihinde Sözde Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) isimli paravan örgütü kurmuştur.[3]

 

II. Körfez Savaşının Türkiye’deki Teröre Etkisi

 

11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra sıklıkla telaffuz edilen ‘küresel terör’ kavramı, dünyada yeni bir sürecin başladığını haber veriyordu. Önce Afganistan ardından Irak’ın işgal edilmesi başta Türkiye olmak birçok ülkeyi yakından ilgilendiriyordu. Terör örgütü PKK’nın birçok üyesinin Kandil Dağı başta olmak üzere, Irak’ın birçok bölgesine barınması ABD’nin bu müdahalesini bir kat daha önemli kılıyordu. ABD’nin kısa bir süre içinde Saddam’ı devirip kendi anlayışında bir yönetim kurması fazla uzun sürmedi. Irak’ı adeta savaşmadan alan ABD, Irak içerisindeki Sünni-Şii-Kürt grupların birbirlerine girmesiyle son derece zor bir sürece girmiş ve bugün dahi ağır koşullar devam etmektedir.

 

Devam eden süreçte ABD, Türkiye’nin 90’lı yılların başında peşmerge olarak gördüğü, Talabani’yi Irak Devlet Başkanı, Mesud Barzani ise sözde kürt bölgesinin başkanı olarak konumlandıracaktı. Başta Türkmenlere yapılan baskılar ve kuzeyde zorunlu göçlerle değiştirilen demografik yapı gelecekte Türkiye’nin başını ağrıtmaya aday sorunlardır.

 

Sınırda Ticaret Vergisi

 

ABD’nin silahlandırmaya çalıştığı Kürt grupların en önemli endişesi rant… KYB ve KDP, tarımın yapılamadığı hayvancılığın kör topal yürütüldüğü bölgede, BM’nin izin verdiği gıda karşılığı petrol gelirinin yüzde 13’ünü alıyor. İki örgüte yurtdışındaki sivil toplum kuruluşlarından yılda 100 milyon dolar yardım geliyor. BM fonlarından bölgeye yılda 700 milyon dolar para akıtılıyor. Habur’dan Türkiye’ye 57 bin tankerle geçirilen akaryakıtın litresinde 12 sent vergi kesen gruplar, bu şekilde yılda 150 milyon dolar para topluyor. Habur’dan sınır ticareti vergisi ve ayakbastı parası adı altında toplanan gelir düşünüldüğünde, Kürt gruplarının kasasına yılda en az 3 milyar dolar girdiği hesaplanıyor.[4]

 

Görüldüğü üzere ABD’nin Irak’a müdahalesinin Irak’ın kuzeyindeki gruplara sağladığı ekonomik avantajlar ortada… Bu avantajların siyasetle birleştirilmesi ve Türkiye aleyhine faaliyetlerde kullanılması söz konusudur.

 

Bölücü terör örgütünün de bu ekonomik gelirden faydalanması, lojistik imkânlarını geliştirmesine sebebiyet vermiştir.

 

ABD’nin Irak’a Müdahalesi Terörü Nasıl Canlandırdı?

 

Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı askeri bir operasyon yapmamakta direnen ABD, terör örgütünün propaganda yapmasına da göz yumuyor. Barzani ve Talabani ile işbirliğine giden PKK’nın, Kerkük’te 16 irtibat bürosu bulunuyor.

 

Irak polisi ve ABD kuvvetlerinin Peşmerge Ağaları Barzani ve Talabani’nin partileri adıyla faaliyet yürüten PKK bürolarına müdahale etmediği biliniyor. Örgüt mensuplarının Kerküklü Kürtler ile ortaklaşa çalıştıkları ve Türkiye kırsalındaki teröristlere her türlü lojistik desteğin, buradan verildiği bildirildi. ABD’nin tüm bu olanları bilmesine rağmen, terör örgütünün çalışmalarına müdahale etmemesi dikkat çekiyor.[5]

 

BOP Planı ve Seçilen Aktörler

 

ABD’nin dünya yeni bir düzen amacıyla uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi aslında tüm bu anlattıklarımızla birleştirilmesi gereken bir süreç. Bu projenin başarıyla sonuçlanması durumunda ABD dünyadaki petrol rezervlerinin çok önemli bir bölümüne sahip olması durumu ortaya çıkacaktır. İşte bu çerçevede I.Körfez savaşında provası yapılan Irak işgali, II. Körfez Savaşı’nda gerçekleştirilmiştir. Bu sürece ülkemiz açısından yaklaşacak olursak, sınırlarımızın dışında yetiştirilip, çeşitli devletlerin, örgütlerin açıktan desteklediği ve en temel hedefi ‘siyasallaşma’ olan etnik, bölücü terör gerçeğiyle karşılaşmaktayız.

 

Temelleri 90’lı yılların başında atılan BOP Projesi’nden en çok zararı gören ülkelerden biri Türkiye olmuştur. Buna rağmen mevcut  Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın BOP hakkındaki söylemleri oldukça dikkat çekicidir. Bunlardan bazıları:[6]

 

15 Şubat 2004 tarihinde, Kanal D isimli televizyonda, Teke Tek Programı’na katılan Başbakan Erdoğan açıklıyor:

 

“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız.”

21 Şubat 2006 tarihinde, TBMM’deki AKP Grup Toplantısı’nda da Başbakan bu sefer şunları söylüyor:

“Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir.”

4 Mart 2006’da, AKP İstanbul Bayrampaşa İlçe Kongresi’ne katılan Başbakan Erdoğan “BOP’un eş başkanıyım” diyor!

30 Mayıs 2006 tarihinde TBMM’deki AKP Grup Toplantısı’nda da şunları söylüyor Erdoğan:

“Eş başkanlık görevini kabul ettik.”

 

Peşmerge başları, bölücü terör örgütü ve onların içerideki destekçilerinin BOP kapsamında karşımıza muhatap olarak sunulurken, başbakanın böylesi bir projeyi destekler maiyetteki açıklamalarının Türk Halkı’nın nazarında meşru olduğu iddia edilemez.

 

Bu bağlamda Uzun yıllar CIA’nın Ortadoğu bölgesi sorumluluğu gibi önemli görevlerde bulunup, yıllarca Türkiye’de kalan Graham Fuller son günlerde medyaya yansıyan sözleri oldukça dikkat çekicidir.

 

“Samimiyetle söylemem gerekirse, bence Orta Doğu’da Amerikan planına dahil olmak, Türkiye’nin ya da bölgedeki başka ülkelerin çıkarları açısından idam fermanını imzalaması anlamına gelir.” [7]

 

Yıllarca ABD’nin çıkarları doğrultusunda çalışan bir CIA ajanının bile düz mantıkla durumu kavrayıp, Türkiye’ye yol göstermesi ilginçtir.

 

Sonuç

 

ABD’nin Irak’taki aktörlerinin Türkiye üzerinden ulaşacakları hedefler ve çıkarlar nelerdir?

 

Milli hedeflerden ve kültürden uzak güçsüz bir Türkiye en çok kimin işine yarayacaktır?

 

Hemen yanı başımızda değişen coğrafyalar, yönetimler, bayraklar, diller, kültürler varken ve bunlar daha önceden planlı bir şekilde yapılırken, bu soruların cevaplarını bir kez daha düşünmemiz gerekir.



[1] Kemal Kirişçi, “Türkiye ve Kuzey Irak’taki Kürt Güvenlik Bölgesi”, Avrasya Dosyası, Cilt 3, No.1

[2] Hamza Keleş, Nuh Mete Yüksel ve Talat Şalk, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26/04/1999 gün ve 1998/98 Esas No’ku iddianamesi 2.bölüm sy: 44

[3] Hamza Keleş ve diğerleri, sy: 44

[4] Mehmet Faraç, PKK’nın Şifreleri, Cumhuriyet Kitapları, Ocak 2008, sy.47

[5] Star Gazetesi’nin 10.08.2004 tarihli haberi

[6] Serdar Ant / Madalyonun iki yüzü…  9 Aralık 2007 tarihli yazısı http://www.dengeli.net/content/view/1911/51/

[7] http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=CIA_ajanindan_BOP_itirafi__210503_1&Newsid=210503

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz